‘AKP gecikmiş bir baroktur!’

BİR YUSUF YAVUZ RÖPORTAJI


Erguvaniler adlı kitabıyla Türkiye’deki sınıf ve iktidar ilişkilerine çarpıcı yorumlar getirerek bu  kavramı  siyaset  bilimi literatürüne kazandıran yazar Tayfun Er, yayına hazırladığı yeni kitabında bu oligarşik yapılanmanın temeline indiğini söylüyor ve ekliyor: “Alt yapıdan bağımsız bu kadar uzun süren bir iktidarın sürekliliği olamaz.”  Osmanlı ve Cumhuriyet’in sınıf-iktidar ilişkisi açısından bir süreklilik olduğunu söyleyen Tayfun Er’e göre A. Necdet Sezer ve Abdullah Gül de bir süreklilik arz edecek. Tayfun Er’le yeni tarih okumaları yaptığı şu günlerde Türkiye’de olup biten siyasi ve kültürel kavgaları değerlendirdik. Türban ve anayasa tartışmaları, Gül’ün Çankaya sofrası, rejim restleşmeleri üzerinden süren CHP-AKP kavgası ve bütün bu olup bitenlerin ortasında unutulan emek,  ekmek ve  sınıf  kavgası…


İşte ‘ ben sıradan bir sosyalistim sadece’ diyen yazar Tayfun Er’in gözünden manzara-i umumiye…


– Gündemde türban, anayasa tartışmaları ve semboller üzerinden yürütülen siyasi-kültürel kavgalar var. Bu nedenle güncel bir soruyla başlamak istiyorum. Hıncal Uluç ve İlhan Selçuk gibi yazarların MHP’yi işaret eden yazı ve tavırları türban tartışmalarında  yeniden  gündeme  geldi  ve  bu gün eleştiri konusu olmaya başladı. Hıncal Uluç  “ hayatımızın  en  büyük  politik yanılgısına imza attık” diye yazdı köşesinde. Geçmişte Emin Çölaşan, Güneri  Civaoğlu  gibi gazetecilerin de böyle yazıları olmuştu. Sizce sadece politik bir yanlışlıktan mı ibaret bu tür yazılar?
 Okuduğu gazete yüzünden öldürülen, okulunu bırakmak zorunda kalanlara karşı inanılmaz bir şey yaptı İlhan Selçuk. Siyasi açıdan falan önemli değil yaptığı, Cumhuriyet hiçbir zaman sosyalist olmadı zaten, ama sadece insani olarak bile yaptığı korkunç bir şeydir. Cumhuriyet ve CHP, sosyalizm yükselirse sola karşı yaklaşacaklardır. Şu anda yükselen iki dalga var, o da birisine bindi. Ayrıca 80 öncesi CHP’lilerin can güvenliğini pek çok yerde sosyalistler sağladı. İlhan Selçuk’un günahlarını tarih affetsin diyeceğim. Hıncal Uluç, Türkeş’e “Aslan Amca” diyecek kadar baba dostudur. Bahçeli, MHP ile bürokrasi arasına mesafe koymazsa iktidar olamayacağını biliyor. Ertekin’in yerinden alınacak oylarla iktidar olunamıyor.


– Sizin Erguvaniler kitabınızda formüle ettiğiniz “iktidarın sürekliliği” kavramı açısından genel durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 -AKP ve CHP’de siyasi temsilini bulan tarafın kavgasının özü bir cümleyle, artı-değerin yeniden paylaşımı kavgasıdır. Artı-değerden bürokrasi ve geleneksel burjuvazinin ne kadar alacağı ile yeni burjuvazinin ne kadar alacağı kavgası yani. Birinci taraf CHP, ikinci taraf AKP’dir. Yani emekçilerin ürettiği ve karşılığı ödenmeyen değere kim daha fazla el koyacak. Kavganın ekonomi politik özeti budur.


Bunu biraz daha açarak ve somut örneklerden yola çıkarak anlatmanızı rica etsem…


– Tabii. Hem açalım hem de Marksist terminolojiye yabancı olan okurlar daha iyi anlasın. AKP üretici güçlerin asıl önemli unsuru olan çalışanların sayısını istihdam yaratarak, yeni emek araçları (fabrikalar, tezgâhlar vb.) oluşturmadan sadece üretici güçlerin yardımcı unsuru olan yol yaparak uzak mesafe pazarı yaratıyor. Elbette bu yaptığı üretim ilişkilerini az miktarda değiştirir, ama bunun yerine üst yapıdan hukuk vasıtasıyla müdahale ederek özellikle özelleştirmeler yoluyla bazı üretim araçlarının mülkiyetini bürokrasiden burjuvaziye devrediyor. Geleneksel burjuvazinin üst organı olan TÜSİAD’ın menfaatlerine henüz zarar getirmediği, bu burjuvazi de  siyasi  olarak yaratıldığı  iplerin  hâlâ  daha siyasete bağlı olduğu için henüz kıyamet kopmadı.
– Bu süreçte yeni bir bürokratik sınıf oluştu diyebilir miyiz?
– Bu ülkenin siyasi rejimi Bonapartizm olduğu için asıl büyük kavga burjuvazi ile bürokrasi arasında. AKP şimdi hem burjuvaziye (TÜSİAD ile MÜSİAD arasında denge güderek)  artı-değeri aktarmaya çalışıyor ama hem de kadrolaşarak rejimin Bonapartist niteliğini azaltmaya çalışırken diğer yandan da kendine bağlı bürokratlarla bir ölçüde de sürdürmeye de çalışıyor. Ancak yeni bürokratlar artık büyük ölçüde MÜSİAD’ın lehine davranacaktır. Bürokrasi bütün dünyada biraz ve bizde çok daha fazla olmak üzere Poulantzas’ın deyişiyle görece özerk davranır. Bürokrasi elbette bir sınıfın temsilcisidir, sınıflar üstü değildir ama üst yapı kurumu olan “müesses nizamın” görece özerkliği hep vardır. Bu görece özerklik de daha azalacaktır, çünkü burjuvazi bürokrasiye göre mevzi kazanıyor. Türkiyeli emekçiler için, burjuvazinin güçlenmesi tarihsel olarak bürokrasiye göre daha fazla şeyler getirebilir.


– Bu mümkün müdür gerçekten?
– Bu mümkündür, ama garanti değildir. Güney Kore ve Çin örnekleri de var çünkü. Nasıl bir kapitalizm olacağına bağlı. Liberallerin istediği düzen gelirse Türkiyeli emekçiler daha çok sömürülür, ama durumları daha iyi olabilir; paradoksal gibi ama değil. Çünkü sömürünün kaynağı artı-değerdir yani işçinin ücretinin karşılığı olan emekten geriye kalan ve karşılığını alamadığı emeği. Uzatacağım ama söylediğimin anlaşılmasını istiyorum.


– Lütfen…
– Bir işçinin ücreti günde 4 saat emeğinin karşılığıysa ve 8 saat çalışıyorsa, bu 4 saat gerekli emek diğer 4 saat ise artı-değerdir. Artı-değeri sadece değişen sermaye yani ücretler (emek gücü) yaratır. Değişmeyen sermaye yani makineler, hammadde, yakıt, aletler artı değer yaratmaz. Sömürü oranı da, artı-değerin ücretlere oranıdır. Şimdi örnekleyelim: 8 saat çalışan ve ürettiği değer (gerekli emek) 4 saate denk gelen bir işçinin sömürü oranı % 100’dür. Bu işçinin sömürülme oranını arttırmanın iki yolu vardır; birincisi, çalışma saatini arttırmak. Örneğin aynı işçi 10 saat çalışırsa bu kez daha fazla artı-değer üretecektir ve dolayısıyla daha fazla sömürülecektir. Bu mutlak artı-değerdir. İkinci yol ise gerekli emeği yani üretilen değerin karşılığı olan süreyi kısaltmak. İşte “bam teli” de buradadır. Yani emeğin verimliğini (bant sistemi, teknolojik yenilikler, otomasyon vb) prodüktiviteyi arttırarak, gerekli emek süresini kısaltmak. Bu da nispi artı-değerdir.


– Bunu sayısal olarak açıklarsanız durum nedir?
-Sayısal olarak da örnekleyelim, 4 saat gerekli emek 4 saat de artı-değer üreten bir işçinin gerekli emek süresini 3 saate indirirseniz artı-değer oranı 4/4’ten 5/3’e yükselir. Artık dünyanın biraz gelişmiş hiçbir yerinde emekçilerin kanla, canlı verdikleri mücadele sonucu oluşan dengelerden dolayı çalışma süresini yani mutlak artı-değeri arttıramazsınız. Hele Batı’da bu imkânsızdır, ama verimliliğini arttırarak nispi artı-değeri dolayısıyla kârın sayısal değerini arttırmak mümkündür.


– Dolayısıyla…
– Dolayısıyla emek yoğun olarak çalışan bir işletmede gerekli emek süresi daha uzun olduğu için artı-değer de daha düşüktür. Oysa teknoloji yoğun bir işletmede ücretlere nazaran daha ucuza mal üretilebildiği yani gerekli emek süresi kısaltıldığı için daha fazla artı-değer ve sömürü vardır. Ancak Batı sermayesi (Örneğin Nike) sendikalar nedeniyle çalışma saatlerini arttıramadığı yani mutlak artı değer sağlayamadığı, sadece nispi artı-değer sağladığı için bu kâr da gözlerini doyurmadığı için pek çok fakir ülkede korkunç koşullarda emekçilere üretim yaptırmaktadır. Bizim gibi görece daha iyi durumda olan ülkelere yapılan başta otomotiv olmak üzere yatırımların nedeni de ücretlerin kendi ülkelerinde göre çok daha ucuz olması, çevre sorunlarıyla uğraşmama isteğidir. Batıda kâr miktarı o kadar yüksektir ki emekçilere daha fazla ücret ödenebilmekte dolayısıyla geri kalmış işçilerin emekçileri bu ülkelere akın etmektedir. Değişmeyen sermayenin ve emeğin verimliliğinin düşük olması nedeniyle, sermayedar daha az kâr eder ve çok daha az ücret öder. Değişmeyen sermayenin değişebilen sermayeye oranı büyüdükçe de işsizlik oranı artacaktır. Kapitalizm prodüktiviteyi bir yere kadar artırabilir. Rakiplerinden daha ucuza mal etmek için, sermayeler birleşir tekel olur, her tür teknolojik yatırımlar yapar, ama kâr sayısal olarak artarken oransal olarak ise düşer. Çünkü prodüktivite arttıkça, toplam sermayenin içinde değişmeyen sermaye kısmının, değişebilen sermaye kısmından daha hızlı artmasını doğurur. Bu da paydanın, paya göre her geçen gün daha artması yani kâr oranının düşmesi demektir. Kapitalizm büyümek zorundadır, ama büyüdükçe oransal olarak daha az kâr edecektir. Büyüdükçe sonu gelecektir. Büyümezse de daha baştan silinecektir. Peki, kapitalizm bu açmazını nasıl gidermeye çalışmaktadır? Irak’ta gül yüzlü çocukları öldürerek… Bunu yani gül yüzlü çocukların öldürüleceğini söyleyen de “Gül Yüzlü Kadın” Rosa Luxemburg olmuştur. Marx, sermaye birikiminde dış ticarete ve sömürüye yer vermemiş, sermaye birikiminde sadece kapitalist ve işçiden oluşan kapalı bir model kurmuştu. Kapitalist ülkelerin, dış ticaret ve sömürgeciliğe ihtiyaç duymayacağını ileri sürmüştü. Bu etkenleri kapitalizm öncesi unsurlar olarak görmüştü. Rosa ise kapitalizmin, dünyanın her yerine girmek zorunda olduğunu ve gireceğini, işgal edip hammadde transferi yapacağını ve kendi insanının çalışmayacağı topraklar için geri kalmış ülkelerin insanlarını çalıştıracağını söylemişti. İşte Irak bu yüzden işgal edildi ve başka ülkeler de edilecek. Kapitalizme karşı olmadan anti-emperyalist olunamaz; çünkü akrebin sokması kötü huyundan değil, tabiatındandır…


– Bilim ve sanat çevrelerinde bir söylem değişikliği var. Nur Vergin, Ünsal Oskay sosyologların iktidara ilişkin analizleri çok tartışıldı.  Edebiyat ve sanat çevrelerinin AKP teveccühü, Cemil İpekçi’nin türban çıkışları vs. Bu sürecin medyaya hep ‘rövanş alma’ biçiminde yansıması durumu da var. İktidarla rejim arasında semboller üzerinden yaşanan bu çekişmeyi kültürel açıdan nasıl yorumluyorsunuz?
– AKP gecikmiş bir barok’tur. Barok sözlük anlamıyla belirli, özgün bir biçimi olmayan, karışık, uyumsuz demektir. Barok klasizme tepki olarak ortaya çıktı. Klasizmin en önemli özelliği aklın yasalarının asıl unsur olmasıdır. Barok’u Roma Kilisesi ortaya attı ve amacı dinin gücünü tekrar arttırmak için görkemli yapılar yapayım derken abartmalı, süslemeli yapılar yaptı. Bizdeki en bilinen örneği Dolmabahçe Sarayı’dır. Dönemin çaresiz, felaketlere karşı savunmasız insanı için sığınma arayışıdır. Ruhban sınıf da bu çaresizliği daha da duyurmak istiyordu. Edebiyat’ta ise en iyi örneği  Shakespeare’dir. Barok mimarinin en tipik özelliği “S” biçimli kıvrımlar ve abartmalı alınlıklardır. Bizde de barok abartmalı sütunların, alınlıkların, kıvrımların yerini renk ve biçim olarak türban almaktadır. Mimari sabittir, oysa bizdeki gecikmiş barok hareketlidir. Son  20-30 senedir Anadolu zenginleri, taşra ölçeğinden milli ölçeğe geçecek kadar büyümüştür. Bu yeni sermaye sınıfı İstanbul dukalığına karşı diklenebilecek ölçüye ulaşmıştır. Geçmişte Koç’un bayii durumunda olanlar bugün bazı sektörlerde İstanbul’la çekişecek duruma gelmişlerdir. Bu sermaye sınıfında olan değişikliğe en iyi gösterge futbol takımlarıdır. Kayseri, Denizli, Konya, Antep bu yeni gelişen sermayenin gücünün futbola yansımasıdır. Karşısında kim var?  Malum İstanbul’un büyük takımları  artı  üstüne  Kasımpaşa  ve İstanbul Belediye.  Bir de Ankara’da bürokrasinin gücüyle ayakta kalan takımlar. İstanbul sermayesi + Ankara bürokrasisi + Anadolu sermayesi; Türkiye’nin futbol ligi, Türkiye’nin sermaye ve siyasi rejiminin en iyi göstergesidir. Sermayenin giderek zayıfladığı İzmir’de o yüzden güçlü bir futbol takımı yoktur.


– Sözünü ettiğiniz sermayenin yarattığı sınıfın gündelik hayata yansıyan yaşama biçimine ilişkin de tartışmalar var. Örneğin Nişantaşı restoranlarına kadın kadına yemeğe çıkan türbanlılar ve bu manzara karşısında gösterilen reflekslerin şehir efsanesine dönüşen söylentileri var…
– İnsanın sınıfsal durumu alt yapıya, kültür ve yaşam biçimi ise üst yapıya ait bir olgudur. Alt yapıdaki değişim ne kadar hızlı olursa olsun, üst yapıda alt yapıya göre daima daha yavaş bir değişim olur. Bilinci belirleyen şey maddi var oluş biçimidir. İnsan bahçıvan gibi düşündüğü için bahçıvan olmaz, bahçıvan olduğu için bahçıvan gibi düşünür. Şimdi gariban birisine piyangodan 5 trilyon çıksa, birden bire ıstakoz yemeye bayılmaz, ama ıstakoz yenen lokantaya gider başka şey yer, ama onun çocuğu bir kuşak sonra –eğer o para bitmemişse- ıstakoz zevkine sahip olur. Eczacıbaşı’na mensup bir aile bireyinin gündelik hayattaki lüksü artık bir burjuvaya mahsus olarak içselleşmiştir. Ama Denizli’nin mütedeyyin bir aile mensubu büyük paralar kazanır kazanmaz burjuva olmaz. Bir geçiş dönemi yaşanır, bu geçiş döneminde sakillikler de olur. Özal dönemindeki lahmacun ve viski gibi. Mesela, tatil burjuvaya ve küçük burjuvaya mahsus bir etkinliktir. Bu hem sınıfsal hem de yaşayış biçimi olarak böyledir. Anadolu sermayesinin dindar insanları eskiden tatile gitmeyi düşünmezken, şimdi yeni sınıfsal durumları nedeniyle tatili üstelik beş yıldızlı otelde tatili düşünmeye başlamıştır. Ancak yeni sınıfsal pozisyonu nedeniyle laik burjuvazinin tatil yaptığı otellere para olarak yetişmesine rağmen, yaşam biçimi ve dini kaygıları nedeniyle aynı lükse sahip, ama bu kaygıların da göz önüne alındığı yeni oteller talep etmiştir.


– Sadece otel talep etmekle kalmadı sanıyorum. Rejim  açısından  cumhuriyetin  en önemli kalelerden biri olan Çankaya’nın yeni dönemini ve Gül’ün Cumhurbaşkanlığını değerlendirebilir misiniz?
– Osmanlıda da yeni padişahın tahta çıktığı cülûs merasimi sonrasında genellikle top atışıyla (cülûs topları) halka duyurulurdu. Abdullah Gül için de top atışı yapıldı. Cülûs, kelime anlamıyla oturmak demek ama daha çok tahta oturmak anlamıyla kullanılmıştır. Cülûs topları Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki bir sürekliliğin de sembolik olarak devamıdır. Ondan sonra bazı memurlara zam yapıldı, işte onun da adı cülûsiye bahşişidir.


– Gül’ün Çankaya sofrası medyada “Atatürk’ün sofrası yeniden açılıyor” biçiminde sunuldu ve davet edilen isimler de eleştiri konusu oldu… 
– Abdullah Gül, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmıştır. Bu iki makam ve ilave olarak İçişleri Bakanlığı en kritik yerlerdir. Burada devletin temel çizgisine ters görünecek hiçbir isim otur(a)maz. Dolayısıyla ortalığı velveleye verenlerin başında gelenler, velveleye kapılanlar değil, bunun böyle olmadığını bilir. Abdullah Gül’ün verdiği yemeklere de böyle bakmak gerekir. Osmanlı ve Cumhuriyet bir sürekliliktir. A. Necdet Sezer ve Abdullah Gül de bir süreklilik arz edeceklerdir. Hiç mi değişiklik olmayacaktır, elbette başta semboller üzerinden olmak üzere bazı değişiklikler olacaktır. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı Anadolu sermayesinin ulaştığı gücün göstergesidir. Bu yeni sermaye sınıfını göz ardı yaparak ülkeyi yönetemezsiniz. Bu yeni sermaye ne gayrı millidir ne de devletin temel rotasına aykırı bir şey yapar. İktisadi konularda kendi sınıfsal pozisyonuna göre de refleks gösterir. Zeuxis ve Parrhasius hangisinin daha gerçek gibi resim yapacağına dair iddiaya girerler. Zeuxis üzüm yiyen çocuk resmi yapar ve resmi bahçeye çıkarır. Üzümü sahici sanan kuşlar resme doğru gelirler. Zeuxis gayet memnun olur. Sıra Parrhasius’un resmine bakmaya gelir. Zeuxis, içeriye girmek karşısına çıkan perdeyi kaldırmak ve arkasında olduğunu sandığı resme bakmak ister, ama elini attığında perde sandığı şeyin perde resmi olduğunu anlar ve şöyle der: Sen kazandın, çünkü ben kuşları yanılttım, ama sen Zeuxis’i yanılttın.


– Buradan yeni kitabınıza gelmek istiyorum. Sanıyorum Erguvanilerin devamı niteliğinde olacak. İçeriğine kısaca değinir misiniz?
– Evet bahara yeni bir kitap yetiştirmeye çalışıyorum. O da iktidarın sürekliliğini tasvir eden bir kitap olacak. Tasvir, olguları sıralar ve yaklaşık genellemeler yapar. Nasıl’a dair cevap tasvirdir. Onun bir ötesi açıklamadır yani neden’in cevabıdır. Oligarşi’nin nasılına dair yazıyorum diğer yandan mevcut bilim paradigması içinde neden’i de cevaplamam gerektiğini biliyorum. Totolojik bir tez olmaması gerekiyor. Bunun için de özellikle 16. ve 17. yüzyıl Osmanlı çalışıyorum. Bu oligarşi neden olduğunun cevabını da ekonomi-politikten ve iktisat tarihinden vereceğim. Yani üst yapıya dair söylediklerimi alt yapıdan da göstereceğim. Alt yapıdan bağımsız bu kadar uzun süren bir iktidarın sürekliliği olamaz. Marx, Kapital’i, maymunun anatomisi insanın anatomisinden anlaşılır deyip, kapitalizm öncesi üretim biçimleri de kapitalizmden anlaşılır diyerek yazdı, ama Rusça baskısının önsözüne “Bu söylediğim sadece İngiltere içindir” diye özellikle not düşmüş. Tarihin özgünlüklerini ve özgüllüklerini çok iyi bilen bir deha. Bugün gördüğümüz Türkiye’den o çok tartışılan Osmanlı üretim biçimleri anlaşılır. Yöntem ve kuramsal olarak Marx’ı rehber alıyorum kendime, ama Osmanlı ve Türkiye’ye uygun olarak.


– Başbakan Erdoğan, lisansüstü  eğitim  için  yurtdışına  gönderilecek  olan gençlere yönelik konuşmasında Mehmet Akif Ersoy’a atıfta bulunarak, “ Batının ilmini, sanatını değil ahlaksızlıklarını aldık…” türünden açıklamalarda bulundu. Bu açıklamayla birlikte Tanzimat’tan buyana süren tartışmanın da fitilini ateşledi.  Yeni kitabınızda incelediğiniz tarihsel  süreç  açısından  bu tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Gramsci’den mülhem bir Türkiye aydını ayrımı yapayım. Birincisi; yazar, sanatçı, popüler akademisyen vb. gruptur ki bunlar maddi üretimin dışında profesyonel aydındır. Diğer grup ise ustabaşı, kasap, hekim, eczacı, mühendis, pastacı gibi gündelik hayatın içindeki organik aydındır. Birinci grup Tanzimat’ta ortaya çıkmış, bürokrat-aydın tipinin evrilmesidir. Tanzimat’ı en çok öven İlber Ortaylı bile, emekçilerin durumunun daha da kötüleştiğini itiraf eder. Tanzimat iyi midir kötü müdür, ben tarihe emekçilerin durumu daha mı iyi oldu daha mı kötü oldu açısından bakarım. Ezilen sınıflar, ezilmeleriyle birlikte kültürel şok yaşarken birinci aydın tipini hep kendi dışında gördüler. Bugün de öyle görürler. Bu aydınların siyasi hiçbir gücü yoktur. CHP köşe yazarlarının bir gücü olduğunu vehmetti. ÖDP bu hatayı 99 seçimlerinde bu aydınları liste başı yaparak yaptı ve potansiyelinin çok altında kaldı. Bazı sol, bağımsız adaylar, partiler için de profesyonel aydınlar “biz de şunu destekliyoruz” diye ilanlar veriyorlar. Bu o partiye, adaya yapılmış büyük kötülüktür. İnsanlar “bana ne” ve ayrıca “sen kimsin” diye tepki gösteriyorlar içsel olarak. İkinci grup aydınların büyük çoğunluğu bugün AKP’yi destekliyor ve bu insanlar birebir insanlarla temasta olduğu, Cemil İpekçi AKP’ye büyük oy kaybettirir. Biz sosyalistler güçlüyken organik aydınların bir kısmı bizim yanımızdaydı. Biz sosyalistler hayattan, dünyadan, realiteden büyük ölçüde koptuk.


– Modernleştiriciler  ve genel olarak milliyetçiler açısından bir makas değişikliği mi söz konusu. Tarih felsefesi kavramıyla bakarsanız durum nedir?
– Milliyetçilerin kimisi 1908’i kimisi 1930’u altın çağ görerek tekrar o günlere dönmek istiyor. Bu tarih felsefesi açısından döngüsel tarih anlayışıdır. Antik Yunan’da tarihi bilgi doxa’dır yani kesinliğin bilgisi olan episteme’den farklıdır. Devlet de oligarşi, aristokrasi, demokrasi arasında rastlantısal olarak döngüsel bir tablo çizerdi. Tarih onlar için çok söylenen tekerrürden ibaretti. Oysa tek tanrılı dinler, amaç, başlangıç ve son anlayışı getirerek, çizgisel ve tarihsel zamanı getirdi. Şimdi bizdeki Milliyetçilerin içinde aydınlanma kavramını dillerinden düşürmeyenlerin tarih anlayışları ve beklentileri aydınlanmaya da aykırıdır. Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz. Ayrıca altın çağ dediğiniz dönem her sınıf ve zümre için altın çağ da değildir. 70 Yaşına gelmiş bir yazar hanımefendi, “Ben 5 yaşında evde klasik müzik dinliyordum” diye övünüyor. O çağda kaç kişin evinde, gramofon, plak vs vardı, söylediğinin sınıfsal analizi nedir bunu hiç düşünmüyor bile.


– Son olarak kitapla ilgili bir iki soru sormak istiyorum. Erguvaniler özellikle Anadolu’da büyük yankı buldu. Trabzon’dan Gaziantep’e, Yozgat’tan Antalya’ya kadar yerel basın çok ilgilendi. Bunu neye bağlıyorsunuz?
– Benim de bu ikinci grup, birincilerin gözünden aydın bile sayılmayan grup içinde olmamdan kaynaklanan bir durum. Ben sıradan bir sosyalistim sadece. Dilim de kendim gibi, her siyasi görüşten insan hatta karşı görüştekiler bile “tamam adam solcu ama…” diye benimsediler. Ben ayrıca solu da gayet samimi bir şekilde eleştirdiğim için insanlarla aramda bir güven bağı var. Gerçek’ten daha devrimci hiçbir şey yoktur ve hiçbir gerçek sola zarar veremez. Ben Anadolu’da okunmak istiyordum ve okunmanın ötesinde çok da tartışıldı.


– Kitapta  adı  geçen  bir çok ünlünün sizinle iletişime geçtiğini biliyoruz. Ancak herhangi bir tekzip, dava vs gelmedi değil mi?
– 2500 kişi arasında üç kişiden hata var diye tepki geldi. Haklılar hata yapmışım, kitabın ana fikrini yani iktidarın sürekliğini etkileyen hatalar değil sadece ayrıntılar, ama olsun kendilerinden özür diledim ve kitabın 2008’de yeni baskısı yapılırsa okuyucudan da özür dileme imkânım olacak. İnşaat Mühendisliği’nin babası Hardy Cross’un bir sözü vardır: Tanrı, mühendise hatasını düzelttirir diye, bizde de okuyucu çok yaman. Kimseye hakaret etmedim. Asıl üzüldüğüm Nail Satlıgan’ı üzmem oldu. Bir sosyalisti asla üzmek istemem, ama üzülmüş. Kendisi hakkında hiçbir olumsuz ifade yazmadım ancak isminin halası dolayısıyla kitapta yer almasından rahatsız olmuş. Üzdüğüm için özür dilerim. Onun dışında doğrulayan ve bilmediğim yeni bilgileri de yollayan aileler de oldu.


_____________-


* yusuf_yavuz2004@yahoo.com


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER
– ‘Figuran değil müdahil olmalı’
– İranlı yazar Erad: Aşk, Türk’ü, Kürt’ü sevmektir
– AKP’nin Alevi sınavı…
– Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri
– Sıra şeytanda…
– Selek: Feminist kitabevi Amargi bir okul…
– İstanbul’un turizmi bu atölyede şekilleniyor
– Neden Patara ve neden şimdi?
– ‘Terörün panzehiri ekonomik gelişmedir’
– ‘Türkmenlerin hakları, bizim Kürtlere de tanınmalı’
– ‘Mahalle baskısı değil, ideolojik baskı’
– ‘Meclis’teki partilerin kadın politikası yok’
– Ersümer: Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı…
– Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
– Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
– Ufuk Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
– ‘AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek’
– ‘Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı’
– Yeşiller bağımsızları destekleyecek
– Türkiye sağlık turizminde atakta
– ‘Hayallere tanık olmak istedik’
– ‘İngiltere’de işkence yaptılar…’
– ‘Kürtler, Türkler’i ikna etmeli…’
– ‘Düşünceye militarizm de engel…’
– Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker
– ‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
– ‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– ‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
– ‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– ‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
– İran PKK’yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– ‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
– Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– ‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’ 
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı?
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur



CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three + 9 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.