Demokratik görüntülü, denetimsiz devlet

İktisat Fakültesi yıllarımda Anayasa Hukuku ve İdare Hukuku derslerinden bugüne dek aklımda kalan en önemli ilke devletin her organının her aşamada yasal denetime tabi olmasının modern demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olduğudur. Çeşitli hukuk derslerinde Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı, Ord. Prof. Dr. Sıdık Sami Onar, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve diğerleri, sanki bugünleri görmüşler gibi, devamlı olarak “hukuk” ve “denetim” kavramlarını yan yana kullanırlardı. O günlerde doğrusu yeterince anlayamadığım bu kavramların anlamını ve değerini bugün bütün benliğimde derinden hissediyorum ve, maalesef, yaşıyorum. Parlamento da dâhil olarak, hiçbir devlet organı, ne denli yüksek oy oranı ile iktidara gelmiş olursa olsun, yasal denetimden azade olamaz, olmamalıdır!

Anayasa Mahkemesi ya da Danıştay gibi kurumların olmadığı dönemlerde idarenin mutlak olarak denetim dışında kalmadığı, bu dönemlerde de halkın siyasi denetiminin devrede olduğu ve seçimlerle siyasal organın değerlendirildiği ileri sürülebilir. Ancak, denetim sürecinin salt siyasi mekanizmaya bağlamasının bazı sakıncaları olduğu da ortadadır. Bir kere, seçimler belirli aralıklarla yapılır. İkincisi, seçime gidilirken, icraatının değerlendirileceği iktidar partisi iktidar olma gücünü kullanarak halkoyunu ve seçimlerin sonucunu haksız şekilde lehine çevirebilir. Üçüncüsü, iktidar partisinin gücünü kullanmadığı dönemlerde dahi halkların kısa dönemli siyasi görüşleri toplumun uzun dönemli çıkarı ile çatışmalı olabileceğinden, iktidarın samimi olarak uygulamaya koyduğu ancak çağdaş anlayışa ve gelişmelere uygun olmayan bir uygulamayı da halk yeğleyebilir ve siyasi iktidarı destekleyebilir. Son şık tartışmalı görülebilir. Devrimsel siyasi değişimler bu konuda önemli örnekler oluşturur. Örneğin, Cumhuriyet Devrimi ertesinde halka rağmen olduğu ileri sürülen dönüşümlerin ne denli değerli olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Tek bir örnek vermek gerekirse, Devlet Opera ve Balesi kurulurken halk oylaması yapılsaydı, herhalde ancak komik bir orana ulaşılır ve proje akim kalırdı. Ne var ki, birçok geri ülkeden farklı olarak günümüzde yaşadığımız bazı parıltıları, her ne kadar unutturulmaya çalışılsa da, geçmişteki bazı zorlamalara borçlu olduğumuz ortadadır.

Yasama ve yürütme organlarının yasal denetime tabi olması, sadece anayasal ilke gereği devlet gücü karşısında vatandaşın korunması nedenine değil, aynı zamanda bizzat siyasal ve kamusal erki kullanan organların da korunmasına yöneliktir. Anayasanın temel ilkelerini zedeleyen yasama organının veya yasa dışı işlem yapan idarenin eylemlerinin frenlenmesi hem demokrasinin hem de ilgili organların meşru durumlarının korunması açılarından fevkalade önemlidir. 1960 öncesi bu tür yargı yolları açık olsa idi, “tahkikat komisyonu” gibi hukuksuz bir kurul oluşturulamaz, bazı öğretim üyelerinin “bakanlık emrine alınması” gibi anti-demokratik ve keyfi yönetim kurulamaz ve benzeri birçok hukuk ve usul dışı uygulamalarla darbeye zemin hazırlanmaz idi.

Yönetim kademelerinde denetim mekanizmasından kurtulma arzusunun arkasında kuralsızlık isteği yatmaktadır. Denetim dışı tutulan yönetim aygıtı, yazılı kurallar olsa dahi, fiilen kuralsızdır. Böyle bir sistem temel olarak şu üç koşulda görülür. Birinci koşul yönetim kadrosuna diktatöryel arzunun hâkim olmasıdır; ikinci koşul, çok hızlı değişen dış faktörlere anında yönetimsel uyum sağlama arzusudur; üçüncü koşul ise, bazı güçlü dış çevrelerin dayatmalarını halka yansıtmadan uygulamaya koyma esnekliğini elde tutma endişesidir. Detaylı tartışmaya ihtiyaç gösteriyor olmakla beraber, her üç koşulun da, halkların çıkarı doğrultusunda oluşturulan demokratik yönetim biçimi ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı gün gibi ortadadır.

Konumuz bağlamında küreselleşmenin anlamı, yaratılan ekonomik değerlerin merkeze, maliyetlerin ise çevreye doğru akış ağlarının oluşturulmasıdır. Piyasa söylemi altında sermayenin ve üretim zincirlerinin yeryüzüne yayılması, dayatmaların çevre halklarının çıkarlarına zıt olması koşulunda dahi, çevre ülke yönetimlerinin merkeze karşı duyarlı ve esnek olmasını zorunlu kılmaktadır. Hal böyle olunca, küreselleşme politikaları çerçevesinde çevre ülke siyasi ve idari mekanizmalarının kuralsızlaştırılması ve olabildiğince denetinden uzak tutulması kaçınılmaz olmaktadır. Bu nitelikler taşıyan bir yönetimin lider güdüsünde ve burjuva demokrasisinin görüntüsel kuvvetler ayrılığı ilkesinin dahi işlevsizleştirilerek şekle dönüştürüldüğü bir ortamda sürdürülmesi işin gereğidir. Küreselleşmede “piyasa” söylemi dayatmasının, sömürgecilik dönemlerdekinden farklı olarak, günümüz imparatorluğunun hâkimiyetini ekonomik ilişkiler üzerinden sürdürülmesinin koşuludur. Bu durumda, emperyalist küreselleşme medeniyetinde(!) çevresel konumlu ülkelerde merkeze bağlanmış merkezce desteklenen liderler tüm iç siyaset ve denetim kurumları üzerinde hâkimiyet kurarak bunları işlevsizleştirip, merkez sermaye çıkarları doğrultusunda yönetimi gerçekleştirmeye yönelir. Bu tür yönetim, tüm aldatıcı demokratik görüntüsüne rağmen, siyasetin ve denetimin dışlanmasını gerekli kılar.

Küreselleşme ortamında Türkiye’de İkinci Cumhuriyet’in temelleri atılırken, hâkim siyaset ve yönetim biçimi, tüm “ileri demokrasi” ya da “özgürlüklerin genişletilmesi” gibi parıltılı söylemlere rağmen, dikkatle izlenmesi gereken bir konumdadır. Denetimsiz bir yönetim, frensiz bir araba gibidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.