Aydın Çubukçu: “Kızıldere bir yoldaşlık destanıdır”

Birkan BULUT / EVRENSEL ANKARA – Kızıldere, devrimcilerin en seçkin, en kararlı on militanının aralarındaki örgütsel farklılığı bir yana bırakarak aynı amaçla, tek kelimeyle “ölümüne” girdikleri bir savaşı simgeliyor.
Kızıldere Katliamı’nın 50. yıl dönümünde sorularımızı yanıtlayan Denizlerin yoldaşı Gazeteci-Yazar Aydın Çubukçu, Mahir Çayan ve arkadaşlarının Denizlerin idamını engellemek isterken öldürülmesini “Kızıldere, başlı başına bir yoldaşlık destanıdır” diye nitelendirdi. Faşist generallerin “Her şey bitti” dediği bir anda, THKP-C ve THKO militanlarının ortak eylemle İstanbul Maltepe Askeri Cezaevinden tünel kazarak kaçmalarının “Yeniden başlıyoruz” duygusunu güçlendirdiğini belirten Çubukçu, “30 Mart Katliamı’nı bu atmosferi düşünerek değerlendirmek gerekiyor. ‘Her şey bitti’ diyenlerle, ‘Daha söyleyecek sözümüz var’ diyenlerin müthiş ve çok yönlü bir kavgası…” dedi.
Kızıldere Katliamı’nın üzerinden tam 50 yıl geçti. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idamlarını engellemek isteyen THKP-C ve THKO üyeleri, Ünye’de NATO’ya ait radar istasyonunda çalışan iki İngiliz ve bir Kanadalı teknisyeni rehin almıştı. Daha sonra Tokat’ın Kızıldere köyünde askerler tarafından kuşatılan Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz silah ve roketlerle öldürüldü. 10 devrimcinin hayatını kaybettiği katliamdan yalnızca Ertuğrul Kürkçü kurtulabildi. Katliamın 50. yıl dönümünde Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda düzenlenecek ortak anmada, sol, sosyalist siyasi parti ve örgütler bir araya gelecekler. Kızıldere Katliamı’nı Denizlerin yoldaşı Gazeteci-Yazar Aydın Çubukçu ile konuştuk.
Denizlerin idamının, onları kurtarmak için yola çıkan Mahir Çayanların hayatını kaybettiği Kızıldere Katliamı’nın üzerinden 50 yıl geçti. O dönem Denizlerin kurtarılması için verilen mücadeleyi, Kızıldere’yi ve halkın genel olarak yaklaşımını anlatır mısınız?
Deniz, banka eyleminden ve daha sonra dört Amerikalı askerin rehin alınmasının ardından yakalanmaya çalışıldığı uzun süreç içinde gerçek bir “şehir efsanesi” haline gelmişti. Bütün kamuoyu, bu kovalamacayı heyecanla ve çok yaygın bir mizah havasında izliyordu. Bir örnek vereyim, polise ihbar geliyor, “Deniz, Akay Yokuşu’nda” diye… Polis tam teşkilat caddeyi kuşatıyor, Deniz Gezmiş yok ama Deniz Restoran diye bir yer var! Kendisini arayanlardan hep bir adım önde görünüyor ve efsane büyüyor. O günlerde Adana’da yapılan bir köy muhtarlığı seçimini Deniz Gezmiş kazanıyor! Sırf bu hikâyeler derlense bir Deniz Gezmiş efsaneleri kitabı çıkar! Sonra yakalanma anında yaşananlar, hiçbir cana kıymamış olması, İçişleri Bakanı’nın ağır bir hata yapıp gazetecilerin önünde onunla tartışmaya girmesi ve fena halde bozulması, Deniz’e olan sempatiyi olağanüstü yükseltmişti. Bir de devrimciler açısından bakalım.
Deniz ve arkadaşlarının idam edilecek olması, hem büyük bir öfke yaratmıştı, hem de mutlaka bir şeyler yapılması gerektiği düşüncesini tartışılmaz kılmıştı. Çünkü Deniz bu süreçte, 12 Mart faşist darbesine karşı bütün muhalefetin, darbeden önceki yalnızca öğrenci hareketinin değil, işçi ve köylü hareketinin de simgesi haline gelmişti. Bu yüzden, Deniz ve arkadaşlarının ipten alınması, bütün devrimciler ve demokratlar için bir onur meselesi olmuştu. Başta Yaşar Kemal’in olduğu büyük bir “idama hayır” kampanyası başlatılmış, binlerce aydından (bu arada bir futbol yıldızı olan Metin Oktay’dan) imza alınmıştı. Faşist generallerin, “Her şey bitti” dediği bir anda, THKP-C ve THKO militanlarının ortak eylemle İstanbul Maltepe Askeri Cezaevinden tünel kazarak kaçmaları, “Yeniden başlıyoruz” duygusunu güçlendirmişti.
Aydın çubukçu
KATLİAMDAN SONRA ‘ZAFER’ PARTİSİ DÜZENLEDİLER
30 Mart Katliamı’nı bu atmosferi düşünerek değerlendirmek gerekiyor. “Her şey bitti” diyenlerle, “Daha söyleyecek sözümüz var” diyenlerin müthiş ve çok yönlü bir kavgası… Elbette henüz bir yıl öncesinde çok büyük grevler, fabrika işgalleri, toprak işgalleri, yüz binlerce insanın katıldığı büyük gösteriler darbeyle birlikte bitmiş, halk yığınları tam anlamıyla örgütsüz bırakılmıştı. Bu yüzden olup bitenleri, hem endişeyle, hem de sessizce devrimcilerin tarafını tutarak izliyordu. Bunun kanıtı, bütün ’70’li yıllar boyunca yükselerek devam eden devrimci ve demokrat mücadeledir. 12 Eylül 1980 Darbesi, bu yüzden, “Bitti demiştik” diyenlerin hareketi olarak da görülebilir. Bu iddianın sahipleri, son noktayı Kızıldere’de koyduklarına inanıyorlardı. Hatırlayanlar olacaktır: Operasyona katılanlar, katliamdan sonra bir “zafer” partisi düzenleyip “Niksar’ın Fidanları” türküsüyle göbek atmışlardı.
Bugüne kadar süren kara propagandaya ve aradan geçen uzun zamana karşın halkın gözündeki değerlerini, gençliğin mücadele simgesi olma özelliklerini yitirmediler. 68 hareketinin önderlerini unutulmaz kılan neydi?
Bunun belirleyici nedeni, o dönemde, işçi, köylü ve öğrenci hareketlerinin birleşme eğilimine girmiş olmasıdır. Demin dediğim gibi, Deniz bu kaynaşmanın bir simgesi haline gelmişti ve hâlâ öyledir. Farklı örgütlere, akımlara mensup devrimciler için de bu böyle. Fakat yalnız Deniz değil, Mahir ve İbrahim de bu büyük dalganın toplumsal hafızasında bu çerçeveye yerleştirilmiştir. Toplumsal hafıza dediğimiz şey, gerçek siyasal ekonomik olaylar üzerine değil, simgeler üzerine inşa edilir. Efsaneler, şarkılar, resimler canlı tutar bu belleği. Bugün duvarına onların resimlerini asanlar, aslında neyi andıklarının pek de farkında değillerdir. Ama o resimlerde, şarkılarda yaşayan şey bugün ’68 dediğimiz büyük bir dünya fırtınasıydı ve o zamanlar bütün dünyada bir devrim oldu olacak diye bekleniyordu. Dönemin Türkiyeli önderleri, o devrim döneminin anısını yeni kuşaklara oldukça anlamı silinmiş bir biçimde taşıyorlar. Açık söylemek gerekirse, genel olarak neyi hatırladıklarını bilmiyorlar. Ama çok güzel, çok büyük, çok namuslu bir mücadelenin içinden çıkmış insanları sevdiklerini biliyorlar.
“DEVRİMCİ FİKİRLERİ ÖLDÜRMEK BİR YANA GÜÇLENDİRDİ”
Denizler, Mahirler, İbrahim Kaypakkayalar genellikle cesaretleri, fedakarlıklarıyla anılıyor. Ancak Türkiye’de devrimci fikirlerin yaygınlaşması, daha sonra olgunlaşmasında önemli bir dönemeçti. Bu bakımdan nasıl değerlendirirsiniz?
12 Mart Darbesi, bütün önemli devrimci önderleri yok etti. Geriye kalan devrimciler, neyi eksik yaptık, bir yanlışımız var mıydı, politik ve ideolojik bakımdan neredeydik, sorularını sordular. O dönemde çok az bilinen Marksizmi daha derinden inceleme, Lenin’i öğrenme çabasına girdiler. Ama bir yandan da mücadele daha da kitselleşmeye, büyük kentlerden kasabalara, köylere kadar yayılmaya başlamıştı. Devrimciler, geçmişi değerlendirerek, doğru örgüt, doğru politika, doğru mücadele arayışını Deniz’in son sözlerini bayrak yaparak sürdürdüler. Gerçekten, “Her şeyi bitirdik” diyenlere karşı, “Daha yeni başlıyoruz” diyebilmenin yolu buydu. Bu bakımdan, onların öldürülmesi, devrimci fikirlerin öldürülmesi bir yana, daha da güçlenerek gelişmesinin yolunu açtı.
“İNTİKAMDAN, HALKIN SESİNİ SUSTURMAKTAN BAŞKA HEDEFLERİ YOKTU”
Kızıldere Katliamı, Denizlerin kurtarılması için yapılan bir eylemde gerçekleşmesi nedeniyle tarihi bir dayanışma örneğiydi. Bu anlamda bugüne ne söylüyor?
Kızıldere, devrimcilerin en seçkin, en kararlı on militanının aralarındaki örgütsel farklılığı bir yana bırakarak aynı amaçla, tek kelimeyle “ölümüne” girdikleri bir savaşı simgeliyor. Tarihte benzeri pek yoktur. Sol, ne yazık ki genel olarak “ideolojik ve örgütsel ayrılık” olarak bilinir. Kızıldere’de yalnızca devrimcilerin değil, devletin de en keskin, öldürme kararını hiç tereddütsüz uygulayacak en gözü kara kadroları görevliydi. Diyebiliriz ki, bütün bir kitlesel muhalefet döneminin intikamını almaktan, itiraz eden bütün halkın sesini tam olarak susturmaktan başka hedefleri yoktu. Biçimsel teslim ol çağrısının ardından, sanki pazarlık yapacaklarmış gibi, “Çıkın konuşalım” diyorlar. Bunun üzerine, benim bildiğim Ertuğrul çatıda görünüyor ve o sırada “Özel Harp Dairesi” (ki kendilerine kontrgerilla diyorlardı) operasyonu başlıyor. Roketlerle eve saldırılıyor ve katliam başlıyor. Eve girdiklerinde yaralı olanları da öldürüyorlar. Canlı ya da yaralı teslim alma diye bir şey yok. İlk ateş sırasında çatıda olan Ertuğrul, yan taraftaki samanlığa düşüyor ve orada baygın kalıyor. Çok sonradan fark ediliyor ve canlı ele geçiyor. Onun dışında, yedisini çok yakından tanıdığım arkadaşlarım, Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna katlediliyor.
Kızıldere, sonradan Kenan Evren’in de açıkladığı gibi bir katliam operasyonudur, rehineleri kurtarma, devrimcileri ele geçirme gibi bir amaç asla yoktur.
Kızıldere, başlı başına bir yoldaşlık destanıdır. Çok acı kayıplara yol açmış olsa da, devrimci mücadele tarihimizin bu yönüyle derslerle dolu bir sayfasıdır. Halkın karartılmış, gerici propagandayla karıştırılmış belleğinin ışıklı kalmış bir yerlerinde de böyle yazılı kalacaktır.
2595120cookie-checkAydın Çubukçu: “Kızıldere bir yoldaşlık destanıdır”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fifteen − 11 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.