12 Eylül Müzesi için bir adım atalım

12 Eylül öncesi yaşanan zaman diliminde ölüm korkusu vardı, her an nereden geleceği belli olmayan kurşunun vızıltısı, yaşam ile ölüm arasındaki çizgiydi. Bir vızıltı, bir bomba sesi ile yaşamın çizgisi belirleniyordu.

12 Eylül’den bir gün sonra ise başka bir korku sarmıştı. Önce neden korktuğumuzu anlayamadık, fakat zaman içinde korku içimize işlemişti. Nazi kıyafetli tiyatro sanatçıları, İstiklal Caddesinde kimlik soruyor ve hiç kimse itiraz etmeden kimliğini gösteriyordu. Korku öyle içimize işlemişti ki, neden korktuğumuzu bilemez hale gelmiştik. Korku, bizi sürü yapmıştı, alışamayız dediğimiz her şeye alışmıştık!

12 Eylül sonrası yaşanan korkuya şimdi ne isim verilir, bilemiyorum. Fakat o korkunun etkisi kuşaklara aktarıldı. Korku, geçici bir virüs gibi yayıldı ve kronik hale geldi. Korkuyu aşmak için yapılan hamleler zaman zaman kesintiye uğradı. İşkence haneler bu korkuyu besleyen konumunu hep korudu. İşkence yaşamımızın vazgeçilmezi gibi, hep gündemimizde durdu. İşkence yapanların çoğu hala içimizde ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta ve çocuklarının geleceği için mücadele etmeye devam etmekteler. Onların yüzünü sergileyecek hiçbir çalışma yok! İşkenceyi durdurun demek ile olmuyor, sıfır tolerans ile işkence yok olmadı. Ölümler hala devam ediyor…

İşkence korkusu, sizin göze aldığınız bir serüvenin korkusu değil, gafil avlandığınız bir anın korkusudur. İşte bu gafil avlanmak durumu bizi güçsüzleştirdi, pasifize etti. Yaşamdan bir anlamda, kopmamız anlamına geldi. İçe kapanık, çevrenden hep şüphe eder konuma geldik. Şüphe, içimize girmiş bir virüstür. O virüs ile yaşamaya başladık, o yaşadığımız virüs ise bizim korkularımızı besledi ve bireyselleştirdi. Tarihimizden kopmamız anlamına geldi, çünkü tarih, bireysel değildir. Bireyselleşen insanın tarihi olmaz!

12 Eylül öncesi yaşam ile ölüm arasındaki çizgi, bir kurşun vızıltısıydı, sonrası ise? Evet, sonrası yaşananlar, bu çizginin bir vızıltıdan daha ince bir sırat köprüsü olduğunu yaşayarak gördük!

Yaşama bakışımız o kadar dar bir çevreye indi ki, faşist ve popüler söylemleri bile demokrasi olarak algıladık, alkışladık! Yaptıklarına değil, söylediklerine baktık, ona göre sandık başına gittik! Sandığa oy atmak ile demokrasiyi yaşadığımızı sandık! Oy attığımız partiyi biz seçtiğimizi ve iktidara getirdiğimizi kabul ettik! Milletvekillerini belirlediğimizi, seçtiğimizi kabul ettik, onları kimlerin belirlediğini önemsemedik! Demokrasi budur dedik, demokrasiyi sorgulamadık! Demokrasi sandığa gitme diye algıladık, Hitler’in iktidara gelişini tarih sayfalarına bıraktık! Goebels’in propagandaları ile bir savaşın nasıl yönetildiğini filmlerde bir sahne olarak baktık ama görmedik! Tarihte yaşananları popüler olarak algıladık ve yaşananları bir roman sayfasından öğrenmeye çalıştık! Romantik baktık, her şeyi bizim dışımızda ve bize dokunmayan olarak algıladık! Alışamayız dedik, alıştık! Alışmakla kalmadık, benimsedik! Karşı çıktığımız yaşamın içinde, kendimize bir yer açtık, onlar gibi algılamaya ve düşünmeye başladık! Doğal olarak onlar gibi olduk!

Bugün yaşanan korkularımızın temelinde ölüm korkusu var. Kaybedeceğimiz, hayattan başka şeylerimizde var olduğunu düşündük ve onları yok etmemek için hayatta kaldık! Hayatımızı önemsemedik, nasıl göründüğümüzü önemsedik! Para için her şeyi mubah gördük, betonların arasında doğadan kopmuş bir yaşamı seçtik! Hafta sonları doğa yürüyüşleri yaptık, doğal üretimin adını ekolojik üretim koyduk! Her şeyin genetiği ile oynadık, kendimizi değiştirdik! Hayat uzadı, Parkinson ve Alzheimer yaşamımızın vazgeçilmezi oldu! Toplum belleğini yitirdik, toplumsal Alzheimer hastalığına yakalandığımızı dahi bilemez olduk! Günü yaşadık, günü kurtardık. Günü kurtarmak için en samimi arkadaşımızı yok saydık! Yaşam ile ölüm arsındaki çizgiyi yok saydık!

12 Eylül bize ne kazandırdı, ne kaybettirdi diye görebilmemiz için yüzleşmemiz gereklidir. Yüzleşme kendimizi aynanın karşısında görmemiz anlamına gelir. Kimin cesareti var bu yüzleşme için?

Yüzleşme için bir müze kuralım, yaşadıklarımızı kaybettiklerimizi orada sergileyelim! Var mısınız 12 Eylül Müzesini kurmaya! Daha doğrusu yüzleşemeye… O halde kurmak için yan yana gelelim!

12 Eylül sadece işkence ve cezaevi değildir, yasaklanan sanatçılar, yasaklanan türküler demektir! Yasaklanan bir dil demektir, yok sayılan bir halk demektir. Bugün açılım diye ortaya konulanların üstünün örtülmesi demektir! Örtüleri kaldırmak için, başkasının açılımı için değil, kendimiz için yan yana gelelim! Belleğimize kavuşalım ve bizi sarmış olan hastalıklardan kurtulalım! Sol söylem ile propaganda yapan tarikat üyelerinin yüzlerine gerçeği haykıralım, sizin varlık sebebiniz 12 Eylül’dür diyelim! Bugün, üniversitelerde Profesör, gazetelerde başyazar olabilirsiniz, fakat sizin yarattığınız tahribatın farkındayız demek için yüzleşelim! Onların gerçek yüzlerini sergileyelim!


—————————————
http://cemoezkan.blogcu.com

1585240cookie-check12 Eylül Müzesi için bir adım atalım

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − one =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.