Okumaya koyulduğum kitaplardan değer gösterdiklerim, şimdilerde yapıştırmalı etiketler moda olduğundan, renkli etiketlerle işaretlenir; sayfa sayfa…
Eskiden olsa, bu etiketleri nereden bulacaksın, araya kâğıt ayraçlar keser, koyardık; bazen Saatli Maarif Takvimi sayfaları…
Geçenlerde ¨Sticky Tag Notes¨, Yapışkanlı Etiketlerden bir çoğunu harcamak gerekti; masraflı bir kitapla karşılaşmıştım.
Kemal Kırar’ın ¨Ne Ülen Bu!¨ başlıklı, daha başında ilgi çeken kitabının hemen her sayfasına rengârenk etiket yağdırdım, içine notlar aldım, satır aralarını çizdim, kenarlarına gülücük-tebessüm işaretleri koydum; demek ki, çok beğenmişim.
Ayrıca gün gelir bana bir yazıda lâzım olur, diye pek çok şeyi not aldım.
¨Ne Ülen Bu!¨ başlıklı kitabın bir iddiası yok, bir edebiyat kuramı da sunmuyor, eleştirel bir bakışı deseniz hiç yok!
¨Masonlar¨ gibi kalp kırmamaya çalışan bir yazarımız var…
Ya pekâlâ ne var, bir radyoyu karıştırırken istasyonlardan birisine denk gelince, karşınıza çıkan programda dinleyicisiyle sohbet eden radyo sunucusu var; okurken siz de, radyoda sohbetkâr bir sesi dinliyor olacaksınız.
¨Lafıma yekûn tutayım!¨
Kemal Kırar’ın hemen her sayfada tekrarladığı, âdeta dil pelesengi olmuş, hâsılı-nihayet-lafı toparlarsak anlamındaki bu sıkça deyişini parmağınıza dolamazsanız, baştan sona akıcı bir dille, elbette Türkçeye değer veren yazarla buluşmanın tadına doyum olmaz.
Editör, düzeltmen, yayımcı kimliğiyle tanınan Kemal Beyin dil üzerine çeşitlemeler yaptığı kitabı üç bölümden oluşuyordu. Birinci kısmında, biz yazarlara lâzım gelecek dil üzerine doğrulamalar, düzeltmeler, hatırlatmalar vardı; en çok yapışkanlı etiket oralara gitti… İkinci kısımda yazarın anektodlara, fıkralara yer verdiği ama yine Türkçeyle, dilimiz ve kültürümüzle bağlantılı kısa yazıları yer alıyordu. Üçüncü kısım, bir parça, yazarın anılarında yer almış insanlara birer andaç, eulogy, methiye gibiydi; o kısmı çabuk geçtik.
Zira bana kalırsa, bu eserinde, eskiye dair hatıratını dökmeye hiç gerek yoktu; bir başkasında kullanabilirdi.
Kitabın başlığı ise baştan başa merak uyandırıcı…
Nazilli pazarında dolaşan Refi Beyin gözü tezgâhta üzeri halı gibi tüy kaplamış yumurta biçimi garip bir şeye takılır. Sorar:
¨Ne ülen bu?¨
Cevap gelir:
¨Kivi beyim…¨
¨Kaçaymış ülen bu?¨
¨Otuz lira beyim…¨
¨Ne ülen bu!¨
Dikkat kesiliniz! İlk cümlede soru imi [?] vardır, son cümlede, aynı cümlede ünlem imi[!]…
Aynı cümlenin soru ve merak içeren farklı anlamlarıyla ilgili güzel bir fıkradır…
Üstelik insanı neş’elendiren bir yanı var…
Kemal Kırar bu ilgi çekici, merak uyandıran, reklamcıların-halkla ilişkiler işini ciddiye alanların pek kullandığı İngilizce sözcük ve kavramla adlandırırsak, teasing yapan fıkranın ardından dil doktoru-lisan hekimi gibi döktürür, belli ki sayfa sıkıntısı vardır, kısa keser; keşke hatırat kısmındaki eski dostlarını başka bir kitaba saklayıp bizi daha fazla bilgiyle donatsa, malûmat ile techiz etseydi…
¨Tesir¨ diye yanlışlıkla yazdığımız kelimenin aslında, ¨Teshir¨ olduğunu ilk sayfada öğrenir, bilmediğimizi saklayıp bilirden geliriz. Hocamız anlatmaya devam eder; şaka değil, Kemal Kırar aynı zamanda Türkçe Dil ve Yazım dersleri vermektedir. Birkaç örnekle devam etmek, şart oldu:
Abuk subuk konuşanlara ders olsun diye, abuk subukluğun içki içme vakitlerinden geldiğini anlatır: Abukh akşam içilen içkiye, sabukh sabahleyin süren alkolizme/dipsomaniye denirmiş; elbette gece gündüz içen de saçmalarmış.
Kabak başıma patladı, deyişinin Osmanlı’daki içki yasağı zamanlarından kalma olduğunu da öğretir: Meyhaneyi basan inzibat, o vakitler çanaktan şarabı kabak oyması kaşıklarla alırlarmış ya, kabağı ayyaşın elinden alıp kafasında kırarmış!
Su basmanı çıktı, diye inşaat dilinde konuşulan deyimin, Fransızca Soubassement olduğunu gösterip ¨Buradan sonra artık su basmaz!¨ anlamında değil, binanın bodrum seviyesi olarak kullanılması gerektiğini hatırlatır.
İmtihan etmek, diye bir bakıma yanlış kullanıp bize yıllarca dershanelerde mihnet, zahmet, eziyet verildiğini de söyler, zira imtihan bu sözcüklerin ortak kökünden, Arapçadan gelir; oysa, güzel Türkçede bunun karşılığı Sınav’dır, sınamaktan, denemekten gelir.
Fındık sözcüğünün Karadeniz Cevizine karşılık gelen Yunanca eski bir kökle bağını gösterir ki, şaşırırız: Pontika! İşte bu Yunanca sözcük evrile devrile, döner dolaşır, önce Fundika olur, sonra Fontik, ardından Fındık diye dillenir.
Bu listeleşen sözcükleri uzatmayalım, Kemal Kırar’ın sıkça kullandığı gibi lafımıza yekûn tutalım!
Bir vakitlerin radyo sohbet ustası, yazar, entelektüel, Türk Batılılaşmasının üstâdı Şevket Rado gibi, bence Kemal Kırar günümüzün sohbetkârıdır. Keşke onu radyolarda dinleyebilseydik!
Kitabında okurunu karşısına alır, onun gönlünü okşayan sözlerle lafına devam eder, lakırdısını tatlı bir dille sürdürür, bize gözümüzden kaçan değil hatta hiç bilmediğimiz ayrıntıları gösterip iki kelâm arasında öğretiverir; sırf bu nedenle kitabının edinilmesi, el altında durması, arada bir iç sıkıntısı geçirdiğinizde orasından burasından okunması iyi gelir.
Mesela, erkek ceketlerindeki sol yakada bulunan iliğin niye açıldığını bilir miydiniz? Ben, dürüst davranıyorum, bilmezdim! Hemen hepimiz gibi ben de, o yakadaki ufacık düğme deliğinin, pek çok kez dikiş ipliğiyle kapanmış bu yara üstü çiziği gibi şeyin rozet takmak yahut çiçek iliştirmek türünden bir maksada hizmet ettiğini düşünürdüm.
Değilmiş, a efendim!
Lafımıza yekûn tutalım: Eskiden, ceket ceketatay zamanlarındayken, yani yüz yıl kadar evveli galiba, o deliğin karşısında, sağ yakada bulunan bir düğmenin kavuşması için açılırmış. Böylece kedavet zamanları-soğuk esen rüzgârlarda, göğsünü kapatmak için sağ yakayı solla birleştirmeye yararmış…
Ben derim ki, ¨Nereye açıldığı belli olmayan bir kapı görmesin hemen meraka-tecessüse düşen yazarlar¨ vardır ya, işte Kemal Kırar onlardan biridir ve dahi, bize göstereceği daha birçok şey bulunur…
Sohbetini yeni kitaplarında, ama hatıratını başka bir sayfaya nakledecek şekilde, bekleriz velhasılı…
____________________
Ne Ülen Bu!
Kemal Kırar
Edebiyat-Dil İnceleme, 279 sayfa,
Destek Yayınları
İstanbul, 2015, 1.Baskı
Bu habere emoji ile tepki ver




