Beyaz güvercin

SEDAT YILDIRIM SARICI – Hastanede bekliyorum. Atar damar tıkalı, metal tüp (stent) takılacak. Sabah 7’de hastanede olmamı istemişlerdi. Aç gitmem gerekiyormuş, aç gittim. Akşam 7’den sonra su da içmemeliymişim. Susamıştım.

Benimle birlikte bekleyen 8 hasta daha var. Ben 4 numaralı yataktayım. Beklediğim gibi oldu, en son bana sıra geldi ama şaşırmadım. Ayrımcılığa, ırkçılığa yormadım. Çağımız hassasiyetleri şahsiyetsizce talan çağı… Bekleyenlerin içinde öylesine zor nefes alanlar vardı ki masadan kalkar mı diye düşünmeden edemiyor insan.

Sekiz saat bekletildikten sonra beni de ameliyat odasına aldılar. Ama ameliyata almadılar. Benim yerime kaza sonucu kritik durumda olan birine önceliği verdiler, beni ikinci ameliyat odasında unuttular. Tam 24 saattir hiç bir şey yemediğim gibi sadece hap için bir yudum su verdiler. Ara sıra bir hemşire gelip serumumu kontrol ediyor, ekranlardaki rakamlara bakıp yorumlamadan gidiyor, ben dudaklarım kurumuş halde tavana bakarak öylece bekliyordum.

Derken bir doktor geldi.

– Mister Sarisi, doğum tarihinizi söyler misiniz dedi.

“Sarisi değil, SARICI” dedim.

Doktor “no problem” dedi ve ekledi, “stent işlemini daha rahat gözlemleyebilmek için yeni bir ilaç üzerinde çalışılıyor. Bu hastane aynı zamanda araştırma hastanesi. Laboratuarlarımızda yeterince deney faresi kalmamış. Eğer izin verirseniz bu yeni ilacı sizin damarlarınıza göndereceğiz, yayılmasını bekleyeceğiz. Bu işlem ameliyatın ekstradan 45 dakika daha uzamasına sebebiyet verecek. 45 dakika da normal stent işlemi sürecek ve toplam 90 dakikada bütün işlem sonuçlanacak. Emin olabilirsiniz ki hiç bir yan etkisi ya da ameliyatı olumsuz etkileyebilecek bir sonucu olmayacak. Rızanız var mıdır?”.

Şaka gibi değil mi? İşin başında ben de öyle zannettim. Kendi kendime dedim ki “madem kafamızı çalıştırabilip insanlığa güzel bir değer katamadık, o zaman bilimsel araştırmalara bedenimizle katkıda bulunalım”. Masada kalırsam bilim tarihine adım yazılacak. Deney faresi olmayı kim istemez, gururla kabul ettim. Patlattım ben de aynı cevabı: “No problem”.

Abluka

Koluma tükenmez kalem kalınlığında, akvaryumlardakine benzeyen şeffaf bir hortum taktılar. Ben “taktılar” diye yazıyorum ama deşerek sondajladılar desek daha doğru olur. Hesapta lokal anesteziyle kolumu uyuşturacaklardı ama öylesine bir acı çekiyorum ki bildiğiniz gibi değil. Onca kahramanlık filmi seyrettik ya, etrafta hemşire kızlar da var, “bunlar bana vız gelir” edalarındayım.

Koldan metal tüpü damara gönderecekler, pompalayıp kalbe ulaştıracaklar. Denediler olmadı. Hemşire, “koldan stent’i gönderemiyoruz, bacaktan deneyeceğiz” dedi. Benzer acılara bir de bacaktan katlanacaktım. Yıllarca sigara içtim ya, sigara markalarının tamamını hatırlayarak arşivimdeki bütün küfürleri içimden döktürdüm. Çaktırmamaya çalışarak hala güler yüzümü korumaya çalışıyorum ama kimse enayi değil, doktorlar, hemşireler, operasyonu izleyen asistanlar bana acıyarak bakıyorlar.

Metal tüp kalbe doğru yaklaştıkça sanki en sevdiğiniz yakınınızı az önce kaybetmiş gibi korkunç bir çöküntü yaşıyorsunuz. Yürekte kara bir yangın. Aynı duyguyu aylar önceki ilk stent takılışında da hissetmiştim. Kaçacağım ama kolumda serum takılı, bacakta hortumla sondaj yapmışlar. Tedavi prangası, Filistin ablukası gibi bir şeymiş.

Öyle dayanılmaz bir acı ki gözlerimden yaş gelmeye başladı. İçimden “saçım beyaz bürünür, yaşarken de ölünür, ağlatman beni aynalar”ı söylemeye başlamışken bir an lokal anestezi bütün vücudumu kaplar gibi oldu. Artık hiç bir şey hissetmemeye başladım. Ne acı, ne ses, ne dokunuş. Oh ne rahat. Uçuyorum. Karabasan birden düşe dönüştü.

Tadilat öncesi Sırat Köprüsü

Düş dedim ama hakikaten inanılacak gibi değil. Uyur gibiydim. Gözlerim mi buğulandı, anlamadım, etraf sanki buluttan geçilmiyor. Sisli puslu diyelim. Sanki ilerde Sırat Köprüsü gibi bir şey var ama pek seçilmiyor. Kıldan ince, kılıçtan keskin mi, göremiyorum. Hafiften bir kızartı, karşı tarafta rengarenk kuşlar, nehir kenarında bir kaç gılman, bir kaç huri…

Görevli iki kişi geldi. Dünyalılara benzemiyorlar. Yine klasik sorular. Ad, soyad, doğum yeri, tarihi!

Sonra biri “Timur Selçuk- İspanyol Meyhanesi albümündeki eserleri say” dedi. Allah’tan çok iyi çalıştığım yerden soruluyor diye sevindim. Daha önce de yazdım ya, bana göre ülkemizdeki büyük orkestral düzenlemelerin doruk noktası bu albümdür. Başladım 12 eseri sıralamaya, “İspanyol Meyhanesi / Çoban Çeşmesi / Bugün, Yarın, Daima / Ayrılanlar İçin / Derbeder Ömrüm / Beyaz Güvercin…” 

Timur Selçuk – Beyaz Güvercin

– “Tamam” dediler, “sadece Beyaz Güvercin bile yeter”.

– Tabii dedim, yetmez mi? “süzülüp mavi göklerden yere doğru / omzuma bir beyaz güvercin kondu / aldım elime usul usul okşadım / sevdim, gençliğimi yeniden yaşadım.”

O iki kişiden alnının tam ortasında üçüncü bir gözü olanı “Köprünün öbür yanına geçmen için Derbeder Ömrüm’ün bir kaç mısrasını da söylemen gerek” dedi.

“Allah’ım bu mudur son denen anlar 

Bana mı çalıyor deliren çanlar 

Susunuz! Susunuz! Çanlar susunuz! 

Çalmayın! Çalmayın! Ne olursunuz’ 

Razıyım aylarca kalsam uykusuz” dedim. Nedendir hatırlamıyorum, şöz yazarının adını da sorulmadan söyledim. Ömer Kerimol [1939 – 2018]

Kollarımdan tuttular ama ayakta duracak mecalim yok. Köprüden geçebilecek gibi değilim. Birden aklıma Karacaoğlan’ın sözleri geldi “Azrail gelmiş de can talep eder / benim can vermeye dermanım mı var”.

“Biraz daha burada kalabilir miyiz?” dedim. Epeyce bekledim, cevap veren olmadı. Sonra ne bir ses duymuşum, ne omuza usulca bir dokunuş. Kolumdan tutanlar da yok olmuş. Ne mazi müzakeresi, ne istikbal muhasebesi, ne de ecel kabusu. Sanki uzakta mangal yakmışlar da pis bir yanık saç kokusu. Baktım, bu defa kavrulan ben değilim, kırışmış ama yanmamış bedenimin örtüsü.

Sonra gözlerime doğru arı kovanı desenli parlak bir ışık hissettim. Serum takılı olmayan sol elimle gözlerimi ovuşturup tekrar baktım, cerrahi aydınlatma ışığının petekleriymiş. Yeni vardiya işe başlamış, hemşireler değişmiş. “Birazdan doktor gelip bilgilendirmede bulunacak”, dediler.

Yarım saat sonra doktor oldukça bitkin bir halde geldi. “Mister Sarisi, denemekte olduğumuz ilacı yanlışlıkla fazla vermişiz. 4 saat masada kaldınız. Operasyon esnasında 25 dakika beyninize oksijen gitmedi. Beyin hücreleri oksijensizliğe en fazla 5 dakika dayanabilir. Elektroşoklarla nabzınızı düzenledik. Beyin dışında diğer organlara dair bütün göstergeler normale dönüyor. Tazminat hakkınız saklı tutuluyor. Geçmiş olsun” dedi.

Neyi tazmin edeceğim arkadaş, ben eskiden de böyle değil miydim?

Beyaz güvercinimiz Timur Selçuk ağabeyim geçtiğimiz yıl bugün (6 Kasım) köprünün öbür tarafına geçti. İzi ovamızda, sesi yuvamızda.

https://www.youtube.com/watch?v=TJU9m_Ma16s

_________________

* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.