AVUSTURYA’DAN… Yangınlar ve sineye çekmeler

Almanya merkezli yangınlar 3 Şubat 2008 tarihinde Ludwigshafen şehrinde başladı. Çoğu çocuk olmak üzere, dokuz Türk hayatını kaybetti ve altmış kişi ise yaralandı. Bu Ludwigshafen yangınını ise diğerleri takip etti. Şubat ayında başlayan Almanya’daki yangın sayısını artık takip edemez olduk. Yangınlar daha sonra da Avusturya’ya sıçradı.
Viyana’da komşularımızın evine ateş atıldı, bu ateşle alev alan binalarda sadece yaralı olmasına sevindik. Gene çocuklarımızı kaybetmedik. 

Almanya’daki dokuz ölüm ve altmış yaralıyla sonuçlanan yangın sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin Almanya Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik, „Bazı yüksek yetkililerin, olay yerinde henüz herhangi bir teknik incelemenin yapılmamış olmasına rağmen, yaşanılan facianın yabancı düşmanlığıyla ilgili olmadığı hükmünü açıklamış olmaları manidar bulduğumu belirtmek durumundayım“ dedi.

Vay sen misin bunu diyen diyerek, Almanya İçişleri Bakanı „Büyükelçilere adab-ı muaşaretini öğretmek lazım“ diye kızarak, Türkiye’nin Almanya’ya teknik eleman göndermesini ise „Bunun Almanya’ya karşı güvensizlik“ olduğunu söyledi.
Beyimiz ne kadar da çabuk unuttu. Antalya’da bir Alman onüç yaşında bir kıza tecavüz suçundan gözaltına alınmıştı da, Almanya bütün bakanlarını, hatta başbakanlarını, o da yetmezmiş gibi çevrelerinde bulunan irili ufaklı devletciklerin başbakanlarını da seferber etmişlerdi. O zaman hanımlar ve baylar Türkiye’nin eğemenliğini hiçe sayarak, Türk hukukuna saygısızlık ettiklerini hiç düşünmemişlerdi.

Almanya’nın Hagen kentinde, Alman polisi tarafından karakola götürülüp, orada inanılmaz şekilde dövülerek, uzun süre komada kalan ve daha sonra da hayatını kaybeden Samsunlu Adem Özdamar adlı Türk’ün hesabını ne soran ne de veren var. Nihayetinde Türk, kanı daha ucuz diye düşünüyorlar herhalde. 

Ayrıca kendi ülkelerinde kaç bin Türk gencinin hapishanelerinde yattığını, kaçının mahkemeye çıktığını, kaçının ise henüz mahkemeye bile çıkarılmadığını soran bir Türk dışişleri veya  başbakanı yok tabii.

Onun için de Türkiye’nin büyükelçisine nasıl davranması gerektigini öğretilmesi lafı edilir.
Avrupa’nın ülkelerinden İsviçre  İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in „Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır“ dedi diye, ortaçağ engizisyon mahkemelerini aratmayacak şekilde yargılanıp, hapis cezasına çarptırılmasına tepki göstermeyince, ne hapishanelerde mahkemelere çıkarılmayan Türk çocuklarının durumlarını sormak mümkün olur, ne Adem Özdamar’ın katledilmesinin hesabı sorulur, ne de büyükelçilerimize kızmalara karşı durulur. Burada İsviçre’nin yapamadığını Türkiye’nin “camilerimiz kışlamızdır” diyerek içerde kafa tutan,  ancak Irak’ın camilerinin Amerikan askerlerine kışlası olmasını destekleyen ve postalları ile camileri kışla yapan Amerikan askerlerinin sağlıkları için dua eden ve kendilerinin Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanı olduğunu açıkca dile getiren politikacıların Doğu Perinçek’i tutuklattırarak, içeri attırdıklarını belirtmekte fayda var.
Gene, Avrupa mahkemelerinde Türkiye’nin tezlerini savunmak için Doğu Perinçek’in toplamış olduğu belgeleri,  gittikçe Türk hükümetinin intikam eylemi olarak yapıldığında şüphe bırakmayan uydurma “Ergenekon çetesine” suç delili olarak polisler tarafından toplandığının da altını çizmek gerekiyor. 

Lozan Anlaşması’nı savunup, Sevr Anlaşması’na karşı çıkmanın ve Ermeni soykırımı yalanının bir emperyalist yalan olduğunun savunulmasından Avrupalıların duyduğu rahatsızlıkları böylece Türk hükümeti yatıştırmış oldu. Ve Ayrıca hükümet, dava süreci için toparlanmış belgelerin Doğu Perinçek’in elinden alınarak, onu Avrupa’da yapılacak savunmada belgesiz ve savunmasız bırakılmış olduğunu  da sağladı. Yani Lozan mahkemelerinin yapamadığını Türk mahkemeleri yapmış oldu.

Dönelim yangınlara. Peki bu yangınların nedeni nedir diye düşündük mü hiç? Düşünmüşüzdür, ancak olayların birbirleriyle bağlantısını kuramamışızdır. Her seçimden seçime, seçim malzemesi kim olur? Hiç süphesiz evleri yananlar. Seçimde evleri yananların gelmiş oldukları toplumu, seçimde hedef alıp, onların aleyhlerinde politika yapanlar; seçmenlerine yakma, yıkma, dövme, hakaret etme „yetkisini“ verenler yangınların gerçek sorumlusudur dersem, yanlış bir tesbitte mi bulunmuş olurum!

Bazı siyasetçilerin seçim öncesi ve sonrası yapmış oldukları Türk düşmanı açıklamalarla topluma vermiş olduğu mesaj, bir çevreye vurmanın, hakaret etmenin ve ateşler atmanın yolunu açamaktadır. Sadece siyasiler mi? Sözde sanat ürünleri ile neler yapılmakta?
Geçen sayılarımızda bu konuyla ilgili yazılarım olmuştu. Bir televizyon filmi ile Türk toplumuna hakaretler yapılmıştı. Bu hakaret dolu televizyon dizisi, Almanya’da 40 bin Türk tarafından protesto edilmişti. Aynı filmi gösteren Avusturya devlet televizyonu önünde de protesto eylemi olmuştu.

Daha önce tepkiyle karşılanan televizyon dizisinin „Namusuma Layık Olmak“ adlı bölümünün dışında,  gene Alevileri konu edinen bir film yapılmış ve 10 Şubat 2008 tarihinde Alman televizyon ARD’de de gösterilmiş. Bu gösterilen filmde gene Aleviler şahsında Türkler hedef alındı. „Korkunun Gölgesinde“ adlı televizyon dizisinde Alevi olarak tanıtılan Ercan Çelik bir lokanta işletmektedir. Lokanta işletmecisi trafik kazasında ölür. Eşi, Ercan Çelik ile zorla evlendirilmiştir. Eyalet polisi, işletmecinin ölümünü „Türk İşletme Mafyası“nın yaptığını ileri sürer. Komiser Lena, bu işin arkasında Alevilerdeki „zorla evliliğin“ olduğunu keşfeder. Lokanta işletmecisinin eşi Derya, Komiser Lena’ya zorla evlendirldiğini, bunun bir Alevi geleneği olduğunu anlatır. Derya kısa bir süre sonra bir Almanla tanışarak „özgürlük“ arayışına çıkar. Bir süre sonra Derya, kardeşleri tarafından alınan bir kararla „namusu temizlemek için“ öldürülür.

Alman devlet televizyonu tarafından yapılan bu filmin yapımcısı filmin senaryosunun Aralık 2005 tarihinde kardeşleri tarafından „namus“ gerekçesiyle öldürülen Hatun Sürücü’nün yaşamından esinlenerek yazıldığını söyler.

Burada gelelim tesadüflere. Tesadüfen Alevilere hakaretler yaparak, topluma farklı mesajlar veren filmler, çoğunluğunu çocukların oluşturduğu 9 Türk’ün öldüğü ve 60 kişinin ise yaralandığı Ludwigshafen kentinde çekilir. Gene önemli bir tesadüf; Ludwigshafen yangınında hayatını kaybedenler Alevidir.

Burada, Avusturya basını ne Alevilerin protestolarını, ne Viyana’daki Türklerin kalmış olduğu binanın kundaklanmasını, ne de İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek’in gözaltına alınmalarını haber yaptılar.

Avusturya, genelde Türkiye’de olan gözaltına alınmalarda olduklarından fazla duyarlı olur, hatta kendi  ülkesindeki olayları görmezden gelir, Türkiye ve Türkleri manşetlere taşır gruplar halinde politikacıların Türkiye’ye akın etmesini sağlar. Bu sefer AKP’nin kapatılma davasına ayırdıkları sayfalardan dolayı basının işleri yoğundu, gazeteci meslektaşlarını haber bile yapmayarak, örneği olmayan bir dayanışma sergilediler.

Sahi bu olaylarda tepkisizliklerin veya sineye çekmenin nedenleri ne diye sorsam, alacağım cevap belli değil midir? Avrupa’da Türk olarak yaşamak, Türkiye’de de Batı emperyalizmine karşı durmak zordur. Ol işbirlikçi al ödülleri, aksi durumda yangınlar ve hapishaneler…

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.