‘Antalya’yı kolay yağmaladılar’

BU BİR YUSUF YAVUZ RÖPORTAJIDIR


Siyasi tartışmaları ve yazılarının yanında belki de ülkenin sahip olduğu kaynaklar ve zenginlikler üzerine  en  çok  kalem  oynatan ve başta Karadeniz Sahil Yolu olmak üzere çevre ve doğa düşmanı projelere karşı gösterdiği tek kişilik muhalefetle gündeme gelen  yazar Nihat Genç’le yaptığımız üçüncü söyleşi bu. Kaş, Kalkan ve Fethiye bölgesinde yabancılara kontrolsüz toprak satışıyla başlayan sosyal değişim hakkında bölgeyi, 22 Temmuz seçimlerinin hemen ardından başlayan ‘mahalle baskısı’ tartışmasıyla da ülkeyi konuşmuştuk önceki iki söyleşimizde.  Bu kez konumuz Antalya. Son üç yıldır maden arama bahanesiyle dağları delik deşik edilen, doğası kirletilen, sahip olduğu değerler  siyasi  rant uğruna katledilen Antalya’yı yakından izleyen Nihat Genç’le turizmi, sosyal patlamayı ve onun deyimiyle “Torosları portakal gibi soyan” maden ocaklarını konuştuk. 


– Antalya turizmle birlikte hızla artan iç göçten en çok etkilenen kentimiz oldu. Sizin bu konuda dikkate değer tespitleriniz, yazılarınız söz konusuydu. Yazılarınızda özellikle ‘turizmin yarattığı iç göçün ve istihdamın sosyal patlamayı geciktiren/önleyen bir yanı olduğunu’ dile getirmiştiniz. Bu anlamda, turizm, iç göç ve sosyal etkileriyle birlikte bu günkü Antalya’yı değerlendirmenizi rica edeceğim.
– Çocukluğumuzda ‘cennet’ diye tabir edilen yerler vardı. Ve bu yerlerin başında Antalya geliyordu. Antalya turizminin bu konuda önemli işlevi oldu. Doğu’dan iş ve gelecek arayan insanlar Batı’ya gelerek burada çoluk çocuk sahibi, ekmek sahibi oluyorlar. Bu anlamıyla ülkenin sosyal karışma havuzuna işlevsel olarak büyük bir katkıda bulunuyor bu insanlar.


– Bu konuda planlı ve kontrollü bir gelişme söz konusu değil ve bu büyük sorunlar da yaratıyor. Antalya’nın kaynakları bu güne kadar görülmemiş bir baskı altında bulunuyor. Bu çerçeveden siz nasıl izliyorsunuz kenti ve gelişmeleri?
– Turizm bölgeleri,  genel olarak dinlenme ve emekliğin geçirileceği ‘rüya kentler’ gibi algılanmaya başladı son yıllarda. Bu hepimiz için böyle. Artık sadece bizim rüyamız değil, bütün dünyanın rüyası bu.  İngiliz’in, Alman’ın  rüyası. Antalya ve Ege sahillerimiz bu gün yabancılar için de önemli cazibe merkezleri haline geldi. Bu nedenle buraları gözümüzün bebeği gibi korumamız gerekiyor. Ancak bu son hükümet programında ülke genelinde olduğu gibi Antalya’da da gelişigüzel maden ruhsatları verilmesi ve bu ruhsatların ne için verildiğinin  net bir şekilde belirtilmeyişi, Antalya’yı, Toros  Dağları’nı tehdit ediyor. Ayrıca bu konudaki kişisel gözlemlerimi de burada belirteyim, bu düzenlemeler, Zonguldak’tan İstanbul’a kadar bütün Bolu Dağları, Köroğlu Dağları’nın tepelerinin tamamen oyulmasına yol açtı. Belki Kaz Dağları gündemde ama Köroğlu Dağları’nda yüzlerce tepe patates gibi soyuldu. Kim ne arıyor, ruhsatlar kime veriliyor kimsenin bildiği yok.


– Sizce nedir bunun çözümü?
– Hükümetimiz bu konuda temel bir politika belirlemeli. Buralar turizme açılacaksa turizme açılsın, madene açılacaksa, o zaman turizme kapansın. Yani dışarıdan 100-200 milyon Dolar gelecek diye inanılmaz tavizler verilmeye başlandı. Bu tavizler bizim için emperyalizme ve sömürgeciliğe yönelik tavizlerdir. Yani iktisadi olarak çok güç durumda kalındığı için artık her türlü tavizi vermeye başladık. Her taşı mücevher olan Antalya’nın, elmas değerindeki Antalya’nın; değerleri böyle talana açılmamalı.  Çünkü her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor bu kent. Bu konuda hükümetin temel politikası “ülkemiz bir cennettir ve bunu bin yıl daha kullanalım” biçiminde olmalıdır. Yani iki üç yılda dağlarını oydurarak, buldozerleri sokarak yok etmek değil. Bu bereketten bin yıl daha çocuğumuz, torunumuz yararlansın. Ama hükümet böyle davranmıyor. Ne yapıyor? Hemen ruhsatları dağıtıyor. Kimdir bu insanlar bilen yok. Size samimiyetle söyleyeyim, işim gereği Türkiye’yi uçakla çok gezen bir insanım; dağları buldozerlerin nasıl soyduğunu görüyorum. Bu ifade edilemez bir şey inanın.


– Antalya’da son üç yıldır verilen maden ruhsatı sayısının 2000’in üzerinde olduğu söyleniyor. Harita üzerinden koordinatlar verilip ruhsat alındığı iddiaları var…
– Bu konuda bir de şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de MTA’da çalışmış olan mühendislerle ilgili iddialar var. Madenler hakkında teknik bilgilere sahip olan bu insanlar ülke tarihinde yapılan tetkik ve araştırmaların bilgilerinin özel şirketlere satıldığına dair ortaya atılan skandal boyutunda iddialar var. Kaynaklarımız yabancı firmalara da böyle peşkeş çekiliyor. Eskiden definecilik vardı. Bu da bilimsel olarak yapılan bir tür definecilik gibi. Gerçekten maden varsa gelin bulun ama o da yok. Yüzeysel araştırmalar ve mühendislik dedikodularıyla oluşmuş bir piyasası var bu işin. Amerikalı, İsveçli, Alman, İspanyol şirketlere peşkeş çekiliyor. Bu kadar çok firmanın Antalya’ya çullanmasının nedeni de bu bana göre. Gelin ben size Sivas’ı anlatayım, başka yerleri anlatayım. Ortalık toz duman. Şu dağda şu var, bu dağda bu var gibi durumlar yaşanıyor. Bu işin başka bir yanı da var; şunu söylemek istiyorum; mühendislerimiz okumuş insanlardır. Bir çoğu da eski solcudur. Bu insanların böyle  bir  peşkeşe razı olmaları,  ülkemizin mayası, hamuru hakkında beni çok düşündürüyor. Diyelim ki köylü, cahildir satar, tüccar paraya ihtiyacı vardır satar falan ama sen bu işlerin içinde bir insansın, devletin kritik noktalarında çalıştın. Senin burayı  bizden  daha çok koruman lazım. Hatta  bu mühendislerin Antalya’ya gelip, kentin sivil kurumlarını, basını uyarması, talana karşı bilgilendirmesi lazım. Ancak tam tersine bu konudaki tetkik bilgilerini, harita bilgilerini gidiyorlar yerli ve yabancı firmalara satıyorlar. Hükümet de üç beş lira gelecek diye herkese ruhsat veriyor. Bu Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın tavrı. Enerji Bakanı’nın  tavrı da böyle. Aklına neresi gelirse para toplamak için ruhsat veriliyor.


– Biraz önce ülkenin mayası ve hamuru üzerine endişelerinizin olduğunu dile getirdiniz. Geçtiğimiz günlerde Antalya’da çevre ve ormandan sorumlu AKP’li İl Başkan Yardımcısının kendi adına maden ruhsatı alarak başkalarına devrettiği ve bundan rant elde ettiği ortaya çıktı. Öte yandan ildeki ilgili bazı bürokratların da adı karıştı bu skandala.  Ayrıca Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda görevli üst düzey yöneticilerin de gözaltına alındığı bir operasyon başladı geçtiğimiz günlerde ve hukuki süreç devam ediyor. Siyaset felsefesi ve ahlak üzerine onlarca yazı yazmış bir aydın olarak, gelinen noktadaki siyasetin mayası ve hamurunu nasıl tanımlıyorsunuz?
-Şimdi şu çok önemli benim için. Hepimizin vicdanen sınandığı bir şeydir bu. Nasıl ki bundan on yıl önce ülkeyi satış noktası, biçimi; Surdibi’nde, Kaleiçi’ndeki tarihi yerleri, hükümetten, belediyeden adamlar bularak, buralara büfe yapmak, sit alanlarını bozmak, oraları kendi mülküne geçirmek şeklindeydi. Şimdi bu işler maden işine ruhsat aramaya döndü. Bu da bizim kaç kuşaktır soylu, ahlaklı, vicdan sahibi çocuklar yetiştiremediğimizi gösteriyor. Bunu kendimize itiraf edelim artık. Herkes bunu kafasına koysun. Bu konuda vicdanen ve ahlaken neden bu kadar zayıf duruma düştük? Ülkemizi biz peşkeş çekiyoruz. Yabancılara kızmayalım. Onlar geliyorlar, işbirlikçi buluyorlar. Bu konuda kendilerini, ülkelerini pazarlayacak insanlar buluyorlar. Bunu çok terbiyesizce buluyorum ben. Bakın, bizim gücümüz yetmiyor artık. Vakıflar Yasasını bir takip edin. Yabancı vakıflar Türkiye’deki aracılarına yardım yapacaklar ve istedikleri kadar mülke sahip olacaklar. Bunun bölgeye göre tercümesini yaparsak, bir Alman vakfı, Alanya’daki bir derneğe yardım yaparak oradaki 200-300 konutu ya da bir mahalleyi satın alma şansına sahip olacak. Bunun yanında 2B olarak adlandırılan orman vasfını yitirmiş denilen arazilerin satışı söz konusu.


– Siz bu tanımlamaya, yani ‘orman niteliğini kaybetmiş’ cümlesine hep itiraz ettiniz ve sıklıkla yanlışlığını vurguladınız…
– Evet. Bir orman niteliğini niye kaybetsin ki. On yılda yirmi yılda orman niteliği kaybolmaz. Şimdi bir de buralardan, bu arazilerin satışından 20-25 milyar gibi bir para bekliyorlar. Bu tam  bir  talan. Hatırlayın ANAP dönemini. Özal dönemini. Ben bu sağcı talan ve yağma döneminin devam ettiğini düşünüyorum. O dönemler büfeydi, sit alanını kapmaktı yöntem.  Bugün ruhsat almak gibi daha profesyonel yöntemlere döndü iş. Eskiden gecekondu affı, imar affı diyorduk,  bu da 2B arazileri gibi daha kavramsal bir yere döndü. Eskiden ‘yabancıların oyunlarına geliyoruz, ülkeyi sömürge gibi kullandırıyorsunuz’ diyorduk.  Bu da somut olarak Vakıflar Yasası’yla gerçekleşti. Bir de mütekabiliyet dediğimiz karşılıklı anlaşma gereği, Lozan’a göre,  Yunanlılar İskeçe’de, Gümülcine’de Türklere ne yapıyorsa, nasıl yapıyorsa bizim de öyle yapmamız lazım ama taviz vermeler zıvanadan çıkmış durumda. Siyasi bir gücümüz yok. Medya gücümüz yok. Bunları dillendiremiyoruz. Ya da bunları dillendiren insanlar büyük örgütler haline gelemiyorlar. Ülkede medya muhteşem bir uyutma işlevi görüyor. Ve medya yazarları bütün bunları küreselleşmenin bir gereği olarak ‘bunlar normaldir’ diyorlar. Ben iddia ediyorum, 18 yüzyılın İngilizleri, Fransızları, Belçikalıları; Afrika’yı, Çin’i, Hindistan’ı bu kadar kolay yağmalayamadılar. En azında yerliler çıktı karşılarına. En azından buralardaki köylü liderleri, aşiret liderleri çıktı. En azından bir direnç gösterdiler. Ancak şimdilerde direnç mecliste kırıldı. Artık direnç gösterilmiyor. Mesela Antalya’nın sivil kurumları direnç gösteremiyor. Niye? Çünkü meclis bunun yolunu tıkıyor.


Bir de mühendislerimiz talanın yolunu açıyor. Belediye başkanı, mühendis bu talanın yolunu açarsa, ben mahalledeki filan gazete, falan sivil toplum örgütü ne yapabilirim. Benim gücüm neye yetebilir. Bütün bunları, türbandı, din karşıtlığıydı, İslam karşıtlığıydı gibi bir yere yerleştiriyorlar ki artık hepten maçı kaybetmek üzereyiz. Biz toprağımızı seviyoruz. Toprağımızdaki ezan sesleri, minarelerimiz, istiklal marşımız; bu cennet vatanın en güzel süsü onlardır ama bu cennet vatanın güzelliği ancak bağımsız olarak kalabilir. Madenlerimizi, dağlarımızı, köylerimizi satarak nereye gidebiliriz? Bu da bizim başka türlü bir Arjantin olduğumuzu gösteriyor. Biz aslında çoktan Arjantin olmuşuz. İşte verdik dağlarımızı derelerimizi, yatak odamızı. Her şeyimizi telsim ediyoruz artık.


– Bu konuda Antalya’ya ilişkin bir örnek vermek istiyorum. Kentin sivil toplum örgütlerinin gösterdiği refleks ve bu yağmaya karşı verilen hukuk mücadelesi sonucu kazanılan davalar var. Ancak pek işletilmiyor bu kararlar. Ayrıca bazı iş adamları kentin refleks gösteren dinamiklerine karşı azarlar bir üslupla ve tepeden bakarak açıklamalarda bulunabiliyor. Bu tavrı siz nasıl yorumluyorsunuz?
– Bunu daha önce defalarca söyledik. Çok büyük bir siyasi diktatörlüğe ve şımarıklığa doğru gidiliyor. Ancak seçimlerden önce halk bunları onaylıyor gibi bir tavır içinde oldular. Siz istediğiniz kadar söyleyin, halk çalıp çırpmayı onaylıyorsa demek ki buraya kadar. Bu demokrasiyle  buraya  kadar. Demokraside halkın karşısına geçemiyoruz. Hepimiz bu toprağın çocuklarıyız ve bu ezanlar için yaşıyoruz. Ama bunlar ‘dinimizi elimizden alıyorlar’ diye diye kandırıyorlar halkı.


– Son olarak şunu sormak istiyorum; siz en güzel yazılarınızı Türkiye ormanları hakkında,  ladinler hakkında yazdınız. Karadeniz Sahil Otoyolu’na karşı önemli bir muhalefet sergilediniz. Antalya coğrafyası da benzer bir tehditle karşı karşıya. Hz. İsa’dan daha yaşlı olduğu  öne  sürülen  sedirlerin, ve anıt ardıçların coğrafyası Elmalı Çığlıkara’da binlerce ağaç kesilerek mermer ocağı işletiliyor. Ayrıca Antalya- Mersin Sahil Yolu Projesinin de yeterli kaynak bulunursa bir iki yıl içinde başlayacağı söyleniyor. Karadeniz tecrübesine dayanarak neler söyleyeceksiniz?
– Antalya’ya şunu söylemek istiyorum; gitsinler dünyayı gezsinler. Arap ülkelerini, Batılı ülkeleri gezsinler. Antalya hiçbir yerde göremeyeceğiniz eşsiz bir ülkedir. Hem yayla hem deniz hem kar hem kış yan yana. Florasıyla, bereketiyle, tarihiyle ve arkeolojik zenginliğiyle tarihte böylesi bir kent yok. Sultan Alaaddin’den bu yana bu topraklarda biz en güzel türküleri söyledik. Dünyaya açıldık, dünyayla tanıştık. Bu gün Türkiye bütçesinin önemli bir kısmı Antalya’dan geliyor. Tüm Antalyalılar toprakları için ellerinden gelen her şeyi yapsınlar. Ama her şeyi. Karadeniz bitti. Karadenizlileri yol getireceğiz diye kandırdılar. Halkımız da buna inandı. Yaprakla denizin iç içe girdiği dünyanın en güzel coğrafyası, sahilden 60 metrelik düz ve cetvel gibi bir alan oluşturularak uzaklaştırıldı. Sıradanlaştırıldı. Kızıldeniz’de,  Tunus sahilinde de böyle bölgeler var ama Karadeniz bir başkaydı. Yeşilliği inanılmazdı. Ama bitti. Şimdi Türkiye’de 150 yıldan beri bir yol hastalığı var. Yol getireceğiz diye insanları kandırıyorlar. Oysa dünyada artık yol yapma kavramı kalkıyor. Uçak seferleri koyuluyor bunun yerine. Uçakla insanlar istediği her yere gidebiliyorlar. Ya da tünel açmak eskisi gibi zor değil. Doğayı yok etmeden başka türlü tekniklerle daha faklı çözümler bulunabiliyor. Ama bu belediyeler, bu hükümet tutturmuş yol diye bütün dağlarımız portakal gibi soyuluyor. Biz bu toprakları dünyaya açmak istiyoruz ama bunun yolu 200 yıl önceki metodlar değil. Ya da cahilane sağcı politikalar değil. Burada çok dikkatli olmalıyız. Bütün Karadenizliler şimdi topraklarının güzelliğinden bahsedemiyorlar. Burada edeceğimiz en acı laf şudur. Benim çocukluğumda cennet bir ülkemiz var diyorduk. Antalya’mızla,  Karadeniz’imizle övünüyorduk. Ama artık cennet bir ülkemiz var diyemiyoruz. Herkes bunu bir düşünsün.  Benim söyleyeceğim budur.


– Kızılağaç’tan yükselen feryat…
– Söyleşiyi yayına hazırladığımız gün, Kaş’ın Kızılağaç köyünden gelen son haberler, maden yasasının bu haliyle yürürlükte kaldığı sürece doğal kaynakların katlinin aralıksız ve fütursuza süreceğine işaret ediyordu. Geçtiğimiz hafta  Kaş- Kızılağaç’ta  köylülerin  dinenciyle karşılaşan Antmer şirketi yetkilileri, jandarma gözetiminde çalışmalarına başlamışlar ve çıkardıkları ilk numune mermer blokları İzmir’de açılan Doğal Taş Fuarı’nda sergilemişler bile. Ancak Kızılağaçlı elma üreticisi Mehmet Ertaş’ın aktardığına göre şirket şimdilik 5 dönümlük bir alanda yüzlerce ardıç ağacı kesmiş durumda. Mehmet Ertaş, şirket yetkilileri başta olmak üzere, kaymakamlık, valilik ve tüm ilgililere başvurmalarına rağmen, bölgenin tek geçim kaynağı olan elma üretimi ve doğa turizmine olumsuz etki yapması ve dünyanın en değerli ağaçlarını barındıran bölgeyi talan etmesi kaçınılmaz olan bu girişimin durdurulması için bir sonuç alamadıklarını belirtiyor. Dünyada yoğun olarak yalnızca bu bölgede bulunan ve 800 ila 1000 yaşındaki ağaçları da barındıran Lübnan Sediri ormanının da ruhsata tabii alan içinde olduğu belirtiliyor. Şimdilik sedir kesimi yapılmış değil ancak toplam 600 hektarlık alanı kapladığı söylenen ruhsat alanı içinde binlerce sedir ağacı bulunduğu dile getiriliyor. Öte yandan Antalya başta olmak üzere ülke genelinde süren madenci ağmasına karşı topladıkları 100 bin imzayı TBMM’ne sunan sivil toplum örgütleri, 5 Nisan’da Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’nda binlerce kişinin katılımıyla büyük bir miting düzenleniyor.


FOTOĞRAF: Yusuf Yavuz (solda) ve Nihat Genç


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER


– ‘Biz devrimciler büyük bir ailenin üyeleriyiz’
– ‘Abidin’in büyük sanatçılığı yeterince bilinmiyor’
– ‘Devrim artık şart olmuştur…’
– ‘AKEL’in zaferi, tüm ilericiler adınadır’
– Can Dündar: Türban MHP’nin taktiğiydi…
– ‘AKP gecikmiş bir baroktur!’
– ‘Figuran değil müdahil olmalı’
– İranlı yazar Erad: Aşk, Türk’ü, Kürt’ü sevmektir
– AKP’nin Alevi sınavı…
– Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri
– Sıra şeytanda…
– Selek: Feminist kitabevi Amargi bir okul…
– İstanbul’un turizmi bu atölyede şekilleniyor
– Neden Patara ve neden şimdi?
-‘Terörün panzehiri ekonomik gelişmedir’
-‘Türkmenlerin hakları, bizim Kürtlere de tanınmalı’
-‘Mahalle baskısı değil, ideolojik baskı’
– ‘Meclis’teki partilerin kadın politikası yok’
– Ersümer: Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı…
– Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
– Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
– Ufuk Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
– ‘AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek’
– ‘Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı’
– Yeşiller bağımsızları destekleyecek
– Türkiye sağlık turizminde atakta
– ‘Hayallere tanık olmak istedik’
– ‘İngiltere’de işkence yaptılar…’
– ‘Kürtler, Türkler’i ikna etmeli…’
– ‘Düşünceye militarizm de engel…’
– Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker
– ‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
– ‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– ‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
– ‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– ‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
– İran PKK’yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– ‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
– Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– ‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’ 
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı?
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.