1 Mayıs’a giderken

1 Mayıs gününün kutsallığını, menşeindeki hazin hikâyeyi hep biliyoruz. Burada bunlarla satır doldurmayacağım. Bugün benim derdim, ülkemiz elimizden kayıp giderken, dünya yaşanmaz duruma gelirken, 1 Mayıs günü coşku ile halay çekme günü mü, yoksa kafamızı iki elimizin arasına alarak derin derin düşünme günü mü olduğunu kısaca tartışmaktır.   

Hemen bir soru ile işe başlayalım: 1 Mayıs günü sermaye sahipleri ve onların siyasi ajanları eylemlerimizden korkarak, düzeltici eylemler üzerinde ciddi ciddi düşünürler mi, yoksa kârlarına yeni sömürü aktarımları için yeni planlar mı tasarlarlar? Benin yanıtım, ikincisidir. Demek ki, bu halay yöntemleri ile iktidara da siyasi çevrelere de etkili mesajlar veremiyor, derdimizi anlatamıyoruz. O zaman, niçin iktidardan şikâyetçi oluyoruz ve mesajımızı vermek üzere alanlara koşuyoruz ki! İşte bu yazıdaki konum bu; bu konu üzerinde kafa yormamızın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Emekçi kesimi, aileleriyle birlikte oldukça büyük bir topluluktur; emekçiler aile ve çevreleri ile milyonları oluşturan tabanı ile siyasilerin ağzının suyunu akıtacak büyüklüğü oluşturmaktadır. Hal böyle iken, nasıl oluyor da tüm taleplere rağmen siyasilerin kılı dahi kıpırdamıyor. Sebep çok açık ve basittir: çünkü burjuvazi ve onların siyasi ajanları bizden korkmuyorlar. Siyaset yapma ya da siyasi mücadele korku üzerine mi yapılır? Bu durum üzerinde biraz düşünmek ve kafa yormak için dünya tarihinde bir gezinti yapmak gerekiyor. Korkutmanın siyasi mücadelelerdeki önemini dünya tarihinden öğreniyoruz.  Dünya tarihinde iki kez sosyal demokrasim uygulanmıştır. Birinci sosyal demokrasi uygulaması, Paris’te, 1871 yılında, 18 Mart ile 28 Mayıs aralığında uygulanmış sosyalist yönetim biçiminden Prusya diktatörü Bismarck’ın endişeye kapılması ve ilk sosyal demokrasi uygulamasını devreye koyması ile gerçekleşmiştir. Paris’in ufak bir bölümünün iki ay gibi kısa süreli komünel sistemle yönetilmesi Bismarck’ı o denli tedirgin etmiştir ki, tarihin ilk sosyal demokrasi politikasını devreye sokmasına sebep olmuştur. İkinci sosyal politika uygulaması ise, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Keynes’in Genel Teori kitabına dayalı olarak Avrupa’da ve sair kapitalist ülkelerde gerçekleştirilmiştir. Bu sistem, 1970’lerin sonlarına doğru neoliberal şiddete dönüşmüştür. Yaklaşık yirmibeş yıllık ikinci sosyal demokrasi uygulamasının sebebi de yine korkudur. Zira var olan Sovyetler Birliği’ne ilaveten İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Kızıl Çin’in de ortaya çıkması kapitalistleri korkuya saldı ve kapitalist dünyanın kurtuluşu(!) sosyal demokrasi ile kotarılmaya çalışıldı. O dönem için sosyal demokrasi politikaları oldukça da başarılı oldu. Hatta sosyal politikaların teorik temelini hazırlayan Keynes’e devrimci gözü ile bakıldı. 

Burada şunu düşünmeden edemeyiz: Sovyet Rusya ve Kızıl Çin’in dünyada önemli büyüklüğü kapsaması genel olarak halkları mı, yoksa başka çevreleri mi korkuttu? Halkların bir bölümü komünizmin gelişmesinden korkmuş olabilir. Fakat sosyalizmin yeryüzüne yayılma eğilimi göstermesinden asıl korkanlar ve sosyal demokrasi politikaların uygulanması kararında etkili olanlar halklar değil, emek üzerinden hırsızlıkla edindikleri mülklerine yapışan sermaye sahipleri ve onların siyasi ajanları olmuştur. Yoksa sanayi devriminden itibaren ücret köleliğinin emekçileri ne denli eziyetli bir yaşam içinde tuttuğunu çok iyi bilen bir kesim hangi gerekçe ile sosyalist gelişmelerden rahatsız olsun ki? Şu da unutulmamalıdır ki, genel halkın, özellikle de emekçi kesimin çıkarı kapitalizmde değil, sosyalizmdedir. Bu koşullarda genel halkın ve emekçilerin sosyalizmden uzak durması kendi rasyonel tercihleri değil, burjuvazinin yoğun koşullandırması sonucu oluşan yanlış bilinçlenmedir. İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde kapitalist cephenin hegemonig devleti olan ABD’nin uyguladığı yoğun anti-komünist propaganda ve yeşil kuşak politikası oldukça etkili olarak sosyalist blokun demir perdesine karşı kapitalist blokun ideolojik perdesi işlevi görmüştür. 

İkinci sosyal demokrasi uygulamasına biraz daha yakından bakalım. Bu anlatım birçok kez tekrarlanmış olmakla beraber, bir kez daha gözden geçirmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. O dönemi göz önüne alırsak şunları derhal fark ederiz. Savaş sonrası dönemde sosyalizme eğimli olabilecek emekçi kesimi yoğun şekilde ekonomiye hâkim idi. Sosyalizme akabilecek bu kanal tıkanmalı idi. Sermaye kesimi üzerinde sosyalizm-komünizm baskısı savaş sonrası gelişmelerle çok etkili oldu. Bir üçüncü faktörü de, restorasyon dönemi sonrasında ABD’nin de Marshall yardımı ve desteği ile artan üretime piyasa gereksinimi oluşturuyordu. Bu üç faktör karışımı neticesinde sermaye de yükün bir bölümünü alarak halkları ve emekçileri sosyalizm akımı dışında tutarak sistemi korumaya yetti. Dikkat ettiğimizde görürüz ki, ekonomi kuralları ve ekonomi politikaları sermaye sahipleri etrafında oluşurken, geniş halk yığınlarının seçim tabanı oluşturmaları dışında siyasi kararlarda fazla bir önemi ve yetkisi yoktur. Küçümsemememiz gereken bu yetkiyi dikkate alarak günümüzdeki manzaraya baktığımızda neden sosyal demokrasi politikalarının yaşama geçirilemediğini anlamada zorluk çekeriz. Günümüzde geçmişteki kadar üretim süreci üzerinde etkili ve örgütlü emekçi kesim yoktur, ama nüfus yok olmamış, tam tersi artmıştır. Sermaye açısından bu manzarayı dengeleyecek durum komünizm korkusunun ortadan kalkmış olmasıdır. Sermaye için piyasa ihtiyacı ise her zaman vardır, bugün de var. Fakat sermaye bu ihtiyacını artık geçmişte olduğu gibi sosyal demokrasi uygulamaları ile değil, küreselleşme ve finansallaşma yolları ile karşılamaktadır. Hatta günümüzün finansallaşma politikaları sermayeye hem ürün piyasası hem de finansal piyasaları açarak ikili kazanç sağlama olanağı yaratmaktadır. Bu durumda sermaye oldukça rahattır, fakat emekçiler ve halkın durumu böyle değil! 

Bu mekanik çözümleme bizi bir sonuca taşımakla beraber, içinde gizemli bir açmazı da barındırmaktadır. Emekçi dostlarımdan bu konu üzerinde durup düşünmelerini özellikle rica ediyorum. Çözümlemenin bize sağladığı birinci öğreti, geçmişin sosyal demokrasi koşullarının günümüzde olmadığıdır. Tarihin bize sağladığı ikinci öğreti ise, sosyal demokrasi uygulaması kapitalizmin sosyalizme karşı kullandığı geçici kalkan olması ve bu niteliği ile halklara ve emekçilere nihai ve kalıcı çözüm üretememesidir. O zaman iş başa düşmekte ve halklar ve emekçiler için kalıcı çözümü bizzat halkların ve emekçilerin üretmesi gereği karşımıza çıkmaktadır. Her üretim zordur, halkların sermaye gücü ile mücadelesi ise hepsinden zorudur. Çünkü sermayenin kafalarımızı afyonlayacak eğitim araçları, beden gücümüzü durduracak silahı ve yönetim kanallarımızı tıkayacak siyaset aracı vardır. Bu silahlar fevkalade güçlü ve etkilidir. Ancak bunun karşısında emekçilerin ise üretim gücü ve seçmen potansiyeli oluşturma cesameti vardır. Üretim gücü çok etkili olmakla beraber, sıkca başvurulması olanaklı değildir. Üstelik de, emek gücünün kullanılması emekçiler açısından fevkalade maliyetli ve risklidir. O nedenle emeğin üretimden gelen gücü uyuyan dev olarak yedekte tutulmalı, ancak suyun kaynadığı noktada devreye alınmalıdır. Buna karşın emek gücünün en önemli ve hemen hemen hiçbir risk taşımayan gücü seçim sandıklarında yansıyan sesinden gelir. Günümüzün sıkışmış parti rekabetinde bir oy dahi altın değerinde ise, akılcı kullanımı ile emek gücü seçimlerde verdiği mesajla çok şeyi lehine değiştirebilir. Bunun için iki koşul çok önemlidir; birincisi örgütlenme konusu, ikincisi ise siyasi bilincin geliştirilmesi meselesidir. Bu iki konuyu, özellikle de siyasi bilinçlenme ve sınıf tavrı konularını gelecek seferde tartışmak üzere, 1 Mayıs tüm emekçi dostlarımıza ve halkımıza kutlu olsun!   

 

2601360cookie-check1 Mayıs’a giderken

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

thirteen + 17 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.