Deprem Yasası çıktı. Şimdi n’olcak?

Bugün İstanbul’da yüzlerce ‘kentsel dönüşüm’ ve ‘yenileme projesi’ bulunmaktadır; Son çıkan Deprem yasası ile sadece ‘Küresel Kent’ olmaya hazırlanan İstanbul değil, neredeyse bütün Türkiye bir Şantiyeye dönüştürülmek istenmektedir. Bu konuda bütün hazırlıklar yapılmış, gerekli yasal alt yapı oluşturulmuş, denetim mekanizmaları gerçekleşmiş, yetki devirleri halledilmiştir. Bütün karar alma ve denetleme aşamaları Bakanlar Kuruluna devredilerek yetkiler merkezileştirilmiş, süreci tamamen kontrol edecek şekilde bilirkişiler, denetleyici kurullar, üniversiteler ve hatta mahkemeler hiçbir detay atlanmayacak şekilde nüfuz altına alınmıştır. Vatandaşa çıkış yolu bırakılmamaktadır. Yeni çıkan yasaya göre nerelerin ‘deprem risk alanı’ olarak ilan edileceğine, hangi evlerin yıkılacağına, koruma alanlarından hangilerinin korunup hangilerinin gözden çıkarılacağına Bakanlar Kurulu karar verecektir; bir uzlaşmazlık durumunda haklı tarafın kim olduğuna karar verecek olan Bilirkişi heyeti de yine Bakanlar Kurulu tarafından atanacaktır.…

Başka ne olabilirdi ki, halkın çıkarlarını kendi bakanlarından daha iyi kim koruyabilirdi ki?!!! O bakanlar ki halkımızın evini başına yıkacak müthiş yasalar çıkarmışlardır ama yine de onların iyi niyetinden şüphe duymamak gerekmektedir?!!! Bakanlarımız ne yapıyorlarsa ülkemizin çıkarı için yapıyorlardır?!!! Hem ülkeden daha çok zengin çıkartmak, birtakım müteahhitlerin servetine servet katmak, güçlü bir sermaye sınıfı oluşturmak ülke çıkarına değil de nedir?!!! Ülke olarak zenginliğimizi dışarıda onlar temsil etmiyorlar mı zaten?!!! Onlardan ne kadar çok çıkarırsak o kadar zengin görünmez miydi dünyaya?!!!

Bu arada vatandaş kendisine sunulan bütün seçeneklerin kendi aleyhine olduğunu, kendisi için mağduriyet yaratacağını fark etse bile uzlaşmaktan kaçınma gibi bir şansa sahip olmayacaktır; itiraz ettiğinde evi kamulaştırılacaktır; 20 gün içinde evini boşaltmazsa elektriği, suyu, doğal gazı kesilecektir; iki üç kişi bir araya gelip duruma karşı seslerini yükseltse, ‘çıkar amaçlı örgüt ve çete kurmaktan’ göz altına alınabilecektir. Derbent operasyonunda bu durumu yaşadık. 55 yaşındaki Hatice teyzenin evini vermek istemeyip direndiği için göz altına alındığına tanık olduk.Ve bütün bu süreç olağanüstü koşullarda ve bir seferberlik anlayışıyla gerçekleştirilecektir; yangından mal kaçırır gibi, gözleri dönmüş durumda, karşı taraf açısından insanlık, vicdan, adalet hiç düşünülmeden, tasarlanan talanın en kısa yoldan ve en az sorunla gerçekleşebilmesi için her türlü tedbir alınmıştır.

Sıra işi hızlandırmaya, durumu meşrulaştıracak ve yandaş sayısını arttıracak propaganda faaliyetlerine gelmiştir ki bu AKP’nin en başarılı olduğu konulardan biridir; içerisi bomboş bir mağazayı müthiş ürünlerle doluymuş gibi göstermek, cilalanmış vitrinler hazırlamak, zehri bile insanlara hayat iksiri olarak sunarak içirebilmek… Bu konuda bütün ana akım medyada çoktan ‘Kentsel Dönüşüm Seferberliği’ adı altında bangır bangır tanıtımlar yapılmaya, kentsel dönüşümün halkın çıkarına olduğuna dair övgüler hemen hemen her kanalda yağdırılmaya başlanmıştır. Bu arada insanların deprem korkularını perçinleyerek depremsel dönüşümü kabullenmelerini sağlayacak şekilde sevgili deprem dedemiz AHMET İNCE IŞIKARA da hiçbir etik kaygı duymadan, halka karşı hiçbir vicdani sorumluluk taşımadan iktidarın ekmeğine yağ sürecek şekilde bir “BİLİMSEL!!!” açıklama yapmış, tam da Deprem yasasının çıkarıldığı ve yıkımlar için teşebbüse başlanıldığı bir sırada İstanbul depreminin kesin tarihini söylemiştir; BEKLENEN BÜYÜK İSTANBUL DEPREMİ 2014 YILINDA OLACAKTIR?!!!…

Deprem yasası ülke çapında herkesi mağdur edecek bir yasadır; ama özellikle de İstanbul’ luları… Çünkü İstanbul’un Uluslararası sermayeye pazarlanmak ve dünya çapında müşteri ağırlayacak konuksever bir ev sahibi haline getirilmek üzere yeniden inşa edilmesi söz konusudur. Bu işten hem müteahhitler kazanacak, böylece inşaat sektörünün en dinamik sektör olarak ekonomiyi sürüklemeye devam etmesi sağlanacak hem de cilalanmış, yoksullardan, çirkin!!! görüntülerden arındırılmış yeni yüzüyle İstanbul’un Uluslararası müşterilere pazarlanması daha kolay olacaktır. Şu an yaşadığımız süreç bu planın bir parçası olarak devam etmektedir. Nihayet son hazırlıklar tamamlanmış, bütün tedbirler ülke çapında alınmış, artık yıkım aşamasına gelinmiştir. İstanbul’un her karış toprağının çoktan yandaş müteahhitler tarafından paylaşıldığı konusu birçok çevrede konuşulmaktadır ama ne hikmetse ana akım medyada bundan tek satırla bile söz edilmemektedir.

Bu arada ülke ekonomisinin ayakta kalması biraz da bu projelerin hayata geçirilebilmesine bağlı olduğu için aslında bu mesele AKP açısından ölüm kalım meselesidir. Bu uğurda başbakanın da açıkladığı gibi gerekirse ‘seçimlerin kaybedilmesi’ bile göze alınabilecektir. Bu projeler hayata geçirilmezse de aslında çöken ekonominin yarattığı hoşnutsuzluk AKP’ye seçim kaybettirebileceği için aslında yapacak başka bir şey de yoktur. Öyleyse işin ucundaki tatlı rant düşünüldüğünde bu konuda her türlü risk göze alınmaya değerdir…

Süreç çoktan başlamıştır; talan özellikle İstanbul’da en acımasız şekliyle tam gaz sürmektedir. Bu uğurda riskli yapılarla birlikte sağlam yapılar, tarihi tescilli binalar, mahalleler yerle bir ediliyor, orman arazileri sit alanları, arkeolojik rezerv alanları ortadan kaldırılıyor; Kentsel Dönüşüm ya da yenileme projeleri adı altında devlet gücü kullanılarak insanların evlerine zorla, kamulaştırma tehdidiyle el konuluyor; onlarca, beklide yüzlerce yıl bir arada yaşamaktan doğan mahalle kültürleri bir anda yok ediliyor; insanlar yılların kazanımı olan komşuluk ilişkileri ve dayanışma bağlarından, iş yerleri ve geçim kaynaklarından tedbirsiz, sosyal desteksiz acımasızca kopartılıp kent çeperlerinde kötü koşullarda yaşamaya terk ediliyor…

Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat-Ayvansaray, Zeyrek, Süleymaniye gibi eşsiz tarihi semtlerin bulunduğu Tarihi Yarımadada çok değerli sivil mimari örnekleri, tescilli binalar yıkılıyor; Osmanlı mimarisinin nadide eserleri ahşap evler acımasızca yok ediliyor; Giydirme, taklit edilmiş cephelerle tarih kurtarılmış gibi yapılıyor; dekorlaştırılıyor; Bütün İSTANBUL BİR TİYATRO DEKORUNA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR… Tam da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın anlayışına uygun bir Tiyatro dekoruna!!!…

Yer üstünde olduğu kadar yer altında bulunan arkeolojik zenginlikler de yargı kararlarına rağmen korunamıyor, kamuoyunun gözleri önünde pervasızca hafriyatlarla kapatılıp tahrip ediliyor;

Daha önce kamusal alan olarak belirlenen ve kamu yararına kullanılan hastaneler, okullar, tarihi sit alanları, vakıf arazileri, orman arazileri, kamu kurum ve tesisleri, örneğin Haydarpaşa, Emek Sineması, Gezi Parkı hızla özelleştiriliyor, yerlerine oteller, alış-veriş merkezleri, turizm tesisleri yapılıyor… …

Karadeniz’de yüzlerce HES projesi yüzünden derelerimiz, su kaynaklarımız, kıyılarımız tehdit altında…

Tarihi Sit alanlarının koruma ve denetimi nasıl önce 5366 nolu yasa ile Anıtlar Kurulunun denetiminden alınıp belediyelere, yeni yasayla da Çevre Bakanlığına verilerek bu alanların kaderi AKP iktidarının insafı ve yandaş müteahhitlerinin rant iştahına bırakıldıysa, Türkiye’deki tüm Tabiat ve Doğal Kaynakların denetimi de Tabiat ve Doğal Kaynakları Koruma Kurulu’ndan Çevre Bakanlığına devredilerek bu kez de ormanlarımızın, sularımızın, derelerimizin, denizlerimizin, kıyılarımızın, can suyumuzun, yaşayacak dünyamızın geleceği AKP nin insafına ve ranttan gözü dönmüş Uluslararası sermayenin kar hırsına bırakılmış durumda…

DAHA ÖNCE YAZMIŞTIM TEKRARLIYORUM!!!

KAPİTALİZM HER YÖNDEN SALDIRIYOR…

Artık ideolojilerin pek fazla önemi kalmadı; çünkü yaşayacak dünya soluyacak hava bırakmıyorlar bize; içecek su, barınacak yuva bırakmıyorlar; iş bırakmıyorlar; aş bırakmıyorlar…

Bu yok oluş herkesi ilgilendiriyor; herkesin canı yanacak bu süreçte…

Sistemin bütün ezilenleri, mağdurları, dışlanmışları hiçbir ideoloji gözetmeden yaşam alanlarına, yaşamlarına sahip çıkmak için bir araya gelmeli, birlikte hareket etmeli…

CANIMIZA TAK DENİLEN NOKTAYA GELMİŞ BULUNMAKTAYIZ!!!

Sermayenin ulusal veya uluslararası alanda hakim olduğu, yaşam alanlarımıza, dünyamıza, yaşadığımız çevreye zarar verdiği, rant uğruna evlerimizin, okullarımızın, hastanelerimizin, sinemalarımız elimizden alındığı, sosyalleşme ve insanca yaşamak için tek bir parasız girilen veya kullanılabilen kamusal alanın bırakılmak istenmediği, köprü üstüne köprü, alış-veriş merkezi üstüne alış veriş merkezi, otel üstüne otel yapılan bu çılgın sürece artık dur demek gerekiyor…

Bu konuda yukarıda da altını çizdiğimiz şekilde gerekli yasalar çıkarılmış minareye kılıf uydurularak özel bir hukuk alanı yaratılmış, 5366 nolu yasanın zırhı arkasında İstanbul gibi tarihi kentler yıkıma, talana açılmış, bütün bu süreci meşrulaştırmak ve her yeri yıkmaya uygun yasal bir gerekçe oluşturmak üzere en son adeta bir maymuncuk gibi her yeri imara açabilecek yeni ‘Afet Yasası’ çıkarılmıştır.

Bu gidişe dur demenin tek yolu Toplumsal bilincin yeniden bireysel çıkardan kamusal çıkara doğru şekillendirildiği, sosyal faydanın ön plana çıkarıldığı yeni bir anlayışa sahip olmaktır; Aksi taktirde soluyacak havamızın kalmayacağı, yiyecek tek bir sağlıklı gıda ya da besin bulamayacak hale geleceğimiz, yapılan baraj ve hidroelektrik santralleri yüzünden derelere, denize, yeşile, ormana, suya, çayıra hasret kalacağımızı, oteller ve alışveriş merkezleriyle çevrilmiş bir dünyada müşterisi olamadığımız global bir pazarın her geçen gün biraz daha dışına itilerek, kenara süpürülen, değer görmeyen insan müsveddelerine dönüşeceğimiz bir gelecek bizi beklemektedir…

Kapitalizmin ve neo-liberal politikaların aslında bir avuç insanın refahı ve keyfi için bütün insanların kullanımına ait kaynakların çarçur edilmesi, tüketilmesi, yaşadığımız dünyanın, yaşam alanlarımızın kar hırsı ve aç gözlülüğe yenik düşmesi anlamına geldiğinin artık genç kuşaklara çok iyi anlatılması gerekmektedir. İşte o zaman ne özel yasalar, ne özel hukuk alanları ne heyetler, ne kurullar toplumun birlikteliğinden doğan gücün karşısında duramayacaktır, dursa da halk tarafından kabul görmeyeceği için meşruluğunu kaybetmiş olacaktır.

YAŞAMIMIZA VE YAŞAM ALANLARIMIZA DAHA KARALI BİR ŞEKİLDE SAHİP ÇIKMANIN ZAMANI GELMİŞTİR…

Bu konuda bir YAŞAM MANİFESTOSU oluşturmanın zamanı gelmiştir!…

İSTANBUL’UMUZA, TÜRKİYEMİZE, DOĞAMIZA; DENİZİMİZE; SAHİLİMİZE, SUYUMUZA; DERELERİMİZE, ORMANLARIMIZA, YAYLALARIMIZA, BARINMA HAKKI VE YAŞAM HAKKIMIZA SAHİP ÇIKMANIN ŞİMDİ TAM ZAMANIDIR…

_________________

* Yrd.Doç.Dr. Çiğdem Şahin

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.