Edebiyat ve Felsefe

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – Kabaca iki tür eleştiri var.

Birisi eleştiren cesur eleştiri, diğeri suya sabuna dokunmadan eleştiriyor tarzı ürkek eleştiri.

Tarlayı kaplayan pıtırak otu gibi ortalığı basmış, internette sayıları yüzlercesini geçen edebiyat-kültür ve sanat sayfalarında, hâlen basılı dergilerde eleştiri diye okunanların kendisi aslında bizatihi eleştirmeliktir.

Eleştiriyi, suçlamak yahut karalayıp yerin dibine çalmak zannettiğimiz sürece eleştirel metinlerin aslında kendi başına birer edebiyat ve felsefe eseri olduğunu gözden kaçırıyoruz.

İşte, eleştiri kıtlığına kıran girmiş bir dönemde, M.Mukadder Yakupoğlu imzalı bir kitap, her ne kadar son on yıla yayılmış dağınık metinlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor görünse de, derli toplu bir eleştiri metni olarak dikkati çekiyor.

¨Ankara Matbuatının¨ saygın yayınevlerinden Bilim ve Sanat Yayınları 2021 yılının ilk günlerinde Edebiyat ve Felsefe başlıklı bir eser yayınladı; yazarı M.Mukadder Yakupoğlu’dur. 

Yazarına dair kısa bile olsa bir özgeçmiş yazısını okurundan mahrum bırakan yayıncı mıdır, bilinmez; bulamıyoruz. Belki de yazarın kendisi bir bilinmezlik perdesi arkasında kalmak istiyor. Ancak meraklı okurun hevesi sonucunda bulunabilecek bilgilere göre, hukukçu olan Yakupoğlu, aynı zamanda felsefe alanında bir usta çevirmendir. 

Henri Bergson’dan SØren Kierkegaard’a uzanan pek çok çevirisiyle Türk okuruna hizmet sunmuştur; ayrıca deneme alanında birkaç eseri bulunuyor. 

Başlığın okura vaat ettiği geniş alan, aslında, kitabın 7.sayfasında başlayıp 22.sayfasında sonlanan, iki ayrı bağımsız metinden oluşmakta; ilk metin kitaba adını verendir. 

Sadece bu iki metinle edebiyat ve felsefenin birlikteliğine dair yazarın değerlendirmelerini okuyoruz, lakin yeterli ve doyurucu aktarımları, kullandığı alıntıları ve akıcı üslubuyla yazar vaadini tutmuş görünüyor. Edebiyat ve felsefenin akrabalığını her ikisinin ortak kökeni gibi görebileceğimiz varoluş sorunuyla ele aldığımız vakit, bu varoluş kaygısının yazarda mutlak yalnızlık biçiminde nasıl geliştiğini buradaki satırlarda görmek, bizlere yazarın şizofrenik ve paranoik dünyasını tanımak için bir kapı aralıyor.

Bizim aldığımız ibretlik ders, yazarlığa kalkışanların bir daha iyice düşünmeleri yahut halihazırda öyle böyle yazarlığını ilan etmişlerin de ¨Yahu biz ne yaptık, galiba hatalı bir işe kalkıştık!¨ diyecekleri bir hakikattır: Yazar, yazma edimiyle, yaşadığı ve içinde olduğu dünyanın dışına çıkmak isteyen biridir ve bu yüzden yalnızlığı aslında iki katmanlıdır. Yalnızlığı tercih ettiğinden yazar olarak ¨Ben buradayım ey insanlar, beni de duyun!¨ demektedir ve yazdıkça, tuhaf ama giderek yalnızlaşmaktadır. Tam bir kısır döngü! Zira yazarla okur arasında artık birisi, bir şey, bir nesne var: Metin! 

Yazma sanatına adım atacakların durup bir daha düşünmelerini mi öneriyor(uz), hayır, zira yazmak eylemi önüne geçilemez bir arzuya dönüştüyse ¨zevk alınan bir faaliyet¨ olması yüzünden reddedilemez. 

Burada yeterince alıntı kullanmaktan kaçındığımızı da bu kitabın eleştirisine kalkışmış bir yazar olarak, bu eksikliği yayınevinin katı kuralına bağlamalıyız. Daha kitabın başında ¨yazılı izin almaksızın kısmen veya tamamen alıntı¨ yapılamayacağını yazmakla eleştiri kitabının eleştirisine bir kalın perde çekmektedir; görülmüş şey değil. 

Kitabın bundan sonraki bölümlerinde aşk ve cinsellik üzerine bir yazıyla, ardından pasajlar halinde insan yaşamını yöneten duygular ve düşüncelere ait düşünceler; ve nihayet 1972’de başlamış 2014 yılında sonlanmış, belki daha uzun bir süreye ait ama içinden seçildiğini zannettiğimiz bir Günce’yle karşılaşıyoruz. 

Böylesi bir eserde yer alan Günce, ‘kasaba gittim, hanım yarım kilo kıyma istemişti, sonra bakkala uğradım’ gibi bir anlatım değil elbette; yazarın hissiyatını-duygulanımlarını ortaya koyan özel bir seçki ve bu anlamıyla edebiyat-felsefe bağını kurmaya ilişkin görünüyor.

Arzu, Şizofreni, Paranoya ve Kaygı üzerine, fakat bilhassa Nietzsche tanımlarıyla uğraşan bir metin bundan sonrasında bölüm bölüm devam edecektir. Yalnız bu yazıların daha önce yayınlandığını her bir parçanın bitiminde yazarın imzası ve tarihiyle tekrar görüyoruz; buna ne gerek vardı, bilinmez.

Öte yandan, yayınevinin saygınlığını girişte vurguladığımız gibi bu kitaba gölge düşüren eksiklerini de söylemeliyiz. Daha arka kapakta beliren ve içerideki satırlarda dikkatli okurun gözüne batacak dizgi hataları, imla hatalarını Bilim ve Sanat’ın editör/musahhih eksikliğine yorumlamak gerekiyor. 

Ne vakit AŞK konulu bir Türkçe metin okusam, yine karşılaşacağım diye daha baştan huzursuzlanıyor ve korktuğum da sık sık başıma geliyor; bu kez yine oldu: Âşık sözcüğünü şapkasız yazmakla aşık, yani Latincesiyle TALUS, ayak bileği kemiği demiş olunacağını yayınevinin musahhihi görmemiş olmalı. Önemli mi, evet önemli! 

Eleştiri, bir bakıma, bu ayrıntılara gagasını sokan horoz gibi şeytanın işidir. 

Zira yazarımız, kitabın sonlarında, Enis Batur gibi dokunanın yanacağı bir ikon isme yönelik çok sıkı eleştiriyi nasıl usulünce ve âdabınca yapıyorsa, benzerini de bizim bu kitabın eleştirisinde yapmamız gerekir. 

Sahi, Enis Batur’un edebiyat ve yayıncılığın gizli patronu, Yakupoğlu’nun deyişiyle komutanı olduğunu öteden beri biliriz de hani pek söyleyemeyiz. Yazarımız burada Batur’un Acı Bilgi isimli roman olmayan ama herkesin metazori kabullendiği tarzda roman sayılan metnini, eğer Bilim ve Sanat Yayınları alıntı yapmaya müsaade etmiş olsaydı burada rahatça birkaç cümlesini aktarabileceğim ama şimdi yapamadığımdan özetle söylemekte olduğum gibi, kimselerin eleştiremediğini yazıyor. Bütün entelektüel ve kültür çevrelerine sesleniyorum diyerek soruyor: ¨Nereye gittiniz?¨ 

Aslında böyle yazmıyor da ben onun neredesiniz dediğini yazarsam, yayınevinin sıkı kurallarını ihlal etmiş olurum diye soru kelimesini değiştiriyorum. 

Yine, Orhan Pamuk’un KAR başlıklı romanıyla haşır neşir olan eleştirmenimiz bu eseri Dostoyevski’nin Ecinniler adlı dev romanın bir yapay ve şematik tekrarı biçiminde göstermekte; ardından, bütün bu gerçeğe rağmen Pamuk’a düzülen sıradan övgülerin kendisini nasıl rahatsız bıraktığını, hatta bunlardan nefret ettiğini açık yürekle yazmaktadır.

Nihayetinde; Foucault’dan Wittgenstein’a, Don Kişot’un uğramadığı, selam verip içeri girmediği, en azından bir gece olsun bir edebiyat hanında konaklamadığını bildiğimiz gibi Cervantes’e kadar geniş bir alana ait değerlendirmeleri, daha önemlisi yalın kılıç eleştirileriyle Türk okurunun, özellikle edebiyat sosyolojisi çalışan ve edebiyat ile felsefe arasındaki kurmaca bağların peşinde olan araştırmacıların muhakkak göz atması, el altında bulundurması gereken bir eserle bizi buluşturuyor. 

Çevirmenliğin kazandırdığı ‘bir metni yeniden kurgulamak’ becerisini ve bu tecrübeye ait yazı sanatı izlerini satır aralarında sık sık göreceğiniz bu eser, Eleştiri Kitaplığı raflarına yakışan bir kitap olarak tavsiyeye hak kazanıyor.

_______________

Edebiyat ve Felsefe
M.Mukadder Yakupoğlu
Bilim ve Sanat Yayınları,
2021, 1.Baskı,
222 sayfa

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

seventeen + 16 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.