Bir öykü denemesi

Birbirini hiç sevmeyen ama gerektiğinde birbirine canını verecek gibi duran iki arkadaştılar. Aslında kendilerinden başka kimseyi sevmezlerdi. Kendilerini doğru dürüst sevdikleri de kesin değildi. İkisi de tembellikte on numaraydılar. Aileden gelen olanaklarını kötü kullanmışlar, sonunda yaşamın bir köşesine yerleşmişlerdi. Biri çok zekiydi, öbürünün zekası ortalardaydı. Zeki olanı görünüşte dünyanın en sevimli en tatlı adamıydı. İnsanları şakalarıyla kendine bağlamayı bilir, yapma içtenliğiyle çevresinde hayranlık uyandırmayı becerirdi. Ortalama zekalı olanının böyle bir yatkınlığı yoktu, bununla birlikte o da dünyayı umursamaz tavırlarıyla ilgi çekiyordu. İkisi de bencil ve kıskanç dünyalarını yapma bir insancılık örtüsüyle örtüyordu. Gerektiğinde sizin için ellerinden geleni ardına koymazmış gibi duruşları bir oyundu, alttan alta dolap çevirmenin ötesinde kimse için kollarını kıpırdatmazlardı. Biri iyi kötü bir takım okullar bitirmiş, zeki olanı onu da becerememişti. Zeki olanı kendisiyle ilgili yalanlar uydurur, hiç başarılı olamadığı kadın konusunda masallar anlatırdı: bir kız buna tutulmuş ve aşkına karşılık bulamayınca tentürdiyot içmiş falan. Öbürünün kadınlarla ilişkisi sınırlıydı. Kendini bilen bir kadının bu iki tipi ciddiye alması olacak iş değildi.
Başarısız kişilikleriyle ikisinin de asıl uğraşı güzel yalanlarla insanları küçük düşürmekti. Bunların birileriyle uğraşması için herhangi bir neden gerekmiyordu. Şunu bunu değil herkesi yıpratmak onların sanki göreviydi. Özellikle başarılı insanlara düşmandılar. İkisinin birilerini yıpratma yöntemleri biraz değişikti. Biri doğrudan doğruya yalan haber yayardı. Öbürü sözde başkalarının ağzından dedikodu üretirdi, kendisi konun içinde görünmezdi. Biri falanca kadının nasıl çirkin ilişkiler kurduğunu ona buna bir giz verir gibi söyler, öbürü böyle bir şeyi başkalarından duymuş gibi bildirirdi. Zeki olanı kendinden çok bir şey beklemediği için işini yalan yanlış sürdürüp gidiyordu. Aptallığın sınırında olanı iyice hırslıydı, bütün işi göz koyduğu bir yeri ele geçirmek için birilerinin ayağını kaydırmaktı. Ele geçirdiği yeri kirletir batırır, insanları birbirine düşürür, artık tutunamaz olunca bir başka yere göz dikerdi. Bu yolda yeterince aşağılanmış hatta dişli bir adamdan temiz bir sopa yemişti ama bütün bunlar onun şevkini kırmaya yetmiyordu, beceremedikçe daha da istiyordu. İkisi de kendilerini eşya gibi kulandılar, bir pabuç gibi bir ceket gibi bir çanta gibi kullandılar, birileri de onları kullandı. İkisi de yalnız ve itilmiş insanlar olarak yaşadılar ve yaşlanıp gittiler. Yakınlarıyla bile insani ilişkileri yoktu. Zeki olanı son zamanlarda iki adım atamaz duruma gelmişti, bir gün ölüm haberini aldık. Zaten son zamanlarda iyice yalnızdı, dünyada yeri kalmamış gibiydi. Meyhanelerde bile yeri yoktu: gençliğinden beri içki içmeyi beceremezdi, içti mi sağa sola saldırır, sık sık ya meyhaneden kovulur ya dayak yerdi. Öbürü şimdi nerelerdedir ne yapar bilmem. Yaşlı başlı haliyle gene bir yerlerde birilerinin ayaklarının altına karpuz kabuğu koyma tasarıları geliştiriyor olabilir. Altından girip üstünden çıktığı kurumların anılarını belleğinde yaşatıyor mudur kim bilir!
Yakınlarıma ve öğrencilerime tembelliğin kötülüklerini zaman zaman anlatmaya çalışmışımdır. Oysa öğüt vermeyi sevmem. Demek bazen kestirme yollardan gitmek de gerekiyor ya da gün oluyor biz de kolayı seçiyoruz. Onlara şöyle derdim: “Çalışkan olamıyorsanız hırslı da olmayın ya da hırslarınızı bastırmayı bilin. Hırslarımı yenemiyorum ya da zaten yenmek istemiyorum diyorsanız çalışkan olmak zorundasınız. Hırslı olacağınıza istekli olun, yaşamınız daha anlamlı olur. Hırs her koşulda kötü şeydir, insanı yer bitirir. Çalışkan insanın hırslı olması daha kolay anlaşılabilir, tembelin hırsı son derece tehlikelidir, hırslı tembel kendisine de başkalarına da zarar verir.” Siz ne yaparsanız yapın insan ancak olabileceğini oluyor dostlarım. Çarşıya indiğimde keşke bu yoğun kalabalığı oluşturan insanlar bu saatte evlerinde kitap okuyor olsalardı diye düşünürüm. İşsizliğin büyük boyutlara ulaştığı bir toplumda yaşamını boşa geçirmeye alışmış insanların kendileri ve başkaları için ne büyük tehlikeler yaratmakta olduğunu düşünürüm. Kurumlardan gelen horultular çalışan kesimin de ne kadar verimli olabildiğini bize duyurmuyor mu? “Azçok okuyorum ama yazamıyorum, zaten haftada yirmi saat ders veriyorum” diyen “bilim adamı” size korkunç görünmüyor mu? Ben burada iki örnek verdim, siz bu iki örneği istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.