Almanya’ya emek göçü 60 yaşında

Yarın Türkiye’den Almanya’ya iş gücünün resmi olarak göç etmesinin tam 60. yıl dönümü. 30 Ekim 1961’de Türk ve Alman bürokratları tarafından Bonn-Bad Godesberg’de imzalananın anlaşmanın 60. yılı dolayısıyla bir süredir Almanya’da pek çok farklı etkinlik ve aktivite yapılıyor.

Her kesim kendisince bu 60 yılın muhasebesini yapıyor. Örneğin sermaye çevreleri koronavirüs aşısını bulan BionTech Yöneticileri Uğur Şahin ve Özlem Türeci’yi “örnek Türkler” olarak görürken, Alman Sendikalar Birliği (DGB) sendikal hareket içerisinde görev yapan, işçi hakları için mücadele eden, Türkiye kökenli işçileri, sendikal mücadeleye çeken sendikacılara ödül veriyor.

60 yıllık muhasebenin bir bölümü ise acı-tatlı nostaljiler, hamaset dolu “vatan-millet” söylemiyle geçiyor. Böylesine yıl dönümlerinde geçmişle gelecek arasında bir bağ kurulmadan yapılan değerlendirmelerin çoğu gerçekten de amacına hizmet etmiyor.

En sık tekrarlanan sözlerden birisi de elbette İsviçreli Yazar Max Frisch’in 1965’te ifade ettiği “İş gücü çağırdık, insanlar geldi” sözü. Önce Güney Avrupa ülkelerinden sonra Türkiye’den ihtiyaç duyduğu iş gücünü getiren Alman sermayesi için işçiler gerçekten sadece “iş gücü”nden ibaretti. Nihayetinde sermaye için iş gücü de üretim için gerekli olan ham madde ve üretim araçları gibi bir meta. Bu nedenle “iş gücü” ile birlikte göç edenlerin insanlar olduğu gerçeği bilinçli olarak görmezden gelindi. Fabrikayla işçi yurtları arasında gidip gelen bir sistem kuruldu ve ağır sömürü koşulları dayatıldı.

Ne var ki; zaman ilerledikçe gelen insanlar kendilerine biçilen rolü adım adım yıkarak, geldikleri ülkenin işçi sınıfıyla, halkıyla tanışmaya, kaynaşmaya, dostluklar kurmaya başladılar. Geçicilik kalıcılığa, kalıcılık göçmenliğe dönüştü.

Federal İstatistik Dairesinin verilerine göre bugün Almanya’da 2.9 milyon Türkiye kökenli insan yaşıyor. Bunların yarısından fazlası Almanya doğumlu. Yine yarısından fazlası Alman vatandaşı ve bunların Türkiye ile hiçbir hukuksal yurttaşlık bağı bulunmuyor. Türkiye, artık çoğu için sadece tatile gidip geldikleri ülke. Asıl yaşam yerleri olan Almanya’daki ayrımcılığa, dışlanmaya, kimi zaman “ikinci sınıf vatandaş” görme yaklaşımına rağmen geleceklerinin Almanya’da olduğuna inanıyorlar.

60. yılda geriye dönüp baktığımızda ne çok karanlık ne de çok aydınlık bir tabloyla karşı karşıyayız. Madalyonun bir yüzünde çekilen acılar, duyulan özlemler, hasretler, ağır sömürü, ayrımcılık… varsa, diğer yüzünde birlikte güzel bir gelecek için işyerlerinde, sendikalarda, sokakta verilen ortak mücadele; sayısız evlilikle kurulan akrabalıklar, iyi iş arkadaşlığı, güzel komşuluk ve dostluklar var. En önemlisi de yoksulluktan kurtulmak için Almanya’ya göç etmek zorunda kalan Türkiye kökenli işçilerde ve onların çocukları ve torunlarında büyük bir pişmanlık yok. Çünkü, Türkiye’de kalmaları durumunda ekonomik açıdan onları daha kötü bir hayat beklediklerinin farkındalar. Bu nedenle “İyi ki geldim” diyenlerin sayısı “Keşke gelmeseydim” diyenlerden çok fazla.

Buna rağmen Türkiye cephesinden “vatan”, “millet” içerikli hamasetler yapılarak, Türkiye kökenli göçmenlerin bulundukları ülkenin parçası olmasını engellemek için bu 60 yılda sayısız engel çıkarıldı. Uzun yıllar döviz kaynağı olarak görülen “gurbetçi” işçileri memlekette dolandırmayan kalmadı. Merkez Bankasından çeşitli kooperatiflere, oradan “yeşil sermayeden” Deniz Feneri’ne kadar uzanan geniş bir yelpaze…

“Döviz kaynağı”nın yanı sıra politik bir güç olarak kullanma isteği de bu süreçte arttı. İşçilerden bir “Türk diasporası” yaratmaya çalışıyorlar. Ancak hayat, işçilerden bir diaspora gücü yaratılamayacağını da 60 yılda gösterdi. Bu sürede Türkiye kökenli işçiler ve onların çocuklarının çıkarının Türkiye’deki egemen sınıflarından değil, Alman ve diğer işçilerle birlikte hareket etmek olduğu defalarca kanıtlandı. 1973’de Köln’de tam 7 gün süren Ford Grevi bu tarihin en unutulmaz sayfalarından birisi. Yücel Özdemir / EVRENSEL, Fotoğraf: Ali Çarman

Durum bu iken, AKP İstanbul Milletvekili Zafer Sırakaya, önceki gün TBMM’de 60. yıl dolayısıyla yaptığı konuşmada halen, “Sivil toplum kuruluşlarımızın, Türkiye ile gönül bağlarının bulunmasından dolayı sanki ‘marjinal’, ve hatta bir suç örgütü gibi değerlendirildiklerini üzüntü ile gözlemlemekteyiz” diyebiliyor. Söz konusu örgütlerin çoğunun Almanya gerçeğinden uzak, “diaspora”dan başka bir işlevi olmayan kurumlar olduğu için bu hale geldiler.

Türk ve Alman devletlerinin bütün engellemelerine rağmen bugünkü tablo, insanlık tarihinde çok küçük bir zaman dilimine tekabül eden 60 yılda birlikte yaşam için pek çok mesafenin katedildiğini gösteriyor. Almanya artık sadece Alman ulusundan gelenlerin değil, aynı zamanda Türkiye kökenlilerin de içinde olduğu göçmenlerin de ülkesi. Dolayısıyla her türden etnik ve dini tanımlamalardan uzak, her fırsatta göçmenlik ve kökenin hatırlatılmadığı bir Almanyalılık, sosyal-sınıfsal kader birliğinde ifadesi bulan sınıf kardeşliği, ortak geleceği kurmak için birleştirici tanımlama olabilir. Bu temelde farklı kökenlerden, renklerden, inançlardan olsa da göçmen kökenli emekçilerin geleceği, parçası oldukları Almanya’daki tüm diğer emekçilerin geleceğine bağlıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.