Donuna kaçırmanın yeni adı bu!

Amerikan kapitalizminde ilaç ve ecza kartelleri aldı başını gidiyor; dur durak bilmiyorlar…
Salt ABD’de mi böyledir, hayır; küresel olarak artık onlar her yerde…
İlaç tüketimine karşı geliştirilen doğal tedavi ve bitkisel seçenekler bana kalırsa iyiye işaret değildir.
Onlar da bir bakıma aynı işi görmektedir!
İstanbul’un Kadıköyü, Cihangir, Bebek gibi biraz seçkince yerlerine gidiniz, sokak aralarında “Doğal ürünler mağazası” diye karşılaştıklarınız bu ilaç kartellerinin karşıtı değil, tam tersine insanın bu açlığını körükleyip sonunda yine ilaç kapitalistlerine muhtaç bırakan yerlerdir.
O dükkânlarda şifâ bulamayan, kimyasalına, “Kudüs’ü arayan Yahudi” gibi eninde sonunda geri dönecektir.
Bugün aldığın keten tohumu, ısırgan otu, ballıbaba yaprağı, adamotu, kırmızı üzüm çekirdeği tozu, keçiboynuzu, hardal ezmesi sana yetmeyecek, iki gün sonra kodlanmış keten tohumunun ilacına müracaat edeceksin, ey modern çağın hastalık hastası…
400 yıl evvel, Fransa’da, tiyatronun dev adamı Moliére, ünlü hastalık hastası karakterini, Le Malade Imaginaire adlı oyununda gözümüze gözümüze sokmuştu; hâlâ göremiyoruz.
Oysa basittir her şey; insan fizyolojik varlıktır, bir yanı tutmaz olunca bu kaderinden değildir, bedensel varlığındandır.
İlaç ve ecza devleri, bunu bilmez mi, bilir elbette; domuzuna bilir.
Karteller, her Allah’ın günü yeni bir ürünü piyasaya sunarken, ihtiyacını da önceden yaratıp hazırlıklı sürüm yapıyor. Tüketicinin kendisinde bir hastalık icat etmesi, doktoruna müracaatla, bu üretilmiş yeni duruma uygun bir ilaç alması “tezgâhlanıyor.”
Amerika’daki Büyük İnsanlık(!) “Başın ağrıyorsa al şunu, kıçın tutmuyorsa iç bunu,” vaziyetinde kaldı…
Her duruma karşılık gelen bir ilaç artık mutlaka vardır, almazsanız ve bunları tüketmezseniz vay hâlinize…
Bu işin ustası, Edward Bernays idi…
1928’de yayınladığı Propaganda adlı yapıtında diyor ki, “Bir malı kitleye satmak için ona ihtiyaç olduğunu hissettirecek, bu ihtiyaç aslında olmasa da varmış gibi kabul ettireceksiniz.” Afferin…
(Edward âbimizin bir Amerikan Yahudisi olduğunu burada ekliyor, ancak bunun Yahudi karşıtlığı olarak algılanmamasını rica ediyoruz. Bu fıkranın fıkırdatıcısı, mesela Gustav Mahler’in senfonilerine âşıktır; Gustav, hâlis mulis bir Yahudidir…)
Kısaca işin özü şu: Birşey satmak istiyorsan, talebini yaratacaksın!
Mesela, Bernays diyor ki, “Bir eve piyano satmak için piyano reklamı vermeyin, ailenin bir müzik odası olması gerektiğini onlara iknâ edin, nasılsa piyanoyu sonradan alacaklardır…”
İşte bugünkü reklam ve halka ilişkiler mantığı budur!
Tıpkı piyano satmadan evvel onun ihtiyacını yaratmak gerektiği gibi, bugün ilaç firmaları önce hastalığı yaratıyor, olmayan hastalıklardan yenileri türetiliyor, varolanların adları değişiyor ve “hastaları” bulunup onlara ilaçları “ham hum şaralop” yutturuluyor; yarasın, şifâ olsun.
Bu icat edilmiş yeni hastalıklara bir göz atsak iyi olacak!
En gözde hastalıklar şunlardır: “Panik atak, reflü (reflux acid), huzursuz bacak sendromu-RLS, duygu bozukluğu diye adlandırılan biopolar disorder, aşırı duyarlı ve atak olma hastalığı-ADHD, menapoz sırasında bayanlarda görülen ateş basmasının yeni adı olan premenstrual dysphoric disorder, hastahane depresyonu ve aklımızda kaldığınca son olarak, sidik torbasının aşırı çalışması hastalığı…”
Hoppala, bunlar daha önce insanlık tarihinde yok muydu, sonra mı ortaya çıktı?
Vardı, ama kaşıdıkça çıbanı büyüdü.
Derler ki “Bir tarafını fazla kurcalatma, sonra maraz çıkar!”
Siz, oram hasta, buram hasta diye kapı kapı dolaşırsanız, muska yazana bile çat kapı rast gelirsiniz… Bırakın, yaşam sevincinizle ayakta kalın, kimselere bir tarafınızı elletmeyin…
Yeni hastalık icatlarından “sidik torbasının aşırı çalışması” olanına bir bakalım:
İlaç firmaları özenle buna “hastalık” adını vermekten kaçınmaktadır, onların tercih ettiği başkadır: “Aşırı çalışan böbrekleriniz…”
Zira anlamışlar ki eskiden donuna kaçırmak denilen işeme rahatsızlığını birisine kabul ettirmek zordur, kişi kendisini bu durumda görmek istemez, ona ilaç satmak olanaksızdır.
Donuna kaçıran bu durumunu elalemden saklar, açık vermez, gece yatısına gitmez, gitse de uyanık kalır, uyusa bile tilki uykusuna yatar, en azından yanına muşamba ve yedek çamaşır alır; gerçi şimdi bunun da kolayı var, çocuk bezinin büyük modeli satıştadır.
Ancak yeni ilacın reklamında, “Donuna kaçıran” denilmez, pekâla ne denir, “Aşırı durumda idrar üreten organlarınız “ denir…
Amerikalı’ya söylenen tanım şudur: “Overactive Bladder”
Bu söylemin, çiş yapmanın fazlasına sahip olmak gibi olumlu bir anlamı var…
Hani, “Maşallah fazlasıyla kas yapmışsınız” yahut “Efendim sizde göbek değil, azıcık yağ var” veyahut “Şişmanlık mı dediniz, nerdeee, su içseniz yarıyor, ne yeseniz kilo oluyor canım,” demekle aynı şeydir…
Çiş fazlası olduğunu gurur duyarak kabul eden hasta ilacı almaya başlar; doktorlar vermeye hazırdır zaten…
Sonra, bu ilacın uzun süreli etkisinin hafıza kaybı ve unutkanlık olduğu anlaşılır: Bu kez hastaya, siz Alzheimer oldunuz, bunadınız denmez, bunun yerine “Vah vah, azıcık unuttunuz galiba” denir; “Ama üzülmeyin, biz şimdi size hepsini hatırlatırız” diye yeni haplar verilir.
Bu hapları alanların sonradan kalp krizi geçirdiği saptanınca, “Dert etmeyiniz, çaresi İlaç Kapitalizmi elinde” denilecektir.
Hemen, kolestrol seviyesini düşürecek birşeyleri size yuttururlar. O yuttuğunuz, bu kez uyku düzeninizi bozunca ilaç kartelleri depresyona girdiğinize karar verecek, bu kez uyku-stress- depresyon hapları yutulacaktır.
Onlardan arta kalan piyasada Yoga, “The Secret” kitabı, Burçlar Ansiklopedisi, Doğu mistisizmi, yahut kişilik geliştirme seansları düzenleyenler sıraya girer. Üç kuruş da onlar kazanır.
Bütün bunlardan bunalıp yorulduğunuzda, “6 gece, 5 gün, her şey dahil Karayipler Turu” sizi beklemektedir.
Gidersiniz, eşinizle güzel zaman geçirirsiniz, açık büfede bol bol kolestrollü sahte yiyecek yersiniz.
Fakat gidecek erkeğe Viagra’sı, eşine de vaginal pomadı satılıktır.
Bunları aldınız, cildinizde kaşıntı oldu; dert etmeyin!
İlaç kartelleri sinüs alerjisinden deri kaşıntısına kadar her türüne hazırlıklıdır.
Hatta kepek sorununa karşı hap bile icat edilmiştir, ancak yan etkisi öksürüğe yakalanmaktır; ama onun da çaresi vardır, astım ilacı kökünden hâlleder… Astımınız geçince yan etkisi tırnaklarınızda mantar olursa, üzülmeyin, mantarın lafı mı olur?!
Siz yeter ki hapı yutun!
Zaten kapitalizm denilen şey, “Hap yap parayı kap” değil midir?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.