‘AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek’

Tayfun Er, ‘Gökyüzü’ mahlasıyla yazdığı yazılarla adından söz ettiren bir araştırmacı yazar. Geçtiğimiz ay okurla buluşan ve oldukça da tartışma yaratan “Erguvaniler-Türkiye’de iktidar doğanlar” kitabında, Türk modernleşmesinin ve modernleştiricilerin öyküsünü Tanzimat’tan günümüze uzanan aile bağları üzerinden çarpıcı örneklerle anlatıyor.


Türkiye’de aile tarihi ve siyasetten, iş dünyasına ünlülerin kökleri hakkında yaptığı ilginç açıklamalarla gündeme gelen Prof. Yalçın Küçük, geçtiğimiz yıl Yeni Harman dergisinden Gürkan Hacır’a verdiği bir mülakatta, “bilgilerimi Gökyüzüyle sınıyorum” diyerek Tayfun Er’in araştırmalarına gönderme yapmıştı. Soner Yalçın’ın Efendi kitabının yayınlanmasının ardından, Sinan Karasu İmzasıyla Yeni Harman’da ( Temmuz-2006) yayınlanan bir yazıda da Soner Yalçın hakkında “ copy paste’lerin efendisi…” gibi oldukça çarpıcı iddialar ortaya atıldı. Bir başka deyişle, Soner Yalçın’ın Efendi’sindeki kimi detayların Tayfun Er’in yazılarından derlenmiş, kısaca kaynak göstermeden  ‘aşırılmış’ olduğuydu. Tayfun Er’le konuşurken bu iddaları da soruyoruz ancak böylesi polemiklere girmeyeceğini açıklıyor. ‘Kitabımda bir çok detayı anlattım’ diyor. Kitabının önsözüne yeniden baktığımızda şu cümleler dikkatimizi çekiyor:  “ … Bu arada bütün bu bilgilerin, yöntemin, orijinal tezlerin ve hatta üslubun ‘kurtlarla birlikte uluyan çakallar’ tarafından çalındığını duydum. (…) Katil yetiştiren, insanlık düşmanı katilleri aklayan dizilerden kanlı paralarla şöhret yapan sahibinin sesi bu tiplerin elerine en son Hırant Dink’in kanı bulaşmıştır. Tarihin yargısı ve tokadı güçlüdür…” 
Türkiye’de kimin kiminle akraba olduğunu, ‘seçkin’ ve ‘başarılı’ kılınanların aslında tek bir aileye mensup olduğunu, Türkiye’deki gizli soylu sınıfın, saklanan kast sisteminin ve onun, örtülü ilişkiler ağını anlatma iddiasını taşıyan, oligarşiyi somutlaştırma inancını koruyan Tayfun Er’le, bir ay gibi kısa bir sürede altıncı baskıya ulaşan kitabını ve  iktidar uğruna kıran kırana bir  yarışın sürdüğü  seçim arifesinde Türkiye’de iktidarın gerçek sahiplerini, onun deyimiyle “erguvana doğanları” konuştuk.


– Öncelikle  kitabınız hayırlı olsun…
– Teşekkür ederim.


– Erguvaniler, bir tür  biyografiler toplamı mı, yoksa tamamı tek ve hacimli bir biyografi mi?
– Erguvaniler, kitapta yer almayanların anlatıldığı “anlatılan senin hikayendir” denebilecek bir kitap. Biyografiler değil de ilişkiler ve daha doğrusu iktidar olmanın ağı.


– Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru,  kitabınızla ilgili olarak yazdığı yazıda  ” Benim ‘iktidar çekirdeği’ ile anlatmaya çalıştığımı ‘iktidar doğanlar’ ile karşılamış Tayfun Er ‘Erguvaniler’ adlı kitabında.” yorumu yapmış. Fehmi Koru’nun anlatmaya çalıştığı kavramla sizin formüle etmeye çalıştığınız kavram aynı mı?
– Hayır. Yükselen akımların insanları kitap okuyor, 70’li yıllarda sol okurdu şimdi İslamcılar okuyor. Çünkü moralleri yüksek ve kitleyi sürüklemeye çalışıyorlar. Bunun için de bilgiye ve yeni argümanlara ihtiyaçları var. Fehmi Koru da kitabı böyle değerlendirmiş. Bu daha birinci kitap; modernleştiriciler var kavramsal olarak ve de onların bugüne uzantıları. Ben çok daha temel bir şey söylüyorum, siyasi olarak değil, ideolojik olarak ve tarihsel paradigmayı yeniden kurmak açısından. Ben Mahir’in oligarşisini  Marx Feurbach Üzerine Tezler’deki 2. tezine uygun olarak hakikatte olduğunu ispatlayarak  somutluyorum. Mahir’in öğrencisiyim ve Mahir’e katkı koymaya çalışıyorum; her öğrencinin yapması gerektiği gibi. Bu kitabın yöntemi Kapital’in yöntemidir. Soyuttan somuta doğru gider ve diyalektik materyalizm açısından bir yöntem kitabıdır da. Bu meseleden çok isimler üzerinde duruluyor, isimlerden çok yönteme ve bambaşka bir şeye vurgu yapıyorum.


– Siyasetin gündemini de epeyce sarstı kitabınız. Fehmi Koru, Erguvanileri okurken düşüncelere daldığını belirtiyor ve “Tayfun Er’in kitabında en geniş biçimde sergilediği ‘iktidar doğanlar’ arasında Ak Parti hükümetine yakın, Meclis’te ve Bakanlar Kurulu’nda yer alan, hatta uzaktan irtibatlı pek az kişi bulunuyor; yok denecek kadar azlar Ak Parti’de. Acaba bu bir tesadüf mü?” diye soruyor. Ben de size sorayım; bu görüşe katılıyor musunuz?
– Fehmi  Koru  zeki birisi ve kitabı algıda seçicilikle göstermiş.  Kitabın  temel isimlerinden birisi Münevver Ayaşlı mesela. Münevver Hanım’ın siyasi görüşleri ile Fehmi Bey’in siyasi görüşleri aynıdır. Ya da Münevver Hanım yaşasaydı AKP’yi desteklerdi, çok açık bu. Bütün ömrü böyle geçmiş birisi Münevver Hanım. Al Baraka da var kitapta ya da ilk İslamcı partiyi kuran Cevat  Rifat Atilhan da;  ama asıl olarak tarihsel çizgide siyasal İslamcıların yeri III. Kitabın içinde olacak. II. Kitapta (Mavera ismiyle çıkacak) Milliyetçilik var ve Fehmi Bey’in çok sevdiği Abdülhamit de olacak. “İktidarın Sürekliği” kavramı bu üç kitap ve “6-7 Eylül’ü Anlamak”, “1826” ve “Kanlı Pazar” la billurlaşacak.


– ‘İktidar doğmayanları’ iktidara taşıyan Ak Parti’nin kendi içinden birini cumhurbaşkanı yapmak istemesi üzerine gök kubbenin başına yıkılmaya kalkışılmasına da tesadüf mü diyeceğiz?” gibi iddialı bir tespitte de bulunuyor Fehmi Koru. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu yorumları?
– AKP  harcanacak,  ama başka nedenlerle. AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek. 5 Temmuz 1980’de Fatsa’ya tanklarla girildiğinde de seçilmiş bir belediye ve başkanı vardı. O zaman “oh olsun” diyenler şimdi “yandım Allah” diyor. Güncel siyasete dair her tür malzemeyi  kitapta  bulmak ve konuşmak mümkün. Böyle de okunabilir elbette ama çok daha uzun erimli okumak bence daha doğru. Sorunun cevabı kısaca evet, ama mesele kendi içinden çıkması meselesi değil.


– Erguvanileri seçimlerin hemen öncesinde yayınlanması bir tesadüftü sanırım. Ancak kitapta anlattığınız iktidar ilişkileri öylesine çarpıcı biçimde karşılık buldu ki, “adayların el kitabı” olması gerektiği yolunda önerilerde bulunuldu. Örneğin eski CHP’li Ertuğrul Günay, AKP’den, ‘Süleymancı’ cemaatinin önderlerinden İsmail Amasyalı CHP’den aday adayı  olduklarını açıkladılar. Böyle onlarca örnek de oldu. Bunlar sizin iddianızı güçlendiren örnekler olarak değerlendirilebilir mi?
– Yıllarca geciken bir kitaptı ve erken seçim sürecinde çok daha önce yazıldı ve baskıya girdi. Ertuğrul  Günay’ın  Deniz Baykal’ı sürekli yermesinin nedeni çok belliydi. Baykal, süreci kendi siyasi hesapları ve oy kaygıları açısından çok “başarılı” götürdü. Benim gibilerin başarı kıstasına uyan bir başarı değil bu elbette. Süleyman Hilmi Tunahan için yaptığım araştırmayı daha hiçbir yerde yayınlamadım. Süleymancılık o zaman daha net anlaşılacaktır. Şu andaki toz duman durumu için iki cevap açısı var: 1- Süreç ve kişiler açısından. 2- Tarihsel akış ve aidiyetler açısından. Birincisi pratiktir, ikincisi ise kuramsal bakış. Bu ülke “mış gibiler” ülkesidir. Oğuz Atay’ın kitaba aktardığım bölümdeki deyişiyle “her gün aynı oyunu oynarız” diye nefis bir paragrafı vardır. Şu anda yaşananlar yani bu süreç ve aktörleri/aktristleri kitabın sağlamasıdır ve kitap, okuyanlar açısından çok net süreci ve tarihsel akışı “anlama rehberidir” bence.


– Vehbi Koç, Kadir Has, Çetin Altan ve Güneri Civaoğlu’nun yanında;  Keçecizade Mehmet Fuat Paşa da kitabın alt başlıklarını oluşturan isimler. Sizin iddianıza göre iktidarın sürekliliği söz konusu. Peki 2002’den beri iktidarı elinde bulunduran AKP’yi nereye koyacağız. Sözünü ettiğiniz üçlemenin devamı,  AKP içinde de uzantıları; iktidarın sürekliliği  var mı gerçekten?
– AKP iktidar değil, sadece hükümet. Bir dönemsel kısmi güç odağı. AKP’nin içinde daha geri planda görünen ama çok etkili oligarşi mensupları da var. AKP şu anda güç unsurlarından birisi, ama en güçlüsü değil. AKP iktidar olamaz, olmaya kalktığı anda başına gelenler ortada. AKP, ulus-devletin çözülmesi sürecinde ortaya çıkarıldı. Misyonu bu. İktidarın sürekliliği açısından kaos teorisinde anlattığım “deseni bozan” bir unsur değil. Bir kısmi arıza.


– AKP’nin, elitizme karşı bir halk hareketi olduğunu söyleyen yazarlar da oldu. En son Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarında “tornacının oğlu” olduğu vurgulanarak sivillik ve demokrasi göndermeleri yapıldı. Erguvanilerin gözünden baktığınızda nasıl yorumluyorsunuz bu durumu?
– Türkiye’deki rejimin adı Bonapartizmdir. Bonapartizm, iktidarı emekçilerin alamadığı ama burjuvazinin de alacak kadar palazlanamadığı için siyasal gücünü bürokrasiye devrettiği rejimin adıdır. Marx ve Engels’in 19. yüzyıl ortalarında Fransa’daki rejim hakkındaki tanımlarıdır. Asker, sivil bürokrasi ve küçük burjuva aydınlar ittifakı, burjuvazi adına ama burjuvaziye iktidarı tam olarak teslim etmeden erki elinde tutar. AKP sivil ve demokrat bir hareket de değil. 1 Mayıs’taki tutumları “kendine Müslüman” olduklarını bir kez daha gösterdi. AKP, sola karşı tutumda, bürokrasi ve asıl iktidarla kan kardeşidir. Bu açıdan bir çatışmaları yok. Tandoğan’da, Çağlayan’da kırmızı halılar seriliyor, ama 1 Mayıs’taki durum ortada. AKP’yi, sola karşı ortaya çıkaranlar şimdi bu kısmi arızayı gidermeye çalışıyorlar. Kırk satırla, kırk katır arasında tercih yapmak zorunda değiliz. Bizim yolumuz belli: Sosyalizm…


– Güneri Cıvaoğlu’na geniş bir yer ayırmışsınız kitapta. Tek başına ele alınacak kadar önemli bir figür mü Güneri Cıvaoğlu?
– Cıvaoğlu kendi kategorisinde bir “fenomen” isim. Hafızasını yitirmiş bir ülkede, fil gibi hafızası olan birisi olarak rahatsızım. Kendisi, röportajlarında Tercüman’nın başındayken yazdıklarından, yaptıklarından bahsetmiyor. 2 Mayıs 1977 günü Tercüman’da yazılanları açıklamasını istiyorum. 1 Mayıs 1977 çözülmeden bu ülkenin hiçbir demokrasi ve insan hakları şansı yoktur. Güneri Cıvaoğlu gerçekten samimi olarak liberal olduysa bu tarihi hizmeti, bu ülkeye yapsın.


– Çok çarpıcı bilgiler var kitabınızda. Bu kadar malzemeyle onlarca roman da yazabilirdiniz. Neden böyle bir kitap yazdınız?
– Edebi malzeme olarak kullanılmasını Edebiyatçılara bırakmak daha iyi olur sanırım.


– Erguvaniler, mistik bir dünyayı da içinde barındırıyor. Buna  kısaca değinir misiniz?
– Mistisizmden beslenmek iktidarın güçlerinden birisi. İktidar olmanın paydası olarak kısaca değindim.



– Erguvanileri anlatmaya ‘zincirde bir simge isim’ olarak  tanımladığınız Berin Nadi’yle başlıyorsunuz. Berin Nadi’yi simgeleştiren nedir?
– Berin Nadi, kendisiyle ve eşiyle Cumhuriyet’in ve Cumhuriyet gazetesinin simgesi. Babası İttihatçılığın önemli bir ismi. Babasının eniştesi Keçecizade Fuat Paşa da Tanzimat’ın. Modernleşme-Milliyetçilik ve Ulus-Devlet aşamalarını simgesel olarak kendisinin ve yakınlarının üzerinden anlatmak mümkün.


– İddialı tespitleriniz var kitapta. Örneğin; “yöneticiler, elitler, öne çıkanlar, “başarılı” olarak kabul edilenler hep akraba, tanıdık.” diyorsunuz. Bunun dışında başarılı olmak mümkün değilmiş gibi bir sonuç çıkmıyor mu?
– Tesadüf, ancak zorunluluk varsa ortaya çıkar. Tesadüf ile zorunluluk birbirini dışlamaz. Birisi varsa ancak diğeri de olabilir. Bazen birbirlerinin yerine de geçer. Metafizik felsefe bunları birbirine karşı olgular gibi gösterir. Ben materyalist diyalektiğe göre bu iki kavramı ve ilişkilerini baştan anlattım. Kavramadan değiştiremeyiz. Marx, Kapital’i kapitalizmin ne olduğu anlaşılsın ki ondan sonra değiştirmek mümkün olsun diye yazdı. “Başarı” denen şey benim için sistemin kıstasları olarak sunulan bir “ödül”. Bu başarı denen şey, benim için başarı değil elbette ama ben o başarıyı tanımlayanların çelişkilerini yazıyorum.


– Tanzimat-İttihat-Cumhuriyet’i bu bakımdan nasıl bir üçleme olarak değerlendiriyorsunuz? 
– Bugünü belirleyen nirengi noktası Tanzimat. Tarihsel süreç böyle akıyor. 2007 Türkiye’si, modernleşme-milliyetçilik-ulus-devlet zincirinin bir sonucu. Oligarşi böyle kurulmuş ve devam etmiş. Hep aynı iktidar…


– Şişli Terakki Lisesinde okumak  “erguvani” olmanın önkoşullarından biri mi?
– Bazı okullar var, orada okumak çok önemli. Oraya gitmek bir güç, gittikten sonra da gücünüze güç katılıyor. Şişli Terakki bunlardan birisi. Bu kadar kolej içinde bu kadar önlere çıkmasının izahı gerekir. İzah etmeyen bilim olmaz.


– Çarpıcı akrabalık ilişkilerine değiniyorsunuz. Örneğin Bülent Ecevit’le Engin Noyan, Koç ailesiyle Ülker ailesi arasındaki akrabalıklar… Bu anormal bir durum mu sizce?
– Ben iki yıl akademik olarak sadece istatistik çalıştım. Master tezimin başlığında “istatistiksel analiz” ifadeleri vardır. Bu durum “anomali” belirtisidir. Bunun açıklanması gerekiyordu ve ben de yıllarca bunun için uğraştım. Bunları normal sanan hiç kimse bilimsel değerlendirme bilmiyor demektir.


– Yani sermayenin ideolojisi olmadığı anlamına mı geliyor bu?
– Sermayenin ideolojisi her zaman vardır. Sermaye sözcüğü ideolojik bir kavram. Bizim Mahir Çayan’ın vurguladığı, temel çelişki ve ana çelişki arasındaki fark meselesi çok önemli. Kapitalizmde her zaman sermaye ve emek arasındaki çelişki temel çelişkidir, ama ana çelişki ülkelere, dönemlere göre değişebilir. Bizde durum, sınıf çatışmasıyla paralel bazen de sınıfsal düşmanlığına rağmen kişisel yakınlıktan, bağdan kaynaklanan bir durum. Türk modernleşmesinin liyakata göre bir yere gelme ayağı eksik. Faşist parti kurucusu ile komünizmin simgesi olarak gösterilen kişinin çok ciddi dayanışmaları var. Bu öyle ayrıksı bir örnek de değil. Sermaye ve bürokrasi, kendilerinden çıkan sosyalistlere ailenin yaramaz çocukları gözüyle bakıyor ve bir işçiyle hiçbir zaman aynı muameleyi göstermiyor. Marx’ın işsiz emekçiler için kullandığı yedek iş ordusu deyimine göre, sermayeden ve bürokrasiden gelen sosyalistler de “yedek iktidar” gücü olarak tutulmuş.


– Mavera ve Oligarşi başlığıyla Erguvanilerin devamı niteliğinde iki kitap daha çıkaracağınızı söylüyorsunuz. Sizin deyiminizle “saklanan kast sisteminin” Türkiye’deki hikayesi bu kadar hacimli mi?
– Çok daha hacimli. Bu sistemin anlaşılması Fatih Sultan Mehmet’le başlar teorik olarak. Fatih, bizde neden aristokrasi olmadığının cevabıdır. Benim vurguladığım durum Lale Devri’ye başlar. Erguvaniler, modernleştiricileri merkeze aldı. II. Kitap milliyetçilik, III. Kitap ise ulus-devlet aşamasında olanları anlatacak. Tarihsel süreç böyle.


– Bu kadar karmaşık ilişkilerin içinde en çok şaşırdığınız hangisiydi?
– Keçecizade Fuat Paşa’dan yola çıkılarak, kitapta ismi geçen hemen herkese ulaşılabilmesi.


– Bu konuda yazılıp çizilenlerin sınıf mücadelesine zarar verdiği yönünde eleştiriler de var. Ne diyorsunuz bu eleştirilere?
– Ben Engels’in yıllarca didinip anlatmaya çalıştığı şeye vurguyla başladım yani “biz sadece sınıf demedik” demesini yazdım. Ben kendimden sorumluyum, benim söylediklerim Marksizmin ta kendisidir yani bayağı, indirgemeci anlayışlara karşı “kaynağa dönüşü” savunuyorum. Sınıf teorisi olmadan hiçbir şey olmaz, ama bu sadece gerek şarttır; yeter şart değildir. Söylediğim her şey Marksizmin ruhu ve teorisidir. Son yıllarda sınıf teorisine karşı gündeme getirilen “elit teorisi”ne karşı da elitler üzerinden bu teoriyi çürütüp, sınıf teorisini doğrulayan bir sosyalist cevaptır.


– Son kişisel olarak olarak merak ettiğim bir detayı sormak istiyorum. Geçtiğimiz yıl yeniHarman’da yazdığınız yazılardan birini ithaf ettiğiniz 1981’de 24 yaşında  idam edilen Devrimci Yol Sanığı Veysel Güney’in 25 yıldır kayıp olan mezarı, sizin  o yazıyı yayınlamanızın ardından bulunmuştu. Bu konuda söylemek istediğiniz bir şey
var mı?
– Veysel Güney ve ailesi için yapabileceğimi bir kürsü bulduğum anda yapmaya çalıştım. Mehmet Emin Kutlu için de keza öyle. 1982’den beri kayıp olan iki devrimciyi de yazdığım sürece gündeme getirdim.  Bütün bu insanları unutarak bugün kafamızı yastığa rahat koyamayız. Bu insani tarafıdır. Siyasi olarak ise bunları unutarak bu ülkede insanca yaşamak mümkün değildir.


– Eklemek istediğiniz bir şey?
– Güneşin altında ezilenler açısından yeni ve doğru bir şeyler söylemek gerekiyordu ve ben de bunu yapmaya çalıştım.


***



KİTAPTAN…


Tercüme Odası’ndan, Mülkiye’ye  eupatridler…


Bizans’ta imparatorların çocukları; erguvan renkli sarayda, erguvan rengindeki odada doğuyordu. Bu çocuklar Porphyrogenitos (πορφυρογέννητος) yani “erguvan doğmuş” ya da  “erguvan içinde doğmuş” unvanı alıyorlardı. Erguvan rengi giysi ve ayakkabı yalnızca saray mensuplarına özgüydü. Helence porfira (πορφύρα) erguvan rengi demektir. Erguvan renginin soyluların rengi olması, bu sınıfın beğenisinden değil ekonomik kökenindendir. Erguvan, Antik Çağ’da kırmız böceğinden elde edilen kırmız renginin bir türevi olarak elde edilebiliyordu. Bir böcekten ancak birkaç damla renk maddesi elde edilebiliyordu. Üretim de karmaşık ve çok masraflıydı. O yüzden erguvan rengi giysi giymek son derece pahalıydı; dolayısıyla sadece en üst sınıfın giysilerinde bu renk görülebiliyordu.


Tarihi, dünü ve bugünü anlamak açısından erguvaniler faktörünü koymadan tarihin denklemini doğru kuramazsınız. Erguvaniler bu denklemde bir katsayıdır ve mutlaka sonuca etkili olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Tarihin anlaşılabileceğine, çözümlenebileceğine inanan birisi olarak tarihin –ezilenlerin yararına okumak açısından- eupatrid dediğimiz bu “büyük aile” ilişkilerini anlamadan eksik ve hatta yanlış okunabileceğine inanıyoruz.


Kautksy’in “modernleştiriciler” diye benimsediğimiz bir kavramı var. Bizdeki modernleştiriciler, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hep eupatridler olmuş. Modern bürokrasinin doğuşu kabul edilen Tercüme Odası’ndan, Mekteb-i Sultani’ye oradan Mülkiye’ye kadar hep eupatridler var. Bu sıralardan sonra da bürokrasinin bütün üst kademelerine onlar gelmiş. Modernleşmenin toplumsal üst organı olarak ulus-devlet var ve gerek ulus-devletin özelliği gerekse de, modernleşmenin bir diğer ana unsuru olan demokrasi gereği modern devletin, ulus-devletin bürokrasisinde de, gelenekten bir kopuş yaşanıyor ya da yaşanması gerekiyor. Yani, geleneksel devletten farklı olarak modern devlette bürokratların seçiminde akrabalık/dinsel/etnik bağların değil, liyakatin esas olması gerekir. Oysa bizde bu durum tam tersidir. Modernleşmenin doğal bir sonucu olması gereken ya da beklenen durumlardan biri de; hayatın her alanında öne çıkmanın, güçlüye yakınlığa, sadakate, akrabalığa, aynı din/etnisite mensubu olmaya değil de liyakate bağlı olması gerekirken yaşanan durum bu değil.  Kapitalizmin gelişmesi, modernleşmenin siyasal karşılığı olan ulus-devlette de modern-öncesi ilişkiler ağı belirleyici oluyor. Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları”nda, “Ben bir toplumsal haksızlığın ürünüyüm.” diye durumu örtük de olsa itiraf ediyor. Yaşanan haksızlık, bir zümrenin baştan ayrıcalıklı mensuplarının çok iyi donatılmış, öne geçirilmiş olmasıyla sınırlı değil. Bu kapitalizmin doğası gereği böyle zaten; ancak yetenekli, donanımlı olan da “eupatrid” değilse olması gerektiği yere gelemiyor. Kapitalizmin içinde “teorik” olarak olmaması gereken ama bizde yaşanan fiili durum budur.*


 * Erguvaniler- Türkiye’de iktidar doğanlar. Tayfun Er (Gökyüzü) Duvar Yayınları- 1. Baskı Nisan 2007


***


KİM NE DEDİ 


Sınıf ve iktidar meselesi..
“Gökyüzü” Tayfun Er’in araştırması Mehmet Şevket Eygi, Yalçın Küçük, Soner Yalçın ve Mahmut Çetin’in kitaplarını yer yer andırsa da  (Sonuçta iş “Sebatayizm Tartışması”na çıkıyor ya da çıkacak gibi ama “doğrudan” bahsetmiyor) daha farklı bir yön var. O da -benim algıladığım ve önemsediğim- olaya bir çeşit “sınıf analizi” olarak bakması ve Marksizmin bu konudaki klasik- tutumundan (tutucu da denebilir) farklı ya da daha gelişmiş bir “model” üretmesi. Böylelikle sadece etnik aidiyete göre şekillenen tartışmalar bu kez bir üst aşamaya sıçramış ve bir “sınıf ve iktidar meselesi” olarak ele alınmış görünüyor…”  (Atilla Akar- www.korsangazete.com ) 


AKP’de iktidar doğanlar pek az…
“…‘Oligarşinin belirleyici unsurları’ temelde beş kaynaktan gelen güce dayanıyor Tayfun Er’e göre: “1. Aileden gelen güç. 2. Evlilikle kazanılan güç. 3. Okul. 4. İş ortaklığı. 5. Masonluk.” Tabii bu beş kaynaktan edindikleri güce sahip olanlar kendileri gibilerle dolu medyanın gücünden de yararlanabilir hale geliyorlar; hem başkalarının saldırılarından korunuyorlar medya sayesinde, hem de rakiplerini gerçek iktidarın uzağında tutabiliyorlar. Kitabı şu günlerde okurken ister istemez güncel düşüncelere de daldım: Tayfun Er’in kitabında en geniş biçimde sergilediği ‘iktidar doğanlar’ arasında Ak Parti hükümetine yakın, Meclis’te ve Bakanlar Kurulu’nda yer alan, hatta uzaktan irtibatlı pek az kişi bulunuyor; yok denecek kadar azlar Ak Parti’de. Acaba bu bir tesadüf mü? ‘İktidar doğmayanları’ iktidara taşıyan Ak Parti’nin kendi içinden birini cumhurbaşkanı yapmak istemesi üzerine gök kubbenin başına yıkılmaya kalkışılmasına da tesadüf mü diyeceğiz?” ( Fehmi Koru- Yeni Şafak yazarı)


Siz asıl tehlikenin farkında mısınız?
” Bu enfes kitapta yazılanlardan hareketle; “Tehlikenin farkında mısınız” sorusunu bu dönemde ısrarla soran ve toplumsal tepkiyi ateşleyen Cumhuriyet Gazetesi okur ve emekçilerine sormak gerek: “Siz asıl tehlikenin farkında mısınız?” Neden mi? CHP’den Milletvekilliği ve bakanlık yapan Alev Coşkun, neden pek çoklarının muhafazakar diye kötülediği Ülker’in İstişare Konseyi Üyesidir? Der misiniz, CHP’nin milletvekili adayı oluversin?  Mesela İlhan Kesici! Belki de CHP İzmir Adayı. Ne diyorlar bakalım Kesici hakkında? ODTÜ ülkücülerinin başı, DPT Müsteşarı, ANAP Büyükşehir Adayı.  Şevket Demirel’in damadı. 15 kişilik JINSA (Jewish Institute National Security Affairs) heyeti geliyor ve Kesici’nin evinde gizli toplantılar yapıyor.  Geçmişin hızlı ülkücüsü Kesici’nin evindeki toplantılara Üzeyir Garih, İshak Alaton ve Çevik Bir de katılıyor. Ben politikanın aday adaylarının yerinde olsam Erguvaniler kitabını alırım? Ne olur ne olmaz, yazılan çizilenlerden haberdar olmak güzel olur.  Kitaptaki bu notlardan sonra, benim sorum ise şu: CHP’den İşçi Mehmet ne zaman aday olacak? AKP’den memur Hüsamettin nasıl aday olacak? Demokrat Parti’den, imaj olarak değil, hayat gerçeği olarak eli topraklı çiftçi ne zaman aday olacak?  Halk olarak bizim milyonlarla doldurduğumuz eylem alanlarını bile kullanan ve kendi siyasi geleceklerine yontanlar çıkacaktır. Cumhuriyete ve laikliğe sahip çıktık tamam da; bizden birilerinin o Meclis’te olması gerekmiyor mu?” ( Agah Agamemnon )


__________________


yusuf_yavuz2004@yahoo.com


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:


– ‘Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı’
– Yeşiller bağımsızları destekleyecek
– Türkiye sağlık turizminde atakta
– ‘Hayallere tanık olmak istedik’
– ‘İngiltere’de işkence yaptılar…’
– ‘Kürtler, Türkler’i ikna etmeli…’
– ‘Düşünceye militarizm de engel…’
– Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker
– ‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
– ‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– ‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
– ‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– ‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
– İran PKK’yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– ‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
– Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– ‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’ 
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı?
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur



 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.