EFLATUN’LA SOHBET

SEDAT YILDIRIM SARICI – Ahmet Davutoğlu’nu bilirsiniz. Rus uçağı düşürüldüğünde “emri ben vermiştim” yarışında ön saflarda yer alıp, özür faslı geldiğinde arazi olmuştu. Davutoğlu başbakanken Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün başdanışmanı olur. Siyaset Bilimci S.S. Öğün, AKP’ye “serin” destek verir.

TRT’de yayınlanan İhmal Edilebilir Nasihatler programında Antik Yunan’daki demokrasinin insanlık deneyiminde ulaştığımız en ideal yönetim biçimlerinden biri olduğunu söyleyen Öğün, antik Yunan filozoflarının mutlak okunması gerektiğine vurgu yapar.

Bu durumdan kurum olarak kuruntu çıkaracağımıza zaman makinasına atlamadan zoom programı aracılığıyla doğrudan Eflatun ile diyalog kurup mini bir söyleşi gerçekleştirdik.

İslam dünyasında Eflatun (MÖ 427 – MÖ 347) olarak bilinen Yunan filozoflarından Platon, günümüze de ışık tutacak önemli saptamalarda bulunmuştu. Batı felsefesinin başlangıç noktası ve ilk önemli filozofu kabul edilen bilgenin görüşleri İslam ve Hıristiyan felsefesini derinden etkiler. Fikirleri ortaçağda İslam filozofları tarafından korunmuş ve İslam düşünce dünyasındaki Yeni Eflatunculuk akımına neden olmuştur. Bu sebeble de yabancımız sayılmaz.

Eflatun

Ustam öncelikle söyleşimize zaman ayırdığınız için teşekkür ederek başlayayım. Açık Gazete’yi oradan da takip ediyor musunuz?

Evet Seracettin kardeşim, günü gününe hepimiz okuyoruz.

Abi benim adım Sedat. Karıştırdınız galiba.

– Kusura bakma Sergio’cuğum. Güya cennetteyiz ama durmadan çalışıyoruz. Kafam darmadağın.

Abi adım Sergio da değil, Sedat. Ama isterseniz okur cinnet geçirmeden bu cennet faslını geçelim. Sorulara başlayabilir miyim?

Olur Şaban’cığım, İlk sorunu alayım.

Allah razı olsun abim. Büyüğümsünüz, boynum kıldan incedir. Artık siz nasıl uygun görürseniz öyle hitap edin. Diyordum ki, siz Devlet adlı eserinizi yazmadan evvel, çok sevip saydığınız hocanız Sokrates 500’ler Meclisi’nin kararıyla idam edildi. Sokrates tazminat ödeseydi ölümden kurtulabilirdi ama savunmasını okuduğumuzda görüyoruz ki kaçabilecekken kaçmamış, meramını anlatmaya çalışmış. Felsefe tarihinde de haksız yere mahkum edilen ilk düşünce suçlusu olarak anılıyor. Sizin bu demokrasi çekincelerinizde sanki bu idam kararına içgüdüsel bir tepki söz konusu gibi. Demokrasiden hakikaten korkmamız mı gerekir?

DİKTATÖRLÜK DEMOKRASİDEN TÜRER 

– “Diktatörlük demokrasiden türer. Demokrasilerde bütün görevlerin ihmal edilmesi bu düzenin sonunu getirir.

Demokrasi, en yüksek değere (özgürlüğe) ulaşma çabası yüzünden batıp gider. Özgürlüğün en güzel değer olduğu duyulur bu devlet düzeninde, bu nedenle de özgür doğmuş biri ancak bu düzende yaşayabilir, derler!

Haydaa, yani özgürlük başa bela bir şey mi demek istiyorsunuz?

– Böyle bir devlette özgürlük güdüsü her şeyi kapsar. Hatta evlerin içine kadar uzanır, ta ki sonunda anarşi hayvanlar arasında bile kök salıncaya kadar!

Gerek atlar gerekse de eşekler özgürce hareket etmeye iyice alışmışlardır ve insanlar onları görünce sokakta kenara çekilmedikleri takdirde yollarına çıkan herkese çarparlar. Sonuç olarak, tepelerinde bir efendiye asla tahammül edemeyecekleri için ne yazılı, ne sözlü yasaları umursarlar. Kısacası her şey özgürlüklerle dolup taşar, şiddetli ve güçlü bir şekilde demokrasiyi boyunduruk altına alır.

Gerçekten de tabiattaki ve insan nefsindeki her aşırılığın adeta bir kural olarak tam karşıtına dönüşmekte olduğunu biliyoruz. Aynı durum aslında toplumsal düzenler için de geçerlidir. Çünkü normali aşan bir özgürlük hem kişisel ölçekte hem de devlet düzleminde aşırı bir uşaklığa dönüşür.

EN ÜST DÜZEYDEKİ ÖZGÜRLÜKTEN EN BÜYÜK VE KATI UŞAKLIK DOĞAR 

Diktatörlük demokrasiden başka bir devlet düzeninden doğmaz. En üst düzeydeki özgürlükten en büyük ve katı uşaklık doğar.

Tamam ama siz bize çağımızı anlatıyor gibisiniz.

 – Böyle bir (diktatör) adamın ortaya çıkıp yükseldiği bir devletin ve bizzat adamın mutluluğunu tasvir edelim. İlk günlerde herkesi hemen hemen gülümseyen bir yüz ifadesiyle karşılar. Bir diktatör olduğunu inkâr eder, çok şey vaat eder.. Herkese karşı insaflı ve hizmetkar gibi davranır.

Dış rakipleriyle kısmen anlaşarak, bazılarını imha ederek bir kez huzuru sağladıktan sonra, halk bir komutana ihtiyaç duysun, diye durmadan yeni savaşlar açar. Ayrıca gene, bağımsız düşüncelerinden dolayı egemenliğine karşı çıkma kuşkusu uyandıran kimseleri bir bahaneyle düşmanların eline teslim edip yok etmek için de savaş çıkartır. 

Bütün bunlar durmadan savaşa bağlı huzursuzlukların diri tutulması zorunluluğunu getirir. Böyle olunca kaçınılmaz olarak yurttaşların ona olan kin ve nefreti arttıkça artar.

Peki ama bu iş böyle yürür mü?

– Onun iktidara tırmanmasında ona yardımcı olan, ardından kendileri de nüfuz sahibi olmuş adamlardan bazıları ona karşı ve kendi aralarında içlerinden geldiği gibi konuşacak ve olup biteni beğenmediklerini söyleyeceklerdir; en azından aralarındaki yürekli kimseler.

Zorba iktidarını yürütmek istiyorsa, iyi kötü önemli tek bir dostu ve düşmanı kalmayıncaya kadar bunların hepsini bertaraf etmek zorundadır.

Bu nedenle de kimin yürekli, kimin cömert, kimin akıllı ve kimin zengin olduğuna çok dikkat etmek zorundadır. İşte devleti hepsinden temizleyene kadar bütün bu kimselere, istesin istemesin, düşman kesilebileceği ve onları kollamak zorunda kalacağı için de bayılır buna! 

Hekimlerin vücudu temizlerken izlediklerinin tam tersi bir yoldur bu; çünkü onlar zararlı olanı ayıklayıp atar, iyi olanı bırakırlar; despot ise tersini yapar! 

Eflatun

NEFRETLE BİRLİKTE YAŞAMAK

Hükümdarlık etmek istiyorsa başka çaresi de bulunmamaktadır. Ne bahtiyar edici, elini ayağını bağlayıcı bir zorunluluk ama; ya o alt düzeydeki kitlenin nefretiyle birlikte yaşamaya ya da yok olmaya mecbur bırakan bir durum bu!

– Siz ne derseniz deyin, bu iş böyle gitmez.

 

“Ancak bu tür eylemlerinden ötürü yurttaşlar kendisinden ne kadar nefret ederlerse, o ölçüde kendine sadık ve yeterli sayıda bekçiye ihtiyacı olacaktır. Onlara ücretlerini ödedi mi kendiliklerinden koşarak geleceklerdir! Gerçekten sadece böyle dostlara kalmıştır artık!

Ve işte bu dostları ona hayranlık duyarlar ve doğru dürüst insanlar ise ondan nefret edip kaçınırlar.

Neyle tutacaktır bu orduyu bir arada? Devlette kutsal hazineler bulunduğu sürece bunları tüketip duracak ve bıçak kemiğe dayanınca da öldürttüklerinin malını mülkünü kullanacaktır. 

İyi de bunlar da tükenince ne olacak? O zaman aşikâr bir biçimde babanın maddi varlığına dayanarak yaşamaya çalışacaktır; hem kendisi hem silah arkadaşları, hem de dostları. Yani halk, diktatörü ve arkadaşlarını besleyecektir.

İyi de, halk çileden çıkmışsa ve yetişkin bir evlada hâlâ babanın bakmasının haksızlık olduğunu, tersinin yerinde olacağını söylerse ne olacak?

“Olacak O Kadar” dememi beklemiyorsunuz herhalde? Çağımızdaki seçimleri kastediyor olmalısınız.

ÖZGÜRLÜĞÜN YERİNE KIFAYETSİZLER

– Dolayısıyla halk, ona, güruhuyla birlikte devleti terk etmesini emretti diyelim, tıpkı babanın oğlunu, serseri takımıyla birlikte evinden kovması gibi.

O zaman halk, dünyaya ne berbat bir evlat getirmiş, şımartmış ve büyütmüş olduğunu fark etmiş ve zayıf birinin güçlü birini sürüp atmaya çalıştığını anlamıştır.

Halk özgürlere hizmetten kaçayım derken, uşaklığın ateşine düşmüş olanlardır. Özgürlüğün yerine kifayetsizleri efendiler yerine koyarak, arasında en ağır ve en acı uşaklığa mahkûm etmiştir kendini.

(Platon- Devlet’in 8. bölümünün son sayfalarından derlenmiştir.)

* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.