Ana SayfaAÇIK DERGİTürkiye´de Dil Irkçılığı 

Türkiye´de Dil Irkçılığı 

REVA AKKUŞ / AVUSTURYA – Bu yazı kürtlerin Türkiye´de yaşadıkları dil ırkçılığı üzerine yapılmış bir çalışmayı konu almaktadır. Dil ırkçılığı dil biliminde „Linguizm“ diye isimlendirilir.

Dil, ırkçı ayrımcılığı meşrulaştıran, gerçekleştiren ve dil temelinde (ana dillerine dayalı olarak) gruplar arasında güç ve kaynakların (hem maddi hem de maddi olmayan) eşitsiz dağılımını yeniden üreten bir ayrımcı işaret olarak kullanılır (Tove Skutnabb-Kangas 1988). 

Linguizm, belirli bir şekilde dil kullanan insanları hiyerarşik olarak sınıflandıran, ırkçılığın özel bir biçimidir. Dil, burada toplumsal hiyerarşilerin bir göstergesi olarak görülür ve dışlama ya da dahil etme nedeni olarak kabul edilir. Biyolojik temelli ayrımcılık, kültürel/etnik ve dilsel temelli ayrımcılığa dönüşmüştür. Türkiye’de devlet, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtçeyi dilsel ve ulusal bütünlüğe yönelik bir tehdit olarak görmüş ve varlığını inkâr etmiştir. Dil, Türkiye’de ırkçılığın merkezi bir unsuru, bir karakteristiği olarak kendini gösterir. (Türk) çoğunluk, Türkçede tek dilliliği arzu edilen bir durum olarak kabul eder. Çok dillilik ise ayrılıkçı bir çaba olarak görülür. 

Kürtçeye karşı olan olumsuz tutum, Kürtçeyi konuşan insanların değersizleştirilmesiyle pekiştirilir. Kürtçeye karşı yapılan ayrımcılık, kişinin aksanı nedeniyle de kendini gösterir. Ana dili Türkçe olmayan ve/veya bir lehçe konuşan kişilerin aksanları, toplumsal hayatta egemen görüşün ayrımcı uygulamalarına maruz kalmaktadır.

Türkiye´de Dil Irkçılığı 

Söz konusu araştırmanın amacı, bu marjinalleşme politikasının insanların yaşadıkları yerlere bağlı olarak nasıl bir etkisi olduğunu, bu toplumsal süreçleri nasıl yorumladıklarını ve bunları diğer nesillere nasıl aktardıklarını, hangi stratejileri geliştirerek kendilerini koruduklarını incelemektir. Bu çalışmada, linguizmin sebep oldugu travmatik deneyimler ve onların sonuçları araştırma konusu olarak ele alınmaktadır. Bu çalışma için Diyarbakır’lı olup ve üç farklı şehirde yaşayan üç ailenin, üç jenerasyon temsilcileriyle görüşmeler yapılmıştır. Her ailenin üç neslinden bireylerle görüşülerek, siyasi durumun ve onun yarattığı travmatik olayların nesiller arası etkilerinin kişesel düzeyde ortaya konması hedeflenmiştir. Farklı şehirlerin seçilmesinin nedeni, sosyal koşulların dil üzerindeki etkileridir. Bu çalışma, yapılan röportajların analiz edilerek Diyarbakır’lı konuşmacıların subjektif yaşantılarına ayna tutmaya çalışmıştır.

Travmatik deneyimlerin temel özelliği, bunların bilinçli hatırlanabilir, epizodik yapıdaki anlatılabilir anılar olarak otobiyografik hafızaya entegrasyonunun zor olmasıdır. 

Potansiyel olarak travmatik deneyimlerin yeniden inşası, dilin düzenli, metodik biçimlere, kategorilere, kurallara ve kalıplara, yani belirli bir determinizme tabi olduğunu varsayar. Psikanalitik dil öğrenme teorilerinde, duygusal ve dilsel gelişim arasındaki ilişki bilinmektedir. Travmatik deneyimlerin yeniden yaşanması, flashback olarak bilinen, post-travmatik stres bozukluğunun belirgin işaretlerinden biridir. Bu nedenle, dilsel ve psikolojik perspektiflerin fenomenolojik olarak anlatı durumunda ifade bulduğuna inanılmaktadır. İnsanlar, tanıdık ve beklenen deneyimleri kolayca özümsüyor gibi görünürken, sıradan olaylarla ilgili anılar zamanla netleşip kaybolur, ancak bazı travmatik olayların bazı yönleri zamanla sabit kalır ve zamanın veya sonraki deneyimlerin müdahalesiyle değişmeden kalır (Bessel van der Kolk & Rita E. Fisler 1995). Travmatik deneyimlerin dilsel temsili konusunda, bu alanda detaylı ve dilbilimsel çalışmaların sayısı azdır. Söz konusu çalışmanın bir amacı da bu alana bir araştırmayla katkıda bulunmaktır.

Irkçılık süreçleri ve dil ırkçılığı, şiddet uygulamaları, köylerin yok edilmesi, işkence, tutuklamalar ve aile üyelerinin öldürülmesi gibi olaylarla bağlantılıdır. Saldırıların hedefi olma deneyimi, aile üyelerini kaybetme, tutuklamalar, zorla göç ve maddi kayıplar, yaşam koşullarını değiştirir ve kolektifi etkiler, bu durum kişisel hak ihlallerinin ötesine geçer. Konusmacı her aileden bireyler böylesi uygulamalara maruz kaldıklarını anlattılar. 

Dilsel kimlik, Kürtler için önemli bir rol oynamakta olup, hem bireysel hem de kolektif bir anlam taşımaktadır. Kürt dilinin, müziğinin ve geleneklerinin (örneğin, Newroz kutlamaları) ifade ettiği kimliğin korunması, birçok Kürt için merkezi bir öneme sahiptir. 

Anlatıların analizi, tehdit altındaki dili ana dil olarak konuşan, ilk öğrendikleri, hâkim oldukları ve kullandıkları ya da kimliklerini bu dil ile özdeşleştiren bireylerin kendi perspektiflerinin yeniden yapılandırılmasına yöneliktir. Bu çalışmada, ırkçılıkla ilgili fark kategorileri olan köken ve dil incelenmektedir. Mağdurlarla yapılan röportajlar sayesinde, linguisitik soykırım (linguizid) veya dil ırkçılığı kişisel bir düzeyde anlaşılabilir hale gelmektedir. 

Diyarbakır, İstanbul ve Viyana´da Kişisel Anlatılar

Dil Irkçılığının etkilerini çalışma kasamında anadili Kürtçe olan görüşmecilerden Manisa´da ilk ögrenimini yapmış kişinin anlatısını örnek verebiliriz. Bu kişi kendisine yabancı bir dil olan Türkçe okuma ve yazmayı öğrenirken karşılaştığı zorlukları dile getirdi. Öğretmenle iletişim kurmanın ve kendilerini ifade etmenin zorlukların yanında kendisinde derin izler bırakan dışlanma ve aşağılanma olduğunu anlattı. Aşağıdaki röportaj alıntısı bu deneyiminin bir kısmını ifade ediyor:

„orda okula başladım evde haliyle, annem ve babamla kürtçe konuştuğum için okulda da e kürtçe konuştum bazen. Hocamdan bu yüzden fırca yedim, burası Türkiye cumhuriyetidir. sen hangi hakla kürtçe KOnuşuyorsun! Ana dilimdir hocam! Altı yaşındaki bi çocuk altı yaşındaki bir cocuğa toplumun içinde azarlıyorLAR hani çok ezildik, sömürüldük.“ 

Aile dilinin okulda küçümsenmesi ve yasaklanması, onda bir aidiyet bilinci oluşturmus olması vurguladığı önemli bir ayrıntı. Ailesinin dili, ilkokul birinci sınıfta, onu dışlayan bir unsur olarak kullanıldı. Kendisi bu şekilde, dilsel olarak tanımlanmış gruplar arasında sosyal eşitsizliği fark etti. Ailesinin dili, ayrımcılığı oluşturmak için bir özellik olarak kullanıldı, bu da onda etnik kimliğin bir tanımlayıcı özelliği haline geldi. Okula bilmediiği bir dilde başlamanın yol açtığı sorunların hayatının ilerleyen dönemlerinde de kendisini etkilemeye devam ettiğini belirtti. 

Konuşmacı bilmediği bir dilde okuma yazma öğrenmeye başlamanın zorluklarının sonucu olarak bunun okulda başarısızlığa yol açmaş olamasından bahsetti.

İstanbul´daki konusmacilardan ikinci kusak temsilcisi kimliginden dolayi yasadigi derin korkuyu hayati tehlike olarak dile getirdi: 

zaten hayatımız travmalarla dolU bir değİl ikİ değil dÜŞünüyosun Acaba tekrar o günlere mi dönücez ya. Hatta en basiti: diyorum ki acaba bizi buradan sürüyecekler mİ (.) yani hedepe binaları bugün linç edildi mesela Kayseri`de bu olay¯ oldu ya hedepe binasi LİNÇ! edildi ya e: sen nasıl hani (.) kismen dE olsa birazcık Ürküyosun yani bugün beni de bi bi apartman dairesinin icerisindE lİnç eder mi komşular acaba düşünebİliyosun bunu hani yapar yapmaz o belli değil de olmaz da belki öyle bir şey amA düsünmüyor dA değilsin yani. Çok kötü yani

HDP binasına yönelik saldırıyı vurguluyor ve bu olayı, komşuları tarafından merdivenlerde linç edilme tehdidiyle ilişkilendiriyor. Kürt olmayı, zulüm ve yoksullukla ilgili bir kader birliği olarak tanımlıyor. HDP’ye karşı gerçekleştirilen şiddetli eylemler, onu yeniden sürgün edilme korkusuna itiyor. Sürgün, ailesine yoksulluk, sosyal statü kaybı ve iç ailevi çatışmalar getirmişti. Bu koşulları her yerde hissedilen, her an var olan bir durum olarak tanımlıyor ve mutlu bir yaşam sürebilme umudunun olmadığını ifade ediyor. Çocuklarının geleceği konusunda da korkuları olduğunu, olumlu dileklerde bulunmadığını belirtiyor. Bir diğer korku kaynağı ise, örneğin bir ırkçı kişinin Kürtçe ya da Zazaca konuşmalarını duyması durumunda, dil nedeniyle tekrar sürgün edilme olasılığı.

Türkiyedeki dil ırkçılığının milliyeçi türkler tarfindan yurtdışında da etkisini sürdürdügünü Viyana` da yaşayan konuşmacı anlattı. Komşusunun yanında Kürtçe konuştuğunda onu nasıl deneyimlediğini aşağıdaki alıntı gösteriyor:

„EşimLE kürtçe konuşyodum sonra hep şey yapyodu sanki böle seni dişiyodu gibİ, dişliyodu ben de diyodum ki acaba üstüne mi alıyo ama hep türkçe onun yanında konuşmaya başlayınca ister istemez çocuklarım da e e türkçeyle büyüdüler.“ 

Konuşmacı dil nedeniyle yaşadığı ayrımcılık deneyimi, Viyana’da bir komşusuyla problemli bir ilişkiye girmesine neden olduğunu anlattı. Bu kişiyle iletişimi kesemediği için beklentilere uyum sağlamak zorunda hissetti ve bu durum, çocuklarının Türkçe ile büyümesine yol açtı. Şimdi ise o dönemdeki tutumuna mesafe koyarak, o zamanlar yaptığı eylemlerinin sebeplerini analiz edip eleştiriyor ve bu konuda pişmanlık duyduğunu belirtiyor. Şimdi diline sahip çıkıyor ve onun tanınmasını ve kendisini diliyle kabul edilmesi gerektiğini söylüyor

Diyarbakır, İstanbul ve Viyana´nın Karşılaştırılması

Şu üç sehir kıyaslandığında röportajlardan, Diyarbakır’ın hâlâ Kürt kültürünün ve politikasının yoğun ve dinamik bir şekilde var olduğu bir yer olduğu ortaya çıkmaktadır. Türkçe, kamu pratiğinde iletişim dili haline gelmiş olsa da, Kürtçe, politik ve kültürel olarak önemli bir dil olarak görülür ve Kürt kimliğinin bir sembolü olarak kabul edilir. Üç nesilden temsilciler dillerine sahip çıkarak politik bir öznelik alanı yaratırlar. Diyarbakır’da yasayan konusmacı Türkçeyi iyi konuşamadığı için Kürtçeyi tercih ederken, onun kızı, Kürtçeyi iyi konuşamadığını dile getirmektedir. Ailenin en küçük üyesi ise her iki dili de iyi konuştuğunu söylemektedir. Birinci ve ikinci nesilden temsilciler, temel insan haklarını ve özgürlüklerini talep etmekte ve savunmaktadırlar. Çocuk ise fikrini söylemekte çekingen davranmaktadır. 14 yaşında olmasının yanı sıra, bu konuda konuşma korkusu bütün görüşme sırasında gözlemlendi, 2015de Diyarbakır da olan savaş hakkında konuşmak istemediğini ifade etmiş olması bunun bir göstergesi. 

İstanbul’daki nesil temsilcileri arasındaki karşılaştırma, dilin tehlikeye atılmasıyla ilgili net bir tablo ortaya koymaktadır: Birinci nesilden temsilci, Zazaca’yı günlük dil olarak kullanırken, ikinci nesil temsilci bu dili iyi konuşmakta ancak günlük dili Türkçe olmaktadır, çocuk ise yalnızca Türkçe konuşmaktadır. İlk iki aile üyesi, ailenin en genç üyesinden dil açısından farklılık göstermektedir. İkinci nesilden temsilci ve kızı, çevrelerindeki dünyayı reddedici, düşmanca ve hatta tehlikeli olarak deneyimlemektedirler. Tehditleri dile getirdiklerinde, çevrelerinden ne algıladıklarını, hangi yönlerle başa çıktıklarını ve neyin onları korkuttuğunu ifade etmiş olurlar. Bu durum, eşitsiz güç ilişkileri, ırkçılık ve linguizm ile ilgilidir. 

Viyana’daki görüşmeci, bir Türk komşusundan linguizm deneyimi yaşamıştır. Kızı ise anaokulundaki Türk çocukları tarafından annesinin konuştuğu dil yüzünden dışlanmıştır. Viyana’daki görüşmeci Türkiye’nin anti-Kürt politikasından açıkça bahsederken, kızı fikrini dile getirmekte çekinmektedir. Bunun sebeplerinden biri 18 yasindayken Istanbul havalaninda Viyana´ya dönüsü sirasinda terör suclamasiyla tutuklanmis olmasi mümkündür. Tutuklanma sebebi polislerce belirtilmemiş ve bir hafta sonra serbest bırakılmış olduğunu kendisi dile getirmedi ancak annesi anlattı. 

Yasaklanmış veya ayrımcılığa uğramış bir dili konuşmak ya da öğrenmek, yaşanılan yere bağlı olarak farklı anlamlar taşıyor. Farklı şehirlerdeki ailelerin karşılaştırılması, Diyarbakır’ın Kürt diliyle ilgili özel konumunu ortaya koymaktadır; burada etnik kimlik, adeta bir doğal durum olarak algılanmaktadır. Çoğunluğu Kürtlerin ve Kürt kadınlarının oluşturduğu bu şehirde, Kürtçenin kullanımı konusundaki devlet baskıları uygulanabilir olmaktan çıkmıştır. Ancak İstanbul ve Viyana’daki Türklerle kurulan temasla birlikte, Kürtçeye karşı olan durum aleyhe kaymaktadır. İstanbul’da dışsal taleplerle sürekli bir çatışma, dikkat arttırmakta, kamu hayatında dışa yönelik bir odaklanma ve Türk toplumuna uyum sağlama sürecini tetiklemektedir. William E. B. Du Bois’in sözleriyle, yabancı ve kendi kimlik tanımlamaları arasındaki uyumsuzluk büyüktür çünkü ulusal tanımlama Türkçe olarak kodlanmıştır (2019). Kamu alanında Kürtçenin istenmemesi, deneyimi önemli ölçüde etkileyerek, İstanbul’daki dil pratiğine dair öz-yönetimi tehlikeye atmaktadır. Bu ayrımcılık deneyimlerinden doğan bir yaşam duruşu, Kürt kimliğinin daha çok utanç, korku veya mahcubiyetle ilişkilendirilmesine yol açmaktadır. Utancın kaynağı, Kürt bireylerinin İstanbul’daki çoğunluk toplumunun ve o toplumun egemen Türk değerleriyle karşılaştırmalı olarak kendi değerlerini ölçmeleri, başkalarının perspektifinden kendilerini görmeleri ve buna göre öz-değerlerini algılamalarından kaynaklanmaktadır (Barış Ünlü 2021).

İstanbul’da Kürtçenin kullanımı ev içi alanla sınırlı kalırken, Viyana’daki mülâkat yapılan aile üyeleri, Türklerle kurdukları ilişkilerde Kürtçenin reddedilmesi ve komşuları tarafından özel alanda uygulanan yaptırımları deneyimlemişlerdir. Asimilasyon politikaları tarafından yönlendirilen dil ırkçılığı, yurtdışındaki üçüncü kuşak için de etkili olmaktadır.

Bu habere emoji ile tepki ver

😡
0
Kızgın
🤣
0
Hahaha
👍
0
Beğendim.
❤️
0
Muhteşem
😢
0
Üzgün
😮
0
İnanılmaz

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

spot_img
spot_img
spot_img

En Son Haberler