25 yıl sonra 12 Eylül

12 Eylül darbesini salt bir darbe ya da militarist kalkış olarak ele almak yanlışın da ötesinde kafalarda ciddî sapmalara neden olabilecek hatalı bir değerlendirmedir. Fotoğrafta askerî darbe gözükmekte, işkenceler utanç verici düzeyde belleklere yansımakta ve darbenin etkisi, başta Anayasa olmak üzere, hâlâ hükmünü sürdürmekte ve içine sızmış olduğu toplumsal kurumlarda hayatiyetini korumaktadır. Darbenin izlerinin silinebilmesi için, ilk ve kaçınılmaz adım darbenin nedenlerinin ve dinamiğinin iyi tahlil edilmesidir.

Çözümleme işine şu soruyu sorarak başlayalım: Darbeler konusunda oldukça yoğun deneyimi olan Türkiye’de 12 Eylül darbesinin tarihte böyle bir iz bırakmasının sebebi acaba nedir? Nasıl oldu da 1960 darbesi (ki, o darbe sonunda idamlar da yaşanmış idi) ve 1961 Anayasası bu kadar etkili olmadı da, 1980 darbesi, hemen hemen tüm kurumları ile hâlâ yaşamaktadır?

Bu sorunun yanıtını verebilmek için, salt Türkiye’nin iç dinamiklerini analiz etmek yeterli olmaz, bunun için dünya kapitalizmini odağa koyup, ancak böyle bir sistem içinde Türkiye’deki değişim ve oluşumları çözümleyebiliriz. İlk ağızda şunu söyleyebiliriz ki, 1960 darbesi daha çok içe dönük olduğu halde, 1980 darbesi dünya ile bütünleşme sancılarını baskılama harekâtıdır. 1960’da Türkiye montaj emperyalizmine giriyordu. Montaj emperyalizminin kaçınılmaz kuralı iç piyasayı genişletmektir. İç piyasanın genişletilmesi ise, ücretlerin oldukça yüksek tutulmasını ve sermaye-dışı kesimlerin sosyal haklarının uygun görüldüğü derecede genişletilmesini gerektirir.  Bu nedenle 1961 Anayasası da demokratik bir yapı olarak algılanır.

1980’lerde dünyadaki değişime paralel olarak, Türkiye’de de önemli güç dengeleri (belki de, dengesizlikleri) ortaya çıktı. Bir kere, yaşadıkları krizi aşabilmek için, Batı ekonomilerinin, “piyasa” söylemi ile tüm yerküreyi sermayenin emrine açma politikalarının başlangıcı bu döneme isabet eder. Ekonominin finans ağırlıklı olarak dış dünyaya açılması, içte baskıcı politikaların devreye sokulmasını gerektirmiştir. İçte burjuvazinin de özlemini duyduğu ve dış alemle rekabetin ancak böylesi bir baskı politikaları ile kısmen de olsa sağlanabileceğini anlamış olması, sermaye destekli bir askerî-sosyal darbeyi gündeme taşımıştır. Artık dünya kapitalizmi, modern sömürü ağlarını(!) Türkiye’ye geçirmiştir. Hem de bu ağlar dünya kapitalizminin öngörüldüğü yaşam boyuna bağlı olarak uzun sürelidir ve, maalesef, sürecektir de!

1980 Türkiye’nin dünya kapitalizmine tam olarak uyma dönemidir. Bu nedenle, ekonomik alt-yapı dönüştürülürken emek baskılanmak durumundadır. Emeğin yanında diğer kesimler de baskılandı, zira artık iç piyasaya gereksinme yoktu. Bu dönemde Türkiye finansal sömürü altına da alındı. Ekonomi, dünya faiz haddinin çok üzerinde faiz yükü altına girdi. Gelişimi sağlıklı olmayan bir ekonominin yoğun dış rekabete ve ağır faiz yüküne katlanabilmesi için içte yoğun baskı rejiminin oluşumu kaçınılmaz görüldü.

1980’de burjuvazi ağırlığını ortaya koymuş ve tüm toplumsal kurumlar sermayenin gereksinimi doğrultusunda şekillendiriliyordu. O nedenle, üniversiteler anarşi yuvası gibi görüldü ve gösterildi, çünkü toplumsal ideolojinin şekillendirilmesinde üniversiteler önemlidir. Sendikalara çeki-düzen verilmesi gerekiyordu, çünkü emek bastırılacaktır. Sermaye üzerindeki vergi yükü toplumun diğer kesimlerine de aktarıldı, vs..vs..Artık, dünya kapitalizmine uyumlu ve onu besleyen yeni bir toplum ve ideoloji yaratılıyordu.

Bu dönemde kapitalizm, dünya çapında örgütlenerek ve yolundaki engelleri temizleyerek, yoluna devam etme ve yaşam süresini uzatma mücadelesi veriyordu. 1980 harekâtı salt Türkiye’ye özgü değildir; dünya kapitalizminin deviniminin bir parçasıdır. Onun için 1980 harekâtı çok güçlü ve kapsayıcı bir model içinde gerçekleştirilmiş ve gerçekten hemen tüm dokuları dönüştürebilecek şekilde etkili olmuştur.

1980 darbecilerinden hesap sormak demek, sadece Anayasa’nın geçici 15. maddesini değiştirerek birkaç eski komutanı adaletin huzuruna çıkarmak demek olmamalıdır. Diyelim ki, eski dönemin komutanları ve saptanabilen tüm işkencecilerden hesap soruldu ve tümü hak ettikleri cezaya çarptırıldı. Bunun anlamı, bireysel veya toplumsal düzeyde intikam almaktan öteye taşınamaz. Böylece intikam alarak 1980 felsefesini ters çevirebilir miyiz! Yoksa, biz de onların, işkence ekibinin yaptığını yinelemiş mi oluruz! Bu tartışma ceza hukuku ve hukuk felsefesi alanlarında yapılmalıdır.

Ben bu meseleye başka bir açıdan, iktisat ve sistem açısından bakmak istiyorum. Burada iki konu kafamı işgal ediyor. Birincisi, 1980 darbesini salt geleneksel militarizmle açıklamak olası mıdır; bu darbenin arkasında hangi yerel ve dünya kapitalizmine hakim güçler vardır? Eğer öyle ise, salt darbecileri cezalandırmakla ne elde etmiş oluruz? İkinci mesele de, salt darbecileri cezalandırarak, 1980 darbesini kullanarak Türkiye’yi dünya emperyalizminin odağına yerleştiren ekonomik akımdan çıkmış olacak mıyız! Eğer salt Anayasa’nın geçici 15. maddesini kaldırarak darbecileri cezalandırıp, 1980 lerde girmiş olduğumuz emperyalist tünelden çıkmayacak isek, acılarımız bitmeyecek demektir. Kaldı ki, böyle bir girişimi destekliyor olmakla beraber, bu noktada durmamız sonucunda içinde yüzdüğümüz emperyalist sistem bizi sömürmeye devam ederken, biz bu işleyişi demokratik görüntü ile süslemiş oluruz. Buna kapitalizmin bir itirazı olmayacağı gibi, böyle bir çabayı memnuniyetle karşılar.

____________________

* Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

17 + 8 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.