28 Şubat gazeteciliği yargılanmalı mıdır?

Dünyanın diğer pek çok devletinde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti de asker kökenli bir cumhuriyettir. Hatta bizde Türk Silahlı Kuvvetleri, cumhuriyeti sadece kurmakla kalmamış, onu olabilecek iç tehditlere karşı koruma ve kollama misyonunu da üstlenmiştir. Bu misyon Türk Silahlı Kuvvetlerine 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde ülke yönetimine el koyma gereği hissettirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti 20 yıl içinde üç darbe görmüş bir cumhuriyettir.

Bugünlerde soruşturması süren ve postmodern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat’ı sayarsak dört darbe görmüş bir cumhuriyetten söz ediyoruz demektir.

Gerçi 28 Şubat’ın darbe olup olmadığı tartışmalı bir konudur.

Kimilerine göre 28 Şubat darbedir. Onlara göre darbenin moderni postmoderni, azı çoğu olmaz.

Kimilerine göre ise darbe değildir. 28 Şubat devleti korumak ve kollamakla görevli olan Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) o günün şartlarına uygun yapmış olduğu rutin bir toplantıdır. O günün koşulları bu toplantının sonuçlarını biraz daha keskin yapmıştır, o kadar…

Yaygın söyleme göre ise 28 Şubat postmodern bir darbedir.

NEDİR POSTMODERN DARBE?

Postmodern sözcüğünün genel anlamı “alışılagelmişin ötesinde” demek olduğu için 28 Şubat’ı postmodern darbe olarak adlandırmak mümkün tabii… Çünkü 28 Şubat 1997 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri iktidara açık bir şekilde el koymamış, sadece almış oldukları kararlarla yönetimde değişikliğe yol açmışlardır.

Genel kural ve mantık olarak darbeler anayasaya aykırı olarak yapılmak zorundadır. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül anayasal düzene karşı yapılmış darbelerdir. 28 Şubat ise anayasal düzen içinde yapılmıştır. Anayasada yer alan bir kurum olan Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) kararıyla gerçekleştirilmiştir. Üstelik bu kararın altında dönemin hükümetinin başbakanının imzası da vardır.

Bu yüzden bana göre 28 Şubat darbe değil, bir müdahaledir. Postmodern eklentisi ona “modernötesi”nden çok “sanal” anlamını vermektedir.

Bu süreç darbe kadar sarsıcı geçmemekle birlikte birçok kişiyi mağdur etmiştir. Bu gerçeği inkar edemeyiz. Bu süreçle ilgili bir başka gerçek de siyaset hayatımızdaki bazı flu görüntüleri net olarak ortaya çıkarmış olmasıdır.

O YILLARDA NELER OLMUŞTU?

O yıllarda neler olduğunu hatırlamak için üst başlıklara göz atmakta fayda var.

24 Aralık 1995 tarihinde yapılan seçimlerde Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah Partisi ciddi oy artışı yakalayarak birinci parti olmayı başarmıştı. Seçimlerden ikinci parti olarak ANAP, üçüncü parti olarak da DYP çıkmıştı. Parlamentonun sol kanadındaki partilerden DSP dördüncü, CHP ise beşinci partiydi.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini RP lideri Necmettin Erbakan’a verdiyse de Necmettin Erbakan hükümeti kuramayarak görevi Cumhurbaşkanına iade etmiş, Demirel de hükümet kurma görevini ikinci parti olan ANAP’ın lideri Mesut Yılmaz’a vermişti.

Mesut Yılmaz tek başına hükümeti kuramayacağı için DYP ile koalisyona gitti fakat, her iki partinin liderleri birbirleriyle didişmekten koalisyonu uzun süre yaşatamadı. Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in birlikteliği dört ay sürdü.

Cumhurbaşkanı Demirel, tekrar RP lideri Necmettin Erbakan’ın kapısını çaldı ve hükümeti kurmasını istedi. Necmettin Erbakan bu kez Tansu Çiller’e teklif götürdü ve RP-DYP koalisyon hükümeti kuruldu.

Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki bu hükümet başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere toplumun bazı kesimlerinde ciddi rahatsızlıklara neden oldu. RP’li siyasetçilerin radikal dinci söylemleri, “laiklik elden gidiyor” hassasiyetini yarattı.
Necmettin Erbakan oluşan bu hassasiyeti soğukkanlılıkla değerlendiremedi ve özellikle dış politikada yaptığı farklı yaklaşımlarla bu hassasiyeti daha da derinleştirdi.

Aynı dönemde Sincan Belediye başkanının düzenlediği “Kudüs Gecesi”ne karşılık Türk Silahlı Kuvvetleri Sincan’da tanklarla dolaştı ve bir anlamda asker ile dinci cephe arasında derin bir kutuplaşma oluştu.

İşte böylesi bir ortamda Türk Silahlı Kuvvetleri 28 Şubat 1997 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu toplantısını yaptı. Toplantıdan çıkan kararlar bir anlamda ülke yönetimine endirekt müdahale olarak kabul edildi. Hükümet düştü. Ülke yeni bir kaos ortamına girdi vs…

Cumhurbaşkanı Demirel yeni hükümeti kurma görevini, 28 Şubat’tan önce her fırsatta “bu hükümet gitmezse darbe olacak” çığırtkanlığı yapan Mesut Yılmaz’a verdi. Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.

28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısından çıkan kararlar şöyleydi:

Öncelikle laiklik için yasaların uygulanması gerekiyordu. Bunun için önce tarikatlara bağlı okulların denetlenmesi ve MEB’e devredilmesi istendi. Kuran kursları da denetlenmeli, tevhidi tedrisat uygulanmalıydı. Ve en kısa zamanda 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeliydi.

Mesut Yılmaz, iktidara geldikten sonra 28 Şubat kararlarını derhal uyguladı.

İlk önce 8 yıllık kesintisiz eğitim konusuna el atıldı. Kendi partisinin muhafazakar kesiminin itirazlarına rağmen 8 yıllık kesintisiz eğitime geçildi. Böylece imam hatiplerin orta kısmının kapatılması ve kuran kurslarına katılım yaşının da ortaokulu bitirme yaşı olan 14’e çekilmesi sağlandı.

28 ŞUBAT’TA MEDYANIN ROLÜ

İrticayla mücadele sadece asker ve siyasetçilerin gündeminde değildi. Medya, sivil toplum kuruluşları ve bazı iş adamları da bu mücadeleye açıktan destek veriyordu.

O günleri yaşayan hemen herkes özellikle medyanın takındığı tutumu hatırlayacaktır.

28 Şubat soruşturmasının yapıldığı bugünlerde medya mensupları o günleri değerlendirirken “hepimiz kullanıldık” ifadesini kullanıyor. Aslında bu bir kullanma durumu değildir. Çünkü medyanın o günkü tutumu ile askerin tutumu arasında bir fark yoktu. Her ikisi de irticayla mücadele konusuna gönüllü destek veriyordu.

Eski bakanlardan Hasan Celal Güzel, gazeteci Ahmet Tezcan’a verdiği bir röportajda, 28 Şubatçı medyayı şöyle bir anısıyla anlatıyor.

“Basının büyük kısmı Genelkurmay erbabı haline gelmişlerdi, her gün genelkurmay koridorlarını arşınlıyorlar ve Çevik Bir’le Erol Özkasnak’tan hiç utanmadan talimat alıyorlar, postal yalayıcılığı yapıyorlar.

Bunu özellikle bilerek söylüyorum. Eğer yalan yazarak ve bu şekilde darbecilerden talimat alarak darbe öncesi ortam oluşturma konusunda faaliyette bulunmuşlarsa ki bulunmuşlardır, suçtur.

Mesela o zamanki Star TV’yi hatırlıyor musunuz? O zamanki Hürriyet Gazetesi’ni hatırlıyor musunuz?

Bakın size bir hatıramı anlatayım. Ben başbakanlık müsteşarı oldum. 12 Aralık’ta Turgut (Özal) Bey de başbakanlık makamına oturdu ben de bir saat sonra geldim. Ertesi gün 13 Aralıkta, bana çok satan gazetelerden birinin genel yayın müdürü telefon etti. ‘Efendim ben her ertesi günün manşetini 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na sorardım. Bugün sordum dediler ki biz artık o işe bakmıyoruz, bunun üzerine genelkurmaya sordum. Genelkurmay da hem bizi azarladı hem de git kardeşim Başbakanlık’a sor dedi. Biz de başbakanlıktan müsteşar olarak sizi arayıp soruyoruz bizim yarınki manşetimiz şu, uygun mu sizin için?’

Soruyorlarmış. Küçük dilimi yutuyordum. ‘Şaka mı yapıyorsunuz siz’ dedim. ‘Yoo biz bütün dönemde böyle yaptık size de soruyoruz ‘dedi. Ben de ‘git kardeşim işine, artık demokrasiye girildi farkında değil misin, ne yazarsan yaz, istersen bize küfür manşeti at. Bana ne senin manşetinden, manşetin batsın’ dedim. Çok sinirlendim.”

MÜSLÜM GÜNDÜZ VE FADİME ŞAHİN OLAYI

O yılları yaşayanlar hatırlıyorlardır; hemen her gün irtica kokusunu değinen haberler yapılıyordu.

Özellikle bir haber vardı ki, aylarca medyayı meşgul etti. Acayip kıyafetler giyen Aczimendi tarikatının lideri Müslüm Gündüz, Fadime Şahin adlı bir kadınla basılmıştı. Fadime Şahin ayrıca Ali Kalkancı adındaki bir cinci hocanın zikir ayinlerinde tecavüze uğradığını iddia etmişti. Bu tarikat ve seks skandalları olay yaratmış, aylarca haberlere konu olmuştu.

Sonradan bu olayın kurmaca olduğuna dair haberler çıktı medyada. Yeni Şafak Gazetesi bir gizli tanığa dayanarak Fadime Şahin’in pavyonda çalışan bir telekız olduğunu, özel görevle Aczimendi liderinin metresi haline getirildiğini yazmıştı. Ayrıca medyada cinci Hoca Ali Kalkancı’nın aslında bir alkolik olduğunu, Refah-Yol’u düşürmek için tutulmuş bir adam olduğunu iddiaları da yer aldı.

28 ŞUBAT GAZETECİLİĞİ YARGILANMALI MIDIR?

Soruşturmaların dalga dalga yürütüldüğü günümüzde 28 Şubat soruşturmasının asker dışında siyasilere, iş adamlarına ve medyaya kadar dalgalanacağı iddia ediliyor. İş medyaya kadar uzanır mı ya da uzanmalı mıdır?

Basın 28 Şubat’a destek vermiştir. Bu zaten o dönemin manşetlerinde net olarak gözükmektedir. O gün basının silahlı kuvvetler tarafından baskı altında tutulduğunu ve manşetlerin Tuğgeneral Erol Özkasnak’a sorulmadan atılmadığını söyleyenlere, bugün basının baskı altında olup olmadığını sormak gerekir. Bugün basın dünkünden daha büyük bir baskı altında değil midir? Yayın yönetmenleri manşetlerini atarken hükümeti kızdırmaktan korkmamakta mıdır? Yüzden fazla gazeteci cezaevinde tutulmamakta mıdır? Hükümet baskısı nedeniyle işini kaybeden gazeteci yok mudur?

Önce bu sorulara dürüst olarak cevap vermek gerekir. Bugün 28 Şubat gazeteciliğini yargılayabilirsiniz. Yarın da birileri bugünün gazeteciliğini yargılayacaktır.

Medyada gruplaşmalar, yandaş ve karşıt medyalar olduğu müddetçe bir dönemin medya çalışanlarını yargılamak zor değildir. Hatta kolaydır. Oysa önemli olan medyanın bağımsızlığının ve özgürlüğünün sağlanmasıdır. Bu ise bugünden çok uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir.

28 Şubat gazeteciliği yargılansın mı? Yargılansın elbette ama, bu gerçekler göz önüne alınarak yargılansın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.