ÇOK BAŞLI EMPERYALİZM HAVUZUNDA

Bir zamanlar, doğal yaşamla ilgili bir dizide bir ceylanın iki aslan arasındaki şaşkın ve korkulu tavrını izlemiştim. Ceylan kaçmaya kalktığında aslanlardan biri derhal pençe atarak hayvanı tutuyor. Ceylan da belki aslanları kızdırmamak için bir süre hareketsiz kalıyor ve tabii doğal son tecelli ediyor.

Son NATO toplantısı seanslarından yansıyan iç burkucu görüntüler ve bizim için olduğu kadar muhtemelen diğer ileri emperyalist ülkeler içinde de önemli olan Türk – ABD liderleri arasındaki görüşme ve sonrasındaki basın toplantısı, oksimoron ifadeyle, sessizlikte her şeyi ortaya dökmeye fazlasıyla yetti. 

İç burkucu görüntülerin bir kısmı, örneğin tokalaşma sahnesi ya da 24 Nisan olayı ile ilgili soruya, “Elhamdülillah” sözcüğü ile verilen, İstanbul’dan ayrılırkenki konuşma ile çelişkili yanıt, dış siyaset hafızamızın ve bilimsel öngörüsüzlüğümüzün çarpıtılmış yansıması idi. Kısacası, Brüksel’e hareketten önce ve görüşme sonrası basına yansıyan izlenimler ve NATO aile toplantısındaki görüntü hazindi. Burada, bu konulara değinmekle yetinip, büyük resmi, salt Türk –ABD ilişkisi olmanın ötesinde, geniş boyutuyla Türkiye-emperyalizm ilişkisi bağlamında ele almak istiyorum. 

Berlin Duvarı yıkılıncaya kadarki süre içinde tek kutuplu emperyalizm gölgesinde, Sovyetlere karşı korunuyor görüntüsünde görece rahat bir dönem geçirildi. Bretton Woods anlaşmaları sonucunda oluşturulan Dünya Bankası proje kredileri ile ülke sanayisinin örtülü çökertilişine rağmen, ufak tefek bir şey yapılıyor görüntüsü hâkimdi. İkili Konferanslar çerçevesinde sürdürülen Davos Ekonomik Formu toplantılarında farkına varılmadan beyin yıkaması ve yönlendirmeler yanında bugünkü kadar haşin bir ortam yoktu. Hatta Davos toplantıları o kadar benimsendi ki, dönemin Maliye Bakanı, Davos toplantılarında yabancıların peşinde koşarak satılık nelerin olduğunu öğrenmeye çalıştıklarını, tam bir cehalet ve teslimiyet örneği olarak, iftihar vesilesi yapabiliyordu. Böylesi akıllara durgunluk veren acı haberler yayılınca dahi uyanamadık! Ünlü “sarı inek” misali, teslim alınmış şekilde bugünlere savrulacağımız belli idi. Çünkü artık Berlin Duvarı yıkılmış, emperyalistlerin stratejilerini etkileyebilecek bir sosyalist güç de yoktu. Taşların bağlandığı köpeklerin serbest bırakıldığı neoliberalizm sürecinde siyasal bilinçten yoksun bir ülke savrulmaya mahkûmdu. 

Bir ülke siyaseti konuşulurken iki önemli faktör ihmal edilemez. Birincisi, dış etmen olarak, ülkenin kimliği, yani üretim ilişkileri bağlamındaki aidiyet havuzunun niteliği ve değişim dinamikleri; ikincisi ise, iç etmen olarak da, ülke halkının tarihsel birikiminin var olan üretim ilişkisi üzerinde oluşturduğu toplumsal bilinç düzeyidir. Bu iki faktörün bileşkesi nesnel koşulları oluşturur. Nesnel koşul yavaş devinen, kısa dönemde statik olarak algılanan oluşumdur. Bu oluşumu harekete geçiren ve güden öznel koşuldur. AKP’ye biçilen tarihsel misyon, aynı zamanda da bizzat partinin siyasi kimliğine kazınacak tarihi bahtsızlık, böylesi oluşan nesnel koşulun üzerinde, ülke ekonomisini emperyalizme uyumlulaştırarak uluslar arası sahneye sürmektir. Son NATO toplantısı izlenimi, giderek netleşen bu sürecin önemli bir görüntüsüdür. NATO zirvesi ertesi Aliyev ziyareti de siyasal ve psikolojik açılardan ayrıca tahlile konu edilmelidir. 

Emperyalist bloklar günümüzde kendi aralarında dünyayı bölüşürken, bir tarafta ana-akım iktisat emperyalist cephesi, diğer tarafta ise sosyalizm-piyasa sistemi esasları üzerinde yükselen karma bloktan oluşan emperyalist cephe olarak şekillenmiştir. Bu yapılanmada Türkiye NATO üyesi olarak başka, sosyalist-piyasa sistem bloğuna yöneldiğinde başka sorunla baş başa kalmak durumundadır. Bu açmazı görevli siyasi erk iki sebepten dolayı çözemez ve olaylar karmaşasında savrulur. Birincisi, görevlendirilen siyasi misyonun emperyalist hedefinin ülke haklarına yansıtılması siyasal aktörlerin çabaladığı Osmanlıcılık aldatmacası ile uyumlu olmayıp, tam ters olduğundan toplumca hazmedilememiş olarak, ideolojik peçe yırtılmış ve toplum savrulmaktadır. İkincisi, siyaset, eğitim, yargı, medya vb tüm kurumların çökertildiği toplumda, Samir Amin görüşünü fazla zorlamadan dahi görece toparlanmacı ve kalkınmacı aşamaya geçilmesi de zordur. Ancak bir yol kalmaktadır ki, o da devamlı borçlanma ve ülkenin varını yoğunu, hatta toprağını satma pahasına, ülkenin sonunu düşünmeden, siyasi beka(!) güdüsünü ayakta tutmaktır. Tüm bunların dışında tek yol halkımızdır, özellikle de emekçiler ve milliyetçiliğe savrulmadan, birbirine sarılacak tüm ezilen ve açık ya da örtülü horlanan bileşenlerimizdir.

Durum bu ise, halkımızın yapısı bu çarpık üretim ilişkisi üzerinde yükselmiş ise, bu çelişki nasıl çözülecektir? Teoriye göre, tarihsel süreç, dinamikler ve diyalektik meseleyi kendi rayında sürdürecektir. Ne var ki, Türkiye salt kendi tarihsel sürecini ve diyalektiğini yaşamamakta, içinde yüzdüğü emperyalizm havuzun dinamiği ve diyalektiği ile bağlantılıdır ve bu doğrultuda tetiklenmektedir. Ara bağlantı ise siyasi erk ve içte burjuvazi kanalları ile kurulmaktadır. Türkiye’nin emperyalizme uyumlaştırılma sürecidir ki, siyasi dikta altında tüm kurumlar dönüştürülmekte, halk ayrıştırılmakta ve pasifize edilmeye çalışılmaktadır. Bu misyonu benimsemiş siyasi yapı emperyalistler tarafından desteklenmektedir. Ara sapmalar ise, beysbol sopası görüntüsü altında yapılan telefon konuşmaları görüntüsüyle, yanıtsız bırakılan mektuplarla ya da fevkalade ustaca planlanmış ve zamanlaması şaşmamış kare ile Financial Times kapağına kadar çıkarılmış tokalaşma sahneleriyle düzeltilmeye çalışılmaktadır. dir. Ne hazindir ki, bir kısım yerli basın da, başını sonunu araştırmadan, bu sahneyi medya aracına taşımıştır. Her neyse, bunların hepsinin arkasında, ülkenin koşulsuz şekilde emperyalizme bağlanma sürecini sağlayan ve sağlamlaştıran ekonominin tedrici çökertilmesi, sanayisizleştirilmesi ve ağır borçlu konuma oturtulması vardır. 2000 yılı IMF programının ve Derviş’in Türkiye’ye yüksek hizmetlerinin sonuçları! 

Ne nasıl olmuş diye araştırmak olayları düzeltmenin ilk adımıdır, ancak bu adımların gerisi de gelmelidir. Burada başlatmak istediğim mesele budur: Ne yapılmalı ve nasıl yapılmalı?  Her şeyden önce şunu kesinlikle bilmeliyiz ki, bugün girişilecek bir eylem ya da uygulanacak bir politikanın sonucu hemen yarın alınmayabilir. Diğer bir deyişle, bu mücadele uzun soluklu ve direnç isteyen bir yürüyüştür. Bu temel ilke ile yola koyulurken söylemlerimizi hedefe yönelik saptamalıyız. Özellikle emekçi kesimde ve halk arasında diyalog kurulurken kapitalizm söylemlerinden uzak durulmalı ve ilk anda kimilerimize aykırı geliyor olsa da, sol söylemler kullanılmalıdır. Akla gelebilecek ilk örnek, ücretin emekçi hakkını tam olarak yansıtmadığı sıkça dile getirilmeli, hatta emekçiler için yerine, örneğin “ücretli köle” ifadesine geçilmelidir. Bu örnekler üzerinde çalışılır ve çoğaltılabilir. Burada şunun vurgulanması önemlidir ki, kullanılan her ifade ya da sözcük beynimizde bir kalıp oluşturmakta ve aynı ifade ne zaman duyulsa o kalıp üzerinden bize mesaj iletilmekte ve bu mesajların sıklığı da bizde bir tür bilinç oluşumuna yol açmaktadır. Trotsky, 1925 Mendeleyev Kongresinde bir dizi kimyacı önünde, Pavlov deneyiminden de yararlanarak, şartlı refleksi, fizyolojik ve psikolojik oluşum bileşimiyle açıklamıştır. 

Konunun beni aştığı bu noktada demem o ki, sistem meselesi halkın gücü ve bilinci meselesine bağlandığı sürece, iktisatçıyı aşmakta, psikologların, hatta sosyal ve siyasal psikologlarının alanına girmektedir. Tüm bilgi alanlarının kompartmantalize etmeden bir arada kullanılması sistem mücadelesinde vazgeçilemez bilimsel yöntemdir. İleride bu konuları daha da derinleştirmemiz kaçınılmaz gözükmektedir. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

10 − six =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.