Bir bilanço: Göçün 60 yılından sonuçlar ve dersler

Yücel ÖZDEMİR / EVRENSEL BERLİN, Fotoğraf: Ali Çarman/Evrensel – En fazla ihtiyaç duyulan ve gerekli olan, geçmişle bugün arasında bağ kurarak geleceğe umutla bakmaktır… Bu temelde 60 yılın kısa “bilançosu”nu aşağıdaki başlıklar altında çıkarmak mümkün.

30 Ekim 1961’de Bonn yakınlarındaki Bad Godesberg’de imzalanan Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması’nın 60. yılı dolayısıyla pek çok açıdan değerlendirmeler, etkinlikler yapılıyor, yapılmaya da devam edecek. Herkes kendi bakış açısından bu 60 yıllık tarihten sonuçlar ve dersler çıkarıyor. “Ders” çıkarmadan yapılan değerlendirmelerin önemli bir bölümü ise “nostalji yapmak”, “tarihi hatırlatmak”, “geçmişte yaşanan sorunları dillendirmek”ten öteye bir anlam taşımıyor. Özellikle son 60 yıllık tarihsel kesitte nelerin yaşandığını bilmeyen genç kuşakların geçmişi öğrenmesi bakımından yapılanlar değerli ve anlamlı. Ancak, sağlıklı bir geleceğin sadece tarihi hatırlatmalarla inşa edilemeyeceği açıktır. En fazla ihtiyaç duyulan ve gerekli olan, geçmişle bugün arasında bağ kurarak geleceğe umutla bakmaktır… Bu temelde 60 yılın kısa “bilançosu”nu aşağıdaki başlıklar altında çıkarmak mümkün.

1. ALMAN SERMAYESİNİN TEMEL İHTİYACI OLARAK GÖÇ
Hiç şüphesiz, öncesi bir yana, 1955’den itibaren Almanya’nın değişik ülkelerden işçi getirmesinin başlıca nedeni Alman sermayesini yeniden ayağa kaldırmaktı. Geçmişte ve günümüzde gelişmiş kapitalist ülkelerin başlıca hedefi, kesintiye uğramadan meta üretmek ve bu metalar için yeni pazarlar ve hammaddeler için sömürgeler elde etmek olmuştur. Bu üçünü gerçekleştirebilenler kısa zamanda zenginleşerek emperyalist bir güce dönüştüler. Daha büyük pazar alanları ve sömürgeler elde etme hedefiyle iki büyük dünya savaşına giren ve ikisinden de ağır yenilgilerle çıkan Alman burjuvazisi, her şeye rağmen hedeflerinden hiç vazgeçmedi. Bu nedenle yeniden ayağa kalkmanın yolunun daha fazla meta üretmek ve bunu dışarıya satmaktan geçtiğini biliyordu. Daha fazla üretim için ise öncelikle işgücü gerekiyordu. Zira tek başına üretim araçlarında sahip olmak üretim için yeterli değil. Savaşlar nedeniyle ülke içindeki işgücünün daha fazla üretim için yeterli olmadığından 1950’li yılların başından itibaren dışarıdan genç kalifiye-kalifiye olmayan işgücü getirmek adeta zorunlu bir seçenek olarak Alman sermayesinin karşına çıkmıştı. Türkiye bu zorunluluk karşında tercih edilen son Avrupa, ilk Müslüman ülke olmuştu.

Yeniden yükselişe geçmek için ihtiyaç duyulan işgücünü yurtdışından karşılama temelinde Alman sermayesinin geliştirdiği plan kısa sürede sonuç verdi ve Almanya bu sayede, rakiplerine karşı avantajlar elde ederek Avrupa’nın en güçlü ve zengin ülkesi olmayı başardı. “Yabancı” işgücü her açıdan Alman burjuvazisine rakipleriyle rekabet etme imkanı sağladı. Bugün de bu geçerli. Günümüzde Almanya’nın en fazla göç alan ülke olmasının arkasında aynı zamanda bu avantajı kaybetmeme isteği yatıyor. Zira düşük doğum oranları karşında ihtiyaç duyulan işgüçünün ancak dışarıdan karşılanabileceği artık yüksek sesle ifade ediliyor. Belirtmek gerekiyor ki; bu ihtiyacı günümüzde sadece Almanya duymuyor. Diğer kapitalist ülkeler de benzer şekilde ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak için değişik yollara başvuruyor.

2. BİLİNÇLİ BİR POLİTİKA OLARAK “YABANCILIK”
60. yıl dolayısıyla yapılan tartışmaların çoğunda hem gelenlerin hem de getirenlerin “misafirlik”, “geçicilik” ekseninde hareket ettiği belirtiliyor. Ne var ki, Alman sermayesinin aslında kalıcı “yabancı işgücüne” ihtiyaç duyduğunu görülüyor. Ancak buna rağmen ilk yıllarda kalıcı yerine rotasyon prensibi öne çıkarılmış, kısa süre sonra ise bunun gerçekçi olmadığı anlaşılarak vazgeçilmiştir. Buna rağmen sürekli “misafir işçiliğe/Gastarbeiter” yapılan vurgu ve öne çıkarılan “yabancılık” asıl olarak getirilen yabancı emek güçünü daha fazla sömürme hesabından kaynaklanıyor. Bilinçli bir politika ekseninde yerli ve “misafir/yabancı” işçiler arasında ayrım körüklenerek, bundan özellikle sermayenin ekonomik çıkar sağladığı görülüyor. Düşük ücretle ağır işlerde çalıştırılan “misafir/yabancı” işçilere eşit hakların verilmesi, o dönemde de sendikalar tarafından dile getirildiği halde kabul görmedi. Sermayenin bu çıkarı temelinde dönemin hükümetleri, bugüne kadar “misafirlik/yabancılık” statüsünü ekonomik, siyasi ve hukuksal açıdan kalıcılaşırdılar ve bugün de bu temel anlayış varlığını sürdürmeye devam ediyor. Kalıcılığın kesinleşmesiyle 1979’da dönemin hükümetinin ilk Yabancılar Danışmanı Heinz Kühn tarafından ilan edilen memorandum, pek çok bakımdan dönem açısından ileri bir adımdı. Almanya’nın fiili olarak bir göç ülkesi olduğu tezinin işlendiği memorandum belgesinde, bugünün de başlıca talepleri olan seçme-seçilme hakkı, vatandaşlığa geçiş, ayrımcılığa karşı mücadele sıralanıyordu. Henüz “yolun başı” sayılan bir dönemde bu talepleri kabul etmeye yanaşmayan sermaye, aradan yaklaşık 25 yıl geçtikten sonra Almanya’nın bir “göç ülkesi” olduğunu sözde de olsa kabul etti. Ancak, her alanda eşit haklar yok sayılmaya devam edildi, edilmeye devam ediliyor. Bu nedenle 60 yılda Alman sermayesi cephesinden katedilen mesafenin çok kısa olduğu açıktır.

3. BİLİNÇLİ BİR POLİTİKA OLARAK “GURBETÇİLİK”
60 yıl önce asıl olarak ülkedeki işsizlik ve yoksuluk dalgasının önüne geçmek, döviz ihtiyacını karşılamak amacıyla Almanya ile işgücü anlaşmasının altına imza atan Türkiye devletinin ve sermayesinin bakışı da “geçicilik” üzerine kuruluydu. Zira böyle devam ettikçe ülkeye işçi dövizi akmaya devam edecek; bunu için de “vatan”, “millet”, “din” motifli idelojik-politik propagandalar öne çıkarılacaktı. 60 yıl içinde hükümetler sayısız kez değişse de devletin Almanya’daki işçilere “gurbetçi” yaklaşımı hiç değişmedi. Çalıştıkları ve yaşadıkları ülkeye ait olma duygusunun gelişmemesi için her yola başvuruldu. Ancak buna rağmen kalıcılaşma güç kazandıkça bu kez aynı politikaya hizmet etmek üzere “Avrupa Türkleri”, “Diaspora yurttaşları” gibi kavramlar piyasaya sürüldü. Denilebilir ki, 60 yıllık göç yolculuğunda Türk devletinin işçilere ekonomik ve siyasi açıdan verdiği zarar öyle hafife alıcak, yok sayılacak bir sonuç değildir.

Alman devletinin “yabancılar”, Türk devletinin “gurbetçiler” tanımlaması adeta ikiz kardeş gibidir. İkisi de işçilerin yaşadığı ülkeye ait olmasını, halkıyla birleşmesini, eşit haklara sahip olmasını reddeden, bir madalyonun iki yüzünü oluşturmaktadır.

4. BİR BÖLME ARACI OLARAK “KİMLİK POLİTİKASI”
Kalıcılaşmanın kesinleşmesi ve gelenlerin artık bu ülkenin kopmaz parçası olduğu gerçeği ortaya çıktıktan sonra bir taraftan artık Almanya’nın bir “göç ülkesi” olduğu kabul edilirken, eşit haklar yerine ayrımcılık ve önyargılar bu sefer etnik kimlikler ve inançlar üzerinden güçlendirilmeye deva edildi. 1990’lı yıllara “kriminal yabancılar”, “asalak sığınmacılar” gibi tanımlamalar, 2000’li yıllara ise din ve inanç üzerinden önyargıları körükleme öne çıktı. Yaşanan sorunlar sosyal durumdan, emperyalist işgal politikalarından bağımsızmış gibi ele alınarak değişik biçimlerde işlendi ve bununla birlikte yaşam konusuda sağlanan ilerlemelerin önüne geçilmek istendi. Özellikle 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yönelik düzenlenen terör saldısından sonra, “kültürler çatışması” tezi ileri sürülerek farklı inançlardan emekçiler arasında önyargılar körüklendi, temel hak ve özgürlüklerde önemli kısıtlamalara gidildi. Sermaye ve onun partilerinin, basınının “etnik köken” ve “inançlar”üzerinden yaratmaya çalıştığı bölünmeler kimi zaman güç kazansa, önemli engeller çıkarsa da, bütün sancılarına ve zorluklarına rağmen birlikte yaşam devam etti ve etmeye devam ediyor.

5. BİR GELECEK UMUDU OLARAK ALMANYALILIK
Türkiye’den Almanya’ya göçün üzerinden geçen 60 yıla dönüp baktığımızda ne çok karanlık ne de çok aydınlık bir tabloyla karşı karşıyayız. Madalyonun bir yüzünde çekilen acılar, yaşanan hasretler, ağır sömürü, ayrımcılık… varsa, diğer yüzünde birlikte güzel bir gelecek için işyerlerinde, sendikalarda, sokakta verilen ortak mücadele, sayısız evlilikle kurulan akrabalık, iyi iş arkadaşlığı, güzel komşuluk ve dostluklar var. En önemlisi de, yoksulluktan kurtulmak için Almanya’ya göç etmek zorunda kalan Türkiye kökenli işçilerde ve onların sonraki nesillerinde pişmanlık yok. “İyi ki geldim” diyenlerin sayısı “keşke gelmeseydim” diyenlerden katbekat fazla. Çünkü Almanya’ya geliş Türkiye kökenli işçilere sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, sanatsal açıdan açıdan zenginlik kattı.

Tablo, insanlık tarihinde çok az bir zaman dilimine tekabül eden 60 yılda birlikte yaşam için pek çok mesafenin katedildiğini gösteriyor. Önemli olan bundan sonraki 60 yıl. Almanya artık sadece “Bio-Almanların” değil aynı zamanda biz Türkiye kökenlilerin de içinde olduğu göçmenlerin de ülkesi. Dolayısıyla her türden etnik ve dini tanımlamalardan uzak, her fırsatta göçmenlik ve gelinen ülke kökeninin hatırlatılmadığı bir Almanyalılık, sosyal-sınıfsal kader birliğinde ifadesi bulan sınıf kardeşliği, ortak geleceği kurmak için birleştirici tanımlama olabilir. Bu temelde farklı kökenlerden, renklerden, inançlardan olsa da, göçmen kökenli emekçilerin geleceği, bir parçası oldukları ve kader birliği yaptıkları tüm diğer emekçilerin geleceğine bağlıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.