Dağın hafızası

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Ömrü yayla-sahil arasında çobanlıkla, Torosların iki yakasında geçen Serikli Mehmet Çavuş: “Dağ hayatı başkadır, herkesin yaşamasını isterim…”

Buğday ile koyun, gerisi oyun” der eskiler. Anadolu coğrafyasının; toprak, insan, üretim ve kültürle harmanlanan binlerce yıllık özeti sayılabilecek bu özdeyişte düzlüklerin yerini dağlar aldığında koyunun yerini de keçi alır.

Yarı kurak bir iklimin hüküm sürdüğü Anadolu topraklarının kaderi küçükbaş hayvancılıkla biçimlenmiştir. 12-13. Yüzyıllardan itibaren eski Türkistan coğrafyasından ve İran platosundan Anadolu’ya doğru akıp gelen büyük kitlelerin beraberinde getirdiği üretim kültürü, Anadolu’nun kadim kültürleriyle harmanlanmış, etkileri cılız da olsa bugün bile devam eden bir yaşam biçimi yaratmıştır.

Bu yaşam biçiminin tam merkezinde aslında ot vardır. İnişli çıkışlı dağları, yüksek yaylalar, el değmemiş ormanları, yaşam kaynağı vadileri ve geniş bozkırları ve ulu ırmaklarıyla büyük Asya kıtasının adeta küçük bir modelini oluşturan Anadolu, antik çağlardan beri ‘Küçük Asya’ (Asia Minor) olarak anıldı.

Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl öncesine kadar uzanan tarım devriminin doğuşuna ‘Bereketli Hilal’ olarak anılan Mezopotamya ile birlikte tanıklık eden Anadolu coğrafyasında buğdayın da koyunun da öyküsü birlikte gelişti.

BİNLERCE YILLIK ÇOBAN,  ‘SÜRÜ YÖNETİMİ ELEMANI’NA DÖNÜŞÜNCE…

Anadolu’nun bozkırları koyunlara, dağları, yaylaları ise keçilere yaşam verip durdu binlerce yıldır. Koyun ve keçiler de Anadolu’ya, Anadolu insanına dayanak oldu. Ancak koyunlar bozkırları, keçiler dağları terk ettikçe bu köklü üretim kültürü de adım adım yok edildi. Binlerce yıldır coğrafyanın tanığı, gözü kulağı olan çobanların yerini “sürü yönetimi elemanı” aldı. Tarım ve Orman Bakanlığının 2014 yılında çıkardığı düzenlemelerle Halk Eğitim Merkezlerinde kursa tabi tutulan insanımıza, “Sürü Yönetimi Elemanı” sertifikaları verilerek, kredi, hibe ve çeşitli destekler sağlanmaya çalışılıyor, hayvancılık geliştirilmek isteniyor.

12 BİN YILLIK ÜRETİM GELENEĞİ HALK EĞİTİM SALONUNA SIĞAR MI?

Oysa bu topraklarda anlamını yaşanmışlıklardan alan özdeyişler tükenmez. Örneğin “Su varken teyemmüm edilmez” derler, böylesi durumlar için. Yani 12 bin yıllık köklü bir meslek olan çobanlığı, topraktan öğrenip kitapsız bilenlerin yarattığı geleneği bir çırpıda yok sayıp, dağlardan, meralardan uzak salonlarda verilen kurslarla ‘Sürü Yönetimi Elemanı’na indirgemenin sonuçlarını bugün birçok alanda görmek mümkün. Ancak bu sonuçlar başlı başına bir başka yazının konusu olacak kadar çeşitli ve ağır…

SERİKLİ MEHMET ÇAVUŞ’UN ÖYKÜSÜ: DAĞIN HAFIZASI

Bu yazıda sizlere Anadolu’nun binlerce yıllık mesleği olan çobanlık geleneğinin Antalyalı temsilcilerinden birini anlatacağım. Ömrünü yayla ile sahil arasında geçirmiş, dağdaki kartaldan, denizdeki balığa kadar bu coğrafyanın döngüsüne tanıklık Serikli Mehmet Çavuş’un öyküsü bu. Mehmet Demir, Serik’in Deniztepe köyünde yaşayan Karakoyunlu Yörüklerinden biri. Ancak herkes onu Mehmet Çavuş olarak biliyor. Deniztepe köyünün geçmişini yansıtan yerel mimari örneği evlerin arasından geçip Mehmet Çavuşla buluşuyoruz. Serik düzlükleriyle Dedegöl dağı yaylaları arasında geçen ömründe 70 yıldır çobanlık yaptığını söyleyen Mehmet Çavuş’tan hem kendi öyküsünü hem de içine doğup yaşamını sürdüğü coğrafyanın öyküsünü anlatmasını istiyoruz.

‘ATALARIM ANAMUR’DAN GELİP SAĞIRİN’E YERLEŞMİŞ’

Toroslarda hafızasında taşıdıklarıyla geçmişi geleceğe ulayan nice bilge canlar gelip geçmiştir. Mehmet Çavuş da işte o bilgelerden biri. Atalarının Serik bölgesine Anamur’dan Alanya’ya geldiğini, bir grubunun Demirtaş’ta kaldığını, büyük dedesi ile birlikte olan bir başka grubun ise Serik’in Sağırin bölgesinde, Köprüçay’ın kıyısına gelip yerleştiğini anlatıyor Mehmet Çavuş: “Orada büyük bir çiftlik alıyor. Bir yanı dağ, bir yanı ırmak. Orada bir müddet kalıyorlar. Sonra hayvanlara iyi gelmedi, verim düştü diyerek buraya (Deniztepesi köyü) geliyorlar. Geldikleri tarih tam belli değil. Dedem, 1961’de, 81 yaşında öldü. Dedemin çocukluğunu hesap et, 120- 130 yıl arasında bu bölgedeyiz. Dedegöl (Dedegül)Dağı ve Deniztepe… Altı ay orada, altı ay burada yaşam sürdüm. Burada dedelerden kalan arazilerde yaşam sürüyoruz. Oğlanlar biraz sera yapıyor, biraz çiftçilik. Ben hala çiftçilik yapmam. Nüfusumuz kalabalık. Şu anda bende gelinler, damatlar, torunlar 80’in üstünde nüfus sahibiyim.”

ANADOLU’DAN İRAN’A KARAKOYUNLULAR

 

Karakoyunlu Yörüklerinin köklü bir tarihi var. Mehmet Çavuş da bu derin köklerin farkında. 14. Yüzyılın sonlarında Van Gölü kıyısındaki Erciş’te başlayan Karakoyunlu Türkmenlerinin devletleşme öyküsü, Doğu Anadolu, İran, Irak’ın kuzeyi, Güney Kafkasya ve Azerbaycan coğrafyasını da içine alarak yaklaşık 100 yıl kadar (1380-1469) sürdü. Bayram Hoca, Kara Mehmet, Kara Yusuf ve Cihan Şah gibi liderler yetiştiren Karakoyunlular idaresi altındaki coğrafyalarda önemli kültür varlıkları bıraktı. Bugün halen İran’ın en önemli tarihi yapılarından biri olarak bilinen Tebriz’deki Göy (Gök) Mescit de Cihan Şah döneminde (Yapım tarihi: 1465-1466) yaptırılan Karakoyunlu devleti miraslarından biri.

Bugün Karakoyunlular Iğdır’dan Antalya’ya, Çanakkale’den Hatay’a Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış durumda. Serikli Mehmet Çavuş’un ataları da Torosları mesken tutup yayla sahil koyun peşinde üretmeyi sürdürmüş.

‘YÖRÜKLER GÖÇ İÇİN HIDRELLEZ’İ TAKİP EDER’

Kış aylarını Serik düzlüklerinde geçiren Karakoyunlu Mehmet Çavuş’un ataları, Mayıs ayı gelince Isparta sınırlarındaki Dedegöl Dağının yaylalarına çıkıyorlarmış. Mehmet Çavuş göç zamanını ve yolculuğu kendi yazdığı şiirlerle de şenlendirerek bize şöyle anlatıyor: Mayıs’ın 5’i-6’sı Hıdrellez’dir. Yörükler göç için Hıdrellez’i takip eder. Geleneklerine, atasözlerine çok bağlıdır Yörükler. Hıdrellez, havanın değişimidir. Hıdrellezin arkasından bahar gelmiş demektir ve yola düşerler. Şöyle ona da bir beste yaptım da istersen şiir olarak söyleyeyim:

Kervan çektik tülü maya

Koyun kuzu saya saya

Yol yürüdük atlı yaya

Yormaz bizi belin senin…

‘DEDEGÖL DAĞI KARTAL YUVASIYDI’

Yaylaya 10 günde çıkarız. Tabi keçin-koyunun varsa yavrusu var, fazla yürüyemez. Çocuğun-torunun varsa, binecek bir şeyin yok. Sırtında götüreceksin… Bizim yolumuz Serik, Gebiz, Sütçüler, Aksu, Çayır Dağı, Dedegül Dağı. Yaylamız burası. Güzün de aynı yoldan dönüş yaparız. Dedegöl Dağı kartal (Kızıl akbaba) yuvasıydı. Dedegöl’ün kayalarını aşağı yukarı herkes internetten görüp biliyor. Çok yüksek kayalarda yuva yapar kartal. Nerede leş varsa ta oradan kalkar burada leşi yer döner. Kartallar o kadar hızlı, o kadar hisli bir kuş. Leşin nerede olduğunu haber verir; hem kendi avantajını sağlar, hem de çobana haber verir.”

‘ŞİMDİ BİR TEK DUGGUK KUŞU KALDI BİZİ BIRAKMAYAN’

Mehmet Çavuş, tutkuyla bağlandığı Dedegöl’ün kuşlarının birçoğunun artık yaşam alanlarını terk ettiğini anlatıyor: “Şimdi bir tek kuş kaldı bizi bırakmayan. O ne zaman bırakır onu zaman gösterecek. Dugguk kuşu, Yörüğün sembol kuşu diye söylenir. Bahar geldiğinde, Hıdrellez’de gelir şu meşeye konar. ‘Guguk… guguk… guguk… haydi göçelim, yayla zamanı geldi’ der.  Dugguk kuşu halen devam ediyor. Turna bile geçmez oldu, kartallar kayboldu. Akbaba diye bir kuş türü vardı bu bölgede 1970’lere kadar. Ne kaldı yolda? Deve kalmadı, at kalmadı. Şimdi arabalarla yaylaya gitme gelme kaldı. Eski o kültür düzenimizi nerdeyse çocuklar bilmez.  Bizlerde kaldı o da. Bizden sonrakilerde yok.”

‘DOĞADAKİ BÜTÜN CANLILARIN ESKİ SAĞLIĞI YOK’

Ayakları toprağa basan insanlara has bir bilgeliği var Mehmet Çavuş’un. Kararlı, inançlı ve bir o kadar da inatçı. Tıpkı doğanın kendisi gibi. Büyük usta Nazım Hikmet’in andığı topraktan öğrenip, kitapsız bilenlerden biri o. Doğanın ve coğrafyanın dilini bakın nasıl anlatıyor:

Doğa kendi kendini öyle ayarlamış ki karıncanın bile bir görevi var. Akrepten korkarız, akrebin de bir görevi var. Yılanın da bir doğaya, evrene faydası var. Bütün şu bitkilerin de hepsinin ayrı ayrı bir şifası, doğaya katkısı var. Yani toprak üretiyor, toprak hepsini alıyor sonuçta. Sonuç oraya bağlanıyor. Bütün doğadaki mahkukatın, canlının eski sağlığı yok. Nesli kalmadı. Bu birikimler nedir? Kültürdür. Ülkenin kültürüdür, bir kültür mirasıdır, zenginliğidir. Bu boyuna azalıyor. Düştük kuru bir teknoloji geliştirip para kazanmaya. Kültürümüz nereye gidiyor, bunun araştırılması şart. Bunun kaybolmaması şart. Üniversitelerimizin bunu araştıranları var, onlar da yetersiz. Daha dikkatli sahip çıkmamız lazım.”

ORMANIN YÜZDE 80’İNİ KEÇİLER ÜRETİR

Mehmet Çavuş’la biraz da keçi-koyun yetiştiriciliği üzerine konuşuyoruz. Keçinin ormana zarar verdiği iddiasıyla bölgede azaltılan, bazı yerlerde ise tamamen bitirilen keçi yetiştiriciliğinin geçmişini anlatıyor. Keçinin zarar verdiği yerleri de yararlı olduğu yerleri de açık yüreklilikle dile getiriyor. “Ormana yüzde 20 zararı olursa, yüzde 80’ini de keçi yetiştirir” diyor Mehmet Çavuş: Ben 70 yıl keçi güttüm… Keçi gider dağa yayılır. Ormanı tarar, ‘keçi tarağı’ yapar. Biri yürüdüğünde, hepsi arkasından ‘orman beni yıpratmasın, ben ormanı yıpratmayayım’ diye bu taraktan yürür. Bir kısmı da alt şu taraktan yürür. Oraya her gün gittikçe kanal açar. Bu düşen pür (çam ağacının dalları) orada kat kat olur. O örtüyü ezer keçinin tırnağı. Düşen tohum da yuvarlanır, bu kanalın içinde kalır. Ertesi sene yüz metre, bir kilometre, 5 yüz metre keçinin yaptığı o tarak çam torusu (fidan) olur. Onun üstüne de basmaz, geçtiği tarağı değiştirir. Böyle böyle ormanın yüzde 80’inini üreten keçidir. Bitki olmasa ne yiyecek keçi? Kendi üretiyor onu doğanın emriyle.”

‘ÇÖZÜM BULUN, HAYVANCILIK BİTERSE ÜLKE BİTER’

Mehmet Çavuş Dedegöl Dağı’nın eteğindeki Melikler Yaylasında 1200 baş keçi ve koyun otlattığı, 400’ün üstünde kasaplık, celep malı denilen alınıp satılacak ayrı bir sürüsünün olduğu zamanları anlatıyor. 1990’lı yıllarda hayvancılığın bugün yaşadığı sorunları öngörmüş ve ilgili bakanları çadırında ağırladığı zamanlarda hep gelmekte olan sorunlara işaret ederek önlem alınmasını istemiş: “Bir sene önce bir köye girdiğimde 2 bin keçi vardı, bir sene sonra 800’e düşmüş. Altı ay sonra bir daha vardım, 300’e düşmüş. Üretim bitti, köyler boşaldı. ‘Tedbir alın’ dedim, milletvekillerine. ‘Çözüm bulun, ülke gidiyor. Hayvancılık biterse ülke biter’ dedim. Elektriğine güvenme kesilir, yakıtına güvenme kesilir. Dünya tarihinde hep hayvan insanın yanında olmuş. Son çare hayvan olmuş, geçimini hayvandan sağlamış.”

MELİKLER YAYLASINDA 10 BİNİN ÜZERİNDE KÜÇÜKBAŞ VARDI

Melikler Yaylası ve çevresinde 10 binin üzerinde küçükbaş hayvanın yetiştirildiğini anlatıyor Mehmet Çavuş. Serik’ten yaylaya giden Yörüklerin çoğu artık hayvancılığı bırakmış. Kimisi alışkanlık olduğu için, kimisi de vazgeçemediği için birkaç keçi ile geleneği sürdürüyor. Ancak Melikler, Kuzukulağı ve bölgedeki diğer yaylalar artık turistik bir gezi ve dinlence alanı haline gelmiş durumda.

‘ŞEHİRDE ÂLİMLİK YAPMAKTANSA DAĞDA ÇOBANLIK YAPMAK İYİDİR’

Mehmet Çavuş kıl keçisi konusunda Akdeniz Bölgesinin tanınan üretici ve tüccarlarından biri olduğu zamanları anlatırken bugünkü tabloyu hüzünle karşılıyor. “Yılda en az 2 bin keçi alıp satıyordum. Resmi belgesi olan bir tüccardım. Kuveyt’e, Araplara ihracat yapıyorduk. Suriye’ye kurbanlık gönderiyordum. Kurban pazarına 1000’den aşağı keçi ile çıkmazdım. Antalya’nın kurbanının ekseriyetini ben temin ederdim. Şu anda Serik’teki mal pazarının kurucusu benim. İşte hayvancılıkla geçimini sağladım, şu anda gençliğim olsa yine aynı işi yaparım. 16 sene sebze meyve komisyonculuğu yaptım, manifatura getirdim bir arkadaşımla ortak bir işyerim vardı, onu da yaptım. Ama 15 gün sonra kumaşı eğri kestim, deftere yazıyı yanlış yere yazdım. Onu da bıraktım, yine çıktım dağa. Dağlar… dağlar… dağlar… Şehirde Alimlik yapmaktansa dağda çobanlık yapmak daha iyidir. Sağlığa da iyidir, günahtan arınırsın, kötü sözden arınırsın. Şehri küçük, dağı daha büyük görmek için söylemiyorum. Dağ hayatı başkadır herkesin 5 gün, 10 gün, bir hafta, bir ay dağları, havasını, suyunu, görmelerini isterim. En iyi iş, severek yaptığın, bildiğin iştir.”

KEÇİNİN MEŞEYE ETTİĞİNİ, KÜLÜ DERİSİNDEN ÇIKARIR…

Ömrü çobanlıkla geçen Mehmet Çavuş, Türkiye’nin küçükbaş hayvancılıkta yaptığı hatalara yaşayarak tanıklık edenlerden biri. Çözüm önerilerini ise her fırsatta dile getirmiş. “Keçinin meşeye ettiğini, külü derisinden çıkartır” der, Dedegöl’ün eteklerini yurt tutan Yörükler. Elindeki değere hor bakmanın, kıymetini bilmemenin, yarını düşünmeden ne varsa bugün tüketmenin olumsuzluğunu anlatırcasına.

YÖRÜKLERE UMUTSUZLUK YAKIŞMAZ

Çobanlar bu ülkenin gözü kulağıydı. Ne yazık ki kendi ellerimizle gözlerimizi kapatıp, kulaklarımızı tıkadığımız bir yarım asır geçirdik. Gözlerimizi açtığımızda elde avuçta ne varsa uçup gitmiş, çayırdan çimenden biriktirilen koca bir kültür betonarme blokların arasında kaybolmuştu. Ancak Yörüklere umutsuzluk yakışmaz… Mehmet Çavuş gibi nice hayat bilgesi hala aramızdayken onlardan alacağımız yol haritalarıyla bu kültüre yeniden can vermek mümkün…

***

*Bugün 80 yaşındaki Mehmet Demir ile Deniztepe Köyünde yaptığımız bu röportajın tamamı, Islak Çarıklar adlı belgesel-haber programımızda Nisan 2016’da iki ayrı bölüm halinde yayınlanmıştır.

 

Önceki haberLondra’da 32 yıllık festival coşkusu
Sonraki haberLondra’da Madımak anıldı
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

seventeen + 8 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.