“BİR GECE ANSIZIN”

SUZAN BEYAZIT / LONDRA – Pazar gününün rehaveti aydınlık bir günün ışığıyla buluşunca Londra’da yaşıyorsanız parka gitmemek olmaz.
Londra’nın uçsuz bucaksız parkları neredeyse dünyanın bütün renklerini bütün kültürleriyle bir arada ahenk içinde kucaklar sizi. Hele bu salgın döneminde yalnızlıktan bunalanlar hafta sonları insan cıvıltısını hissetmek için kendilerini parklara atarlar.
Battersea Park
Çocukların koşuşturması, anne babaların sevinci, gençlerin heyecanı, sevgililerin mutluluğu ve yaşlıların gülümseyen bakışlarıyla Battersea Park, Pazar günü adeta bir panayır yeri gibiydi. İnsanların içindeki huzur ve mutluluk sanki bütün parka yayılmıştı. Sağlığınız yerindeyse burada mutlu olmamak için hiçbir sebep yok gibidir.
Battersea Park, Thames nehrinin kıyısında Londra’nın güneybatısında yer alan büyükçe parklardan biri. Topraklarında güneş batmayan imparatorluk gönül almayı da öğrenmiş, Hint mimarisinden Uzak Doğu filozoflarına kendinizi evinizde hissedeceğiniz anıtları ayağınıza getirmiştir. Biz de bu huzurlu yürüyüşten nasibimizi alırken parkın içinde yer alan Buda heykelinin altındaki banklara oturmuş üç kişilik bir aileye gözümüz ilişti.
Buda Heykeli – Battersea Park
Bir anne, bir baba ve 15 – 16 yaşlarında bir genç kız, sanki her biri birbirinden ayrı hayallere dalmış, birbirlerine ilgisiz ama yan yana öylece oturuyorlardı. Konuşmuyorlardı. Üzgün müydüler, kızgın mıydılar ya da küskün müydüler bilmiyorum ama bütün bu duyguları çağrıştıran bir hal içindeydiler. Bizim memleketli oldukları da her hallerinden belliydi. Biz de şu gurbet elde yanlızlığa deva, bakarsın bir çift söz eder, bir ahbaplık kurarız ihtimaliyle yanlarındaki diğer banka oturduk.
Eşarplı anne ve eşarplı kızın ortasında oturan baba çok düşünceliydi ama sanki suçluluk duygusunu andıran bir hali vardı. Anne eşine küskün, genç kız ise anne ve babasına mı dargın ya da diğer gençler gibi olamadığına mı bilinmez ama kızgın ve umutsuz görünüyordu.
Oysa etraf mutlu ve rahat insanlarla dolu, köpeklerini gezdirenlerle cıvıl cıvıl bir ortam vardı. Kimse kimseye bakmıyor, gayri ihtiyari göz göze gelenler birbirilerini yargılamıyor, rahatsız etmemek için bakışlarını bir başka yöne çeviriyorlardı. Londra sınıfsal farklılıkların en az hissedildiği başkentlerdendir. Peki, neden bu aile bu kadar üzgün, bu kadar kızgın diye düşüncelere dalmadan edemedim.
Bazen seslerini yükselterek tartıştıklarından yuvalarında şiddete varan bir olayın yaşandığı besbelliydi. Kulak misafiri olmaya gerek yok, hiddet istemeye istemeye de olsa her haliyle dışa vuruyor, biz de bu öfkeli konuşmalara böylece tanık oluyorduk.
Özür dilemese de babanın pişmanlığı ve suçluluğunu okumak için ille de psikolog olmaya gerek yoktu. Asya motifleriyle süslenmiş bu parkta görmüş olduğumuz bizim memleketli bu ailede, huzuru kaçıracak o kadar çok şey vardı ki. Başka bir ülkede de yaşasalar, binlerce kilometre uzakta da olsalar içlerine işlemiş bu esaret zincirinden kurtaramıyorlar kendilerini. O yüzden bu çaresizliğin yarattığı o kızgınlıkta, o küskünlükte ve kendilerine verdikleri zararlarla etraftaki mutluluğu ne görebiliyorlar ne de parçası olabiliyorlar.
Kendi iradeleriyle değil, toplumun yanlış geleneklerinin sunduğu reçetesi belli bir hayatın dışında bir hayat sürdürmeleri sanki mümkün değilmiş gibi görünür böyle çevrelerde. Bahtları demir kapılarla kapatılmış gibidir. Memnun değillerdir ama çemberi kıracak cesaretleri de yoktur. Bu çaresizlik çoğu zaman şiddete dönüşür. Bu döngüde kadına da, erkeğe de roller biçilmiştir. Yerine getirilmezse ölüme varacak infazlara uzanan roller. Çocuklarsa hayatlarının henüz başında, ne olduğunu bile kavrayamadan bu karanlık tablonun bir parçası olurlar.
Son bir haftada Türkiye’de olanlar aklıma geldi. İstanbul Sözleşmesi’nin tek bir kişinin emriyle ansızın bir gece kararnamesiyle rafa kaldırılması inanılacak gibi değil. Üzülmemek, kaygılanmamak ve kızmamak elde değil.
Tıpkı bu üç kişilik aile gibi Türkiye’de milyonlarca aile, kendilerini bunaltan ve şiddete yönlendiren bir kısır döngünün içinde nasıl davranacaklarını bilememenin, yol bulamamanın çaresizliğiyle debelenirken böyle bir kararın alınmasını anlayamıyorum.
Erkek baskısı, mahalle baskısı ve toplum baskısı derken şiddet gören kadınları koruyacak kanunların,kurumların ve toplumsal yapının olmayışı da bu soruna eklenince toplumu çaresizlik ve mutsuzluk kaplıyor. Oysa bu sözleşme köklü bir dönüşüm için başlangıç olabilirdi.İstanbul Sözleşmesi bu yüzden çok önemliydi.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD’nin 2019 yılında, 36 üye ülke arasında yapmış olduğu araştırmada kadına yönelik şiddette birinci sırada yer almışız.
Durumun vehameti ortayken ve bütün toplumu ilgilendiren böylesi önemli bir sözleşmenin akıbetine toplumun ilgili bütün kurumlarının rızası olmadan vazgeçilebildi. Bu tek bir erkek siyasetçiyi ilgilendirebilecek ayakkabı ya da gömlek seçimi gibi bir durum değildir. Devletin görevi, bütün bu ilgili birimleri bir araya getirerek doğru bir çözümün yaratılmasına zemin hazırlamaktır. Oysa alınan bu son kararla devlet eliyle bir kaos yaratılmıştır.
Son yıllarda gittikçe artan ve aile facialarıyla son bulan kadın cinayetlerinin nedenlerini çözmek yerine, sorun bir başka yöne kaydırılıp çözümsüzlüğe kilitlendi. Bu sorunun çözülebilmesi için daha kaç kadının toprağa gitmesine, kaç erkeğin katil olmasına ve daha kaç çocuğun annesiz babasız kalmasına tanıklık edeceğiz?
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yayınladığı raporda Türkiye’de 2019’da 474 kadın ve 2020’de ise 300 kadın öldürülmüş. Bunların bazılarının suçluları bile bulunamamışken böyle bir kararın alınması bu cinayetlerin devam etmesine zemin hazırlamaktan başka neye yarar?
Bu tür şiddet olaylarıyla başa çıkmış demokratik ülkeler gibi kanunlarımızın men edici ağır cezaları içermesi, devletin şiddete uğramış ailelere gerekli desteği vermesi öncelikle çözümlerimiz arasında olmalı. Kadını aşağılayan, özgür birey gibi görmeyen, ayrımcı söz ve davranışlara kanunlarla ağır yaptırımlar getirilmezse bu çağdışı ‘erkeksi’ davranışların önüne geçmek mümkün olamayacak.
Başta devlet kurumları olmak üzere bütün alanlarda çalışanları kadın-erkek ayrım yapmadan eşit gören ve eşit muameleyi kanunlarla zorunlu hale getiren bir anlayışta ısrarlı olan bir devlette bu ayrımcılıklar yaşanmaz.
Devleti yöneten bazı siyasetçilerin bu tür cinsiyetçi söylemlerle tacizci erkeği değil de kadını yargılamaları tacizcileri cesaretlendiriyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu
Halbuki bakın İstanbul Sözleşmesi özetle topluma şunları kazandırıyor: Sözleşme cinsiyet eşitliği temelinde kadına yönelik şiddeti önleyici tedbirlerle kadının korunmasını, şiddeti yaratan koşulların ortadan kaldırılıp yapanın cezalandırılması gibi yaptırımlarının yanısıra geleceğe yönelik de kadınların toplum içinde konumlarını güçlendirici bir ortamın yaratılmasını istiyor.
Sözleşmeye imza atmış ülkelerden, anayasalarına kadın erkek eşitliği ilkesini dahil etmelerini ve bu ilkenin uygulanmasını sağlamalarını, kadınlara yönelik yapılan her türlü ayrımcılığı yasaklamaları ve var olan ayrımcı yasaları/uygulamaları yürürlükten kaldırmaları yükümlülüğü getirilmiş.
Ayrıca kültür, töre, din, gelenek veya namus diye tanımlanan kavramların herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin etmeleri isteniyor.
Hiddet ve şiddet sadece elinizde değil, dilinizde ve zihninizdeyse, huzur ve barışı temsil eden Buda heykelini altında, sınıfsal ve kültürel farklılıkları hissetmeyeceğiniz, devletin ya da toplumun ayrımcılığına uğramayacağınız huzurlu bir Pazar sabahında kalbiniz kara bir kabusun içindeymiş gibi ailece bir bankta oturur bulursunuz kendinizi.
Parkta otururken önümüzde geçip giden özgüvenleri yerinde gençlerin, güzel bir günün mutluluğunu arkadaşlarıyla paylaşmanın heyecanıyla neşeyle çıkan seslerini bizim gibi hemen yanıbaşımızdaki bu küskün genç kız da duydu. Bu genç kız da tıpkı buradaki yaşıtları gibi yaşının heyecanını, sevincini özgürce yaşayabilse diye düşünürken, kim bilir o neler düşünüyordu? Yaşanması yasaklanmış hayatının burukluğuyla bu gençlerin ardından boş gözlerle umutsuzca bakması içimizi yaktı. Ne Buda’nın huzuru, ne aydınlık günün ışıklarıyla parka yayılmış mutluluk ülkemizin karartılan umutlarının sızısına derman olabildi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 + 16 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.