Bağımsızlık hepimizi kucaklar mı?

Bir ülke ne zaman zafer gününü kutlasa, ne zaman bağımsızlık günü yürüyüşü yapsa ya da ulusal bayramını kutlasa bende hep bir soru oluşur, acaba bu tüm milletçe kabul edilen ulusal/ dini günler milletin hepsini mi mutlu ediyor? Çünkü, teoride ulus devlet kavramında yer alan homojen devlet pratikte karşılığı yoktur, en homojen devlet olarak kabul edilen Fransa ana karadaki devleti bile homojen değildir, sokakta Fransızca, evde Almanca konuşulan büyük bir bölge söz konusudur. Kısaca ulus devleti mantığı içinde yer alan homojen tek ırkın, tek dinin, tek lider, tek ütopya, tek vatan, tek bayrak kavramının aslında tek olmadığı ve sorunlar ile uğraşıldığını görmekteyiz.

Ulus devleti, faşist devlet sürecinde tek lider etrafında toplanmış, tek ütopya ya da ülkü dedikler ideal bir toplum için kendi vatandaşına her türlü zulüm yaparak, farklı cinsel tercihi olanlar, vücutlarında bir uzvu eksik olanlar, algılama ve anlama yetkisi normal insana göre düşük olanları yok etmeye kadar işi ileri götürmüştür. Çünkü, milletin onuru hiçbir eksikliği kabul etmez, ideal insan ancak o toplumun tümü için geçerlidir ve elinde olsaydı o dönemde ideal nesil üretim için genetiği ile oynanırdı.

Ülkemizde de ulusal bayramlar vardır, tıpkı diğer ulus devletlerinin olduğu gibi. Bizim “bağımsızlık günümüz” yok ama onun yerini alan bayramlarımızda mevcuttur. Aslında tarihte bağımsızlık günümüz vardı, Osmanlı devletinden miras kalan ama o gün de zaman içinde işlevsileşmiş ve bir karar ile yok edilmiştir. Bugün Abide-i Hürriyet Meydanı ve anıtı sessizce bir adalet sarayın arkasında unutturulmaya bırakılmıştır.

Bir ülkede eğer ulusal/ dini bir bayram kutlanıyorsa, orada kendisini dışlanmış, ötekileştirilmiş hisseden önemli bir kesimin varlığının olduğunu düşünürüm, çünkü ben ezilenlerin durduğu yerden bakmanın demokrasi kavramı için gerekli olduğunu kabul ederim. Çoğunluk bakış açısında demokrasi olmaz, ancak onlar için “istikrar” daha önemlidir ve istikrar için zor ile bir şeyleri bastırmak ya da yok saymak normaldir. Olaylara ve kutlamalara azınlık ya da öteki olarak bakarsanız ülkenin demokrasi ve hoşgörünün ne kadar gelişmiş olduğu ya da yok sayıldığını daha rahat görürsünüz.

Ezilenler ve ötekiler açısından bakıldığında bayramların anlamı kutlanan anlamından farklılaştığını göreceksiniz, çünkü ezilenin kutlayacağı bir kitlesel bayramı olmadığı gerçeği ile karşılaşırsınız.

Günümüzde ülkemizde de dini ve ulusal bayramlar mevcuttur, bayramlar iktidar ile muhalefetin birbirine karşı güç gösterişine dönüşmüş durumda. Merkezi hükümette yer alanlar dini bayramlar daha önemlidir ve o günlerde sandığa yansıyacak her türlü etkinliği devlet olanakları ile yerine getirerek, seçim için harcayacağı bütçesi için bir anlamda tasarruf yapmaktadır. Kısa tarihimiz içinde devlet gerek görürse soğan patates dağıtacağı çadırı kuruyor, seçim olduktan sonra hemen o çadırları kaldırıp sanki sorun çözülmüş gibi davranabilmektedir. Muhalefet ise kendisine biçtiği kurucu parti misyonundan yola çıkarak ulus devleti anlayışıyla muhatabına karşı belediyeler eli ile kendi bakış açısıyla seslenmektedir.

Ümmetçi bakış açısı ile ulus devleti bakış açısı bugün yaşadığımız neo- liberal küreselleşmiş dünya politikası ve stratejileri ile uyumlu mu? Sorusu aklınıza gelmiştir sanırım, bu soruya yanıt verirsek, aslında her iki bakış açısı var olan ticari yaşam ve para hareketini incelersek çağın dışında kalmış ama emperyalist ülkelerin üçüncü dünyaya dayattığı politikanın gönüllü muhatabı olduklarını görürsünüz…

Ulus ya da ümmetçi bakış ile yapılan tüm bayramlar aslında asimilasyon için birer silah ve öteki olanın üzerine açıkça baskı yapmanın aracına dönüşmüştür. Demokrasi, eşitlik, bir arada yaşam gibi kavramları çöpe atan bir bakış açsına sahip olan bir Hacivat – Karagöz oyunu ile karşı karşıyayız. Demokrasicilik oynayan iktidar ve muhalefet, toplumu “ya o ya ben” seçeneği ile “kısır döngüye” sokup yozlaşmış, her türlü ahlaki kavram yokmuş gibi yapan bir anlayışı dayatıyorlar. Demokrasi; öteki ve ezilenin haklarına duyulan saygı ve yasal güvence ile ölçülür, bir ülkede demokrasinin varlığı sadece seçim sandığı değil, aksine ötekilerin hakları yasal olarak güvence altına alınıp alınmadığı ve onlara yönelik negatif ayrıcılığın yerini pozitif ayrımcılığın alıp almadığına bakarak söyleyebiliriz.

Bir arada yaşamanın olmazsa olmazları belliyken, bir arada yaşayacağız ama “benim gibi düşüneceksin, benim gibi ibadet edeceksin, benim gibi ütopyan olacak, benim gibi konuşacak ve güleceksin, ben neden hoşlanıyorsam ondan hoşlanacak, ben kimi düşman olarak görüyorsam onu düşman, kimi dost görüyorsam onu dost göreceksin” anlayışı ile mi ötekine bakılıyor? Kısaca öteki kabul edilenleri kendi inançları, dilleri, kültürleri ile olduğu gibi mi kabul ediyorsunuz, yoksa sözde kabul ediyor gibi gözüküp onların hakları gündeme geldiğinde “burası üniter devlet, elbette onlar ile eşit olamayız” mı denilmektedir.

Ümmet ve ulus kavgasında neden bizler -kısaca ezilenler olarak- taraf olmak zorunda kalıyoruz, başka bir alternatifimiz yok mu?

Kısaca soruyu tekrar soralım; bağımsızlık, zafer kutlamalarında “bağımsızlık” hepimizi kucaklar mı?

______________

http://galatagazete.blogspot.com.tr/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.