İbrahim Kaypakkaya’yı yakın arkadaşı Askar Yılmaz anlatıyor (II)

ÜSTÜ BENDE KALAN BİR ÖYKÜ:

Devrim, Büyük Düşünmektir!

Sıkıyönetim kuşatması altındaki işçi bölgelerine ilk kez İbrahim’le birlikte giderken, kuşku ve endişe duymuştum. Ama İbrahim’in kurduğu devrimci örgütsel ilişkiler, sıkıyönetimin kuşatmasını boşa çıkarmaya yetiyor, hiç bir kuşku ve endişeye yer bırakmıyordu. Kitlelerle birleşen sınıf örgütlenmesi, en büyük güvenceydi. Bu güvenli yol çalışması, 12 Mart Askeri darbesine değin kesintisiz sürmüştü.

Kaypakkaya, büyük İstanbul’a sığmayacak denli geniş düşünüyordu. Onca görev arasında, Tırakya köylerinde yürüttüğü ve fiilen önderlik ettiği, köy çalışmaları, oldukça başarılı bir pratik olmuştu. Onun daha büyük hedefi, Anadolu’ya geçmek ve daha “büyük eylemler” örgütlemekti. Anadolu’ya geçmek, her zaman “büyük düşünmekle” özdeş değilmiydi? Sosyalizmin, ele avuca sığmayan, coşkun devrimcisi, tüm Türkiye’yi değiştirme pratiğine kendini adarcasına hazırlanıyordu. Öyle de yaptı.

Türkiye de köylü eylemlerinin yükseliş içinde olması, devrimci pratik çalışmayı hızlandırmıştı. Özellikle, ABD’nin baskısıyla haşhaş ekiminin yasaklanmasına karşı tüm köylülerde büyük bir tepki oluşmuştu. Malatya dan sonra, Çorum ve Merzifon köylüleri, tepkilerini, kitlesel eylemlerle ortaya koymuşlardı. Haşhaş eylemlerinin hazırlanması amacıyla, bir süreliğine Çorum ve Merzifonda yapılan köy çalışmalarında ben de yer almıştım. Bölgenin durumuyla ilgili derinlikli olmasa da, genel bir bilgi edinmiştim. Bizim yaptığımız çalışma ve eylelerden sonra, İbrahim Kaypakkaya, kendi yöresi olan Çorumda daha geniş bir çalışma yürüttü. Bu çalışmalarının sonuçları, Proleter Devrimci Aydınlık da (PDA) yayımlandı. Raporun yayımlanmasını izleyen günlerde, rapor üzerine bir toplantı düzenlendi. Sunumu, geniş bir asistanlar topluluğu önünde, Dr. Doğu Perinçek yapmıştı. Doğu Perinçek, sunumunda, raporu “oldukça başarılı, somut, örnek bir çalışma şeklinde” değerlendirmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, Doğu Perinçek’in Kaypakkaya’nın raporunu “somut bir çalışma” biçiminde nitelemesi, beni şaşırtmıştı. Konuşmayı dinleyen asistanlardan hiç bir itiraz gelmemesi karşısında, benim gibi yeni ve sıradan bir devrimci, dudaklarını yemesi dışında ne yapabilirdi? Çünki, İbrahim Kaypakkaya’nın çalışma yaptığı yerleri gezip görmüştüm. Bölgeye ilişkin, yüzeysel de olsa, bazı bilgilere sahiptim. “Çorum Köy Raporu”, Mao’nun, “Hunan Köylü raporuyla” çok büyük benzerlikler içinde hazırlanmıştı. Çorum köylerinin, toprak devrimi için, “bir kıvılcım beklentisi içinde oldukları,” gerçek duruma aykırıydı. Gerçekte, ne Çorum, ne de Anadolu’nun diğer bölgelerinde böyle “somutluklar” yoktu. İstanbul işçi mücadelesi içinde tanıdığım, gerçekçi, kitlelerin gücüne önem veren, Kaypakkaya neden böyle bir rapor hazırlmıştı? Bu raporun, “örnek ve somut” bir rapor olarak onay görmesi, üzerinde düşünülmeye değerdi! Ayrıca “Çorum Köy Raporu”, yeni tipte görevleri gerekli kılıyordu!

Mücadelelerin Haklılığı!

Halk hareketlerinde görülen sağılma sonrasında, durgunluk başlamıştı. Buna karşın öncülerin eylemleri hız kazanmıştı. “Somut bir çalışmadan” dönen İbrahim Kaypakkaya, güneş ülkesinden gelir gibi, gözleri ışık saçıyor, ellerinde ay’ın aydınlığını taşıyordu. Güneş ülkesinin raporunu yazmış. Öznel istemler gereği yaratılan eylemlerin dışında kalmak, “hakim sınıflara teslimiyet” anlamına gelirdi. Zaten, Hakim sınıflar, daha büyük saldırılar için sola yönelik komplolar tezgahlıyorlardı. Sol, tezgahları ve komploları anlayacak durumda değildi. Sosyalist sol, hakim sınıflara karşı meydan okuma amaçlı eylemler örgütlemeye devam ediyordu.

Fakat , o büyük “fedailer” kuşağı önderleri, şimdi aramızda yok. Devrimin büyük pratisyenlerini, “enginleri feth etme duygusu” içindeki kuşağı önderlerinin, yokluğu, büyük eksiklikler yaratmaya devam ediyor. Onları aramızdan erken ayrılmaya iten öznel ve nesnel koşullar, mutlaka net bir biçimde araştırılmalı. Bu bağlamda, özlü ve kişisel bir saptama yapmak gerekirse, İbrahim Kaypakkaya ve onun akranlarının en büyük yanılgısı, dışsal devrimci pratikleri, kendi pratiklerinin önüne koymaları ve tasarladıkları eylemlerin, Türkiye emekçilerinin mücadele pratiğine ters olmsıydı. Bu yaklaşım gereği, Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiç bir döneminde silahlı bir muhalefeti hak etmemiş olmasıydı. 12 Mart, 12 Eylül ve BOP’cu “sivill” darbe koşullarına rağmen de hak etmedi.

Toprağa Cemre, Kitaplara Kan Düştü!

Uzun bir yaz, sonbahar ve kışın yoğun çalışmaları sonrasında, 1971 Mart’ında, cemre toprağa düşerken, kitaplarımıza kan düştü. 12 Mart darbecileri, muhtıralarını vermişler, solcu-sosyalist avına çımışlardı. “Güneşi zapta” çıkan devrimciler, vahşice kurşunlanıyor. Radyolar, sıkıyönetim komutanlığının, basın bürosu gibi uzun uzun arama listeleri yayınlıyor, “anarşist, komünistlerin” bir an önce teslim olmaları isteniyor, arkasından, “muhbir vatandaşlar” göreve çağrılıyordu.

İşçi sendikaları, öğrenci örgütleri, İşsizlik ve yoksullukla mücadele dernekleri, kapatılmış ve kapıları mühürlenmişti. Hele o “balyoz harekatı” sonrasında, üzerine “kan sıçramış” çuvallar dolusu kitaplar, gazeteler, dergiler, kışlalarda yakılıyor ve askerler başında ısınıyorlardı.

12 Martın “Balyoz Harekatı”nı izleyen günlerde, sol guruplar yeniden, “daha büyük” eylemler için harekete geçmeye başlamışlardı. İstanbul’un, Trakya’nın fethinden, Anadolu’nun fethine çıkan İbrahim Kaypakkaya ile, Haziran başında yeniden buluştuk. Askeri diktatörlüğe karşı, mücadele örgütlemek amacıyla, bir dizi örgütsel çalışma yapacaktık. İbrahim, her zaman olduğu gibi, doğal, samimi, benimsenebilir, karar ve yetkileri tartışılamaz özellikleri olan bir devrimciydi.
Anılarımda kalan ilk bilgi, kendisi için hazırladığı kimliğiydi. Çamaşır suyu ile silinmiş ismin yerine, İsmail Hakkı adı yazılmıştı. İsmail Hakkı, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’yu örgütleyecek ve “kızıl siyasi iktidarlar” oluşumuna önderlik edecekti.

Büyük Kopuş!

12 Mart’ın Devlet Bakanı Sadi Koçaş’ın “solla uzak yakın herkesin tutuklanması” amaçlı, “Balyoz Harekatı” bildirisi ile aranmaya başlamıştım. İbrahim Kaypakkaya, bir süre beni aramış ve buluşmak istediğini iletmişti. Aylar sonra bir köylü kahvesinde buluştuk. Kahvede karşılıklı oturduğumuz bir sırada, kalabalık bir polis ekibi, kapıları tutu ve etrafımı sarıldı. Son kez İbrahim’le göz göze geldik ve İbrahim elinde tuttuğu gazeteyi, tüm yüzünü kapatacak bir biçimde kapadığını anımsıyorum. (Devam edecek)

DİĞER BÖLÜM
– İbrahim Kaypakkaya’yı yakın arkadaşı Askar Yılmaz anlatıyor (I)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.