Bir yaprağın ömrü sonsuzdur oysa…

Yok, öyle değil. Bildiğin gibi değil yani. Bu kez kesin kararlıyım. Yapmayacağım. Tövbe, ikrar, söz, yemin… Yüzlerce kez kurduğu cümlenin çimentosu bu cümlelerin bir araya gelmesinden oluşuyordu. O, bu çimentoyla harcını kardıkça içim yanıyordu. Çünkü tek başına çimento yetmiyordu, deniz kumuyla kardığın harcı sabırla beslemeyince; yarılıveriyordu en küçük sarsıntıda kendi yolunun asfaltı.

Düşünürdüm; “ bu kadar berrak ve güçlü bir tarih nasıl böylesi bir soru işaretine dönüşür” diye. Laf aramızda, bunları tek başına bir neden olarak görmedim. Göremem çünkü.

İnce akasya dallarına benzerdi kolları. Öylesine, çelimsizmiş gibi durduğuna bakmayın ayaklarının; bir sincabın enerjisi vardır o hayat neşesiyle donanmış kaslarında. Neden bilmem, nebatattan bir şeye benzetecek olsam, kadifemsi bir yaprağa benzetirdim onu, bilge bir salyangozun ömrünce parlayacak ışıltılı izini bırakmak gövdesine. Bütün düşüm buydu.

Şöylemesine enli, lif lif dokunmuş, bir tırtılın rüyasını süsleyen türden bir yaprak. Ne yaprağı diye sormayın canım; ne bileyim işte, sarı sıcak yaz gününde dere kenarlarının serinliğiyle alnındaki alazı söndüren soğuk otu herhalde. Palmiye olacak değil ya. Koca ardıçların coğrafyasında alnına kızıl ateş düşmüşlere palmiyenin lafı mı olur. Bakmayın siz onun arada bir konuşup duran çevre sömürücüsü budalaların ağzına bakıp ‘erkek dut dikmek lazımmış buralara’ diyip durduğuna. İnanın ağaçların cinsiyetini önemsediğine hiç tanık olmadım. Hem aramızda kalsın ama o hep böyledir. Yani hangi insan evladı konuşursa konuşsun sözü hiç yere düşürmez. Belki de bundandır diyeceğim ama dilim de varmıyor ki.

Her neyse, ne diyordum. Hah yaprak… Yaprak gibi titrerdi her nefesimle. Yüreğindeki ürkek tavşanın heyecanını duymak için öyle kulağınızı böğrüne dayayıp dinlemeniz gerekmezdi. Beni uzaktan şöyle bir görmesi yeterdi; alnını alların basması için. Kapı arkasında çarpıp duran hangi yürek koca bir kenti serer ki ayaklarının altına. Hangi çarpıntı uçurur aklını.

En çok ona yakışırdı gülümsemek, çipil çipil gözleriyle ağız dolusu neşe! Bayılırdım kahkahasına; su gibi berrak, ekmek gibi sıcak ve ta derinden. Öyle böyle değil, yeryüzünün en içli türkülerini söylerdi dilinin ucuyla. Zifiri karanlığın içindeki yalnızların ıslığı gibiydi sözleri konuşunca. İnsanın içi genişlerdi o konuştukça. Hani bilirsiniz, gece yarısı ışıklı bir kentin mavi aydınlığında yürümek gibi. Susunca ağlardı. Sadece ağlamak için susardı. Susunca bir keklik sürüsü havalanırdı koyaktan. Geride yumuşak, tüy gibi bir sessizlik…

Ve onlarca soru. İnsanın hayatı zamansız yaşaması ne kötü. Belki de bundandır derdim.

Emanet ettiği soruları çözme telaşıydı onsuzluk. Varlığı kocaman bir yanıt, sevgiden yapılmış süslü bir tak’tı; kentimin en büyük caddesini süsleyen. Ki ülkemin kuruluş günü anısına yaptırmıştım. Altında cumhuriyetimi ilan edecektim. Hızla devrimler yapacak, batıl’ı hayatımızdan kovacak, ruhumuzun tekke ve zaviyelerini kapatacak, bildiğimiz harfleri unutacak, ezberimizi bozacak; saklı ülkemizi bütün dünyaya tanıtacaktık.

İnsan neler düşünüyor değil mi? Oysa yokluğuyla tokat gibi soru işaretiydi. Bombalanmış bir kentti yokluğu. Ruhumun gayya kuyusu. Kendime verdiğim ceza. Dalıp dalıp gitmekti dağlara; “ Açma zülüflerin” türküsünü dinlerken. Dudaklarımı kanatırcasına ısırdığım etimdi, kanımın tadıydı aramızdaki uzaklık. Ki baştan çıkaran bir rayiha. Yollara düşme sıtması. Uzaklık sarası. Gidip gidip kendimi attığım bir uçurum. Her düşüşte yeniden tırmandığım camdan bir gökdelen.

Göğe çıkıp çıkıp düşmekti. Binlerce fitten paraşütsüz atlamak. Yere çakılmak acıtmazdı beni. Güvenirdim, her düşüşümde dallarına takılsın isterdim kollarım. ‘Göğün bağrını delen yüksek bir ağaç olacaksın’ derdim. Tohumun Şah Ardıç’tan; ki tarihin karnında çimlenmiş. İşte bak, eteklerinden çekiştiren Kaygusuz’un elleridir, tarihin her dokunuşunda irkilip başını göğe yöneltmen gerekir derdim.

Arkamı dönüp gittiğimde unuttuğu bir avunmaydım. Oysa avunmadığını da biliyordum.

Sizi temin ederim en soylusundan ardıçlara benzetirdim onu. Dedim ya Şah Ardıç derlerdi hani; Topal Ardıç, Aslan Ardıç. Ah siz bilmezsiniz, Finike Ovasından tırmanıp Kızlarsivrisi’nin oraya doğru yürüyünce dolunay, o ulu dağlara kocaman bakır sini gibi tutunca yüzünü, özsuları dallara, kanları başlarına yürür gövdelerin. Gövde sedir, gövde ardıç; baş insan, baş kadın, baş adam. Dolunayla sınanmış bir coğrafyanın kadınıdır. Hiçbir coğrafyanın sınanmadığı kadar insan.

Dedim ya, yaprağa benzetirdim onu. Nefesimin yerinden oynattığı ve nefesimi tüketen tek yaprak. Bir yaprağın ömrü ne ola ki, o sonsuz döngüye sarılmayınca? Hangi rüzgara dayanır ki, “bütünlüğü” bilmeyince. Bir kere toprağa karışmayı bilmeyince nasıl yeniden yeşerir ki dallar? Yere düşmeden göğe nasıl çıkar ki?

Kim bilir, bundandır belki diyeceğim ama dilim varmıyor ki?

Ne diyordum. Hah yaprak… Yapraklar yorgun düştü bugün. Uzun bir uyku hazırlığının telaşlı koşuşturmasında oradan oraya savruldular. Güvenle ılık bir rüzgara bırakacaklardı kendilerini. Oysa fırtınalar söktü narin dallardan üşüyen ellerini. İşte yağmurlar da başladı, intikam alırcasına boşaltıyor gökyüzü karnındaki safrasını; aylardır taşıdığı ağır bir yükten kurtulurcasına. Kuytulardaki yapraklar, tsunami sonrasında suya kapılmış sazdan kulübeler gibi sokaktalar. Büyük döngünün öngördüğü kısa ömrün sonundalar. Her birinde suretlerimizden izler, ince çizgilerin, yırtılmış liflerin arasında silikleşen yüzler var. Yüzlerimiz…

Ayak altımızda çamurlu kuş ölüleri gibi yaprak leşleri. Her birini tanıyorum; mesela şu bizim duvardaki sarmaşık. Olanca öfkemle telefonu ayaklarının altına fırlattığım ayva ağacından olmalı diğeri. Bir ömür buyu garip sözcüklerime gülüşüp duran asmalar da buradaymış. Ilık Eylül akşamlarında uzun sohbetlerimizle sabrını zorladığımız melisalar da burada. Ah, ince, zarif hanımefendi! Şu da Gülşen Pansiyon’un balkonuna mor ışıklar saçan begonvilin olmalı. Sahi unutuyordum az kalsın. Soğan yaprağı! Yeşil soğan. İnsan hiç yeşil soğanı her gördüğünde aklını oynatır mı? Salataların tadı yok. Hangi otun yüzüne baksam birazdan “ısırganlı börek yaptım” diyecekmiş gibi geliyor.

Yaprak işte. Dallarıma asılı bir dünya. Dünyamın yeşil ışığı. İşte düşüyorlar birer birer.

Mecalsiz, yorgun işçi yüzlerine benzeyen sarı soluk yapraklar. Uzun yolculuğun son yağmuru. Artık onlar için sonsuz uyuma vakti. Akın bakalım. Uyuyun. Toprağın karnına, sonsuzluğun başladığı ve bittiği noktaya dönün. Her ölümlünün düşlediği gibi olsun ölümünüz. Yüksek çınarlardan savrulup, rüzgarla sevişerek ölmek!

Birazdan usulca koynuna sokulup, kendisini yok edecek sevgiliyi, rüzgarı bekleyen yapraklara karışmak.

Yapraklar, tarihe yapılmış en büyük şakadır. Bittiği yerde yeniden başlamanın, kendini külünden yaratmanın destansı şakası. Aynı dalda ürperip, milyonlarca parçaya bölünmenin şakası. Sessizce içimize sokuluveren ve sonra hüznün rengine bürünerek hayatımızdan uzaklaşan ince, yeşil bir şaka. Bir varmış bir yokmuş gibi.

Belki de bundandır diyeceğim ama bir türlü dilim varmıyor. Nasıl taşlaşır bir yaprak. Nasıl her kıpırtıda savrulur amaçsızca.

Nasıl çakır gözlerin ışıltılı gülüşü ömrümün soru işaretine dönüşür.

Bir yaprağın ömrü sonsuzdur oysa. Suyun başlangıcından beridir süren bu macerada…

Başladığı gibi biten, bittiği gibi başlayan; düştüğü dala yeniden ve tazelenmiş çıkan başka ne var ki, yeryüzü denen bu handa?

Önceki haberBill Clinton hâlâ en gözde siyasetçi!
Sonraki haberAçıklıyorum: Avcı Suriye’de mırra içti
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.