Efsane Postacı Hançer’in 57 yıllık sırrı çözülüyor!

Kaş’taki 57 yıllık sır perdesi aralanıyor. 1920’lerin sonlarından, 1952’ye kadar Elmalı Kaş arasında atla posta ve erzak taşıyan efsane postacı Hançer, Kimine göre kalp krizinden kimine göre de bilinmeyen bir sebepten dolayı 15 Nisan 1952’de Gömbe yakınlarında öldü. Cesedi öldüğü yerde bir gün bekletildi, yapılan keşiften sonra ailesine verildi. Ancak ölmeden önce iki at yükü erzakla Elmalı’dan Kaş’a giden Hançer’in cebinden bir kuruş bile çıkmadı. Birinci Dünya Savaşında asker olarak Kaş’ta deveyle mühimmat ve erzak, ikinci Dünya Savaşındaysa postacı olarak Elmalı- Kaş arasında devletin yazışmaları da dâhil tek haberleşme aracı olarak posta ve ‘hayatı’ taşıyan Hançer’in filmlere konu olan yaşamı bilinmeyen yönleriyle ilk kez gün ışığına çıkıyor.

Elmalı-Kaş arası üç gün sürecek yolculuk başlıyor
Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları!
Bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine… ( Edip Cansever)

Sunder Erdoğan’ın çizgisiyle Hançer

1930’lu yılların başları. Bugün Türkiye’nin önemli turizm kentlerinden biri olan Kaş’a yalnızca denizden ulaşılabildiği yıllar. Birinci paylaşım savaşından yeni kurtulan ve yaralarını sarmaya çalışan dünyanın ekonomik buhranla sarsıldığı yıllar. Yokluk ve zorluk yılları… O yıllarda Antalya’nın batı bölgesinin merkezi konumunda olan Elmalı’nın esnaf arastalarında körüklü çizmelerinin gıcırtıları eşliğinde telaşla koşuşturan iri cüsseli bir adam yamaklarının yardımıyla iki yağız atı yüklemeye çalışmaktadır. Leblebi, helva, çiğ kadayıf ve onlarca resmi evrakla yüklenen atları yedeğine alan 1.90 boylarındaki iri yapılı adam, üç gün sürecek yolculuğuna başlamadan önce son kez hafızasını yoklar ve atını mahmuzlar…


Soldan sağa karısı Ayşe, torununun karısı Ayşe, torunu Salih ve üvey kızı aynı zamanda yeğeni Ümmiye

Hançer geldiii, haberler getirdiii!

Kaş sırtlarına vardığındaysa davudi sesiyle hançeresinden dökülen “Hançer geldiii! Haberler getirdiii!” nidalarını duyan Kaşlıların etrafını çevirmesiyle ortalık gerçek bir bayram yerine döner. Elmalı ve Kaş arasında, belki de örneğine az rastlanacak bir yoksunlukla geçen 1930 ve 1940’lı yıllarda, bölge insanının dünyayla kurduğu tek iletişim kaynağıdır Hançer. Öyle ki, Hançer gelmese, mektupsuz, gazetesiz, tatsız tuzsuz kalır Kaşlılar. Bu girizgâhtaki satırlar gerçekle hayalin iç içe geçtiği bir film karesini andırsa da gerçekte tarihin yakın bir dönemecinde yaşanan dramatik bir insan öyküsünü barındırıyor. Biraz düş, biraz gerçek. Bir varmış bir yokmuş gibi. Kısacası yaşamın kendisi gibi…

Öyleyse gelin hep birlikte hayal perdesinin büyülü dünyasıyla, gerçek yaşamın dramatik gelgitleri arasında salınan bu öykünün kapısını aralayalım.

Parmak Damgası’yla tanındı

Türkiye Hançer karakteriyle ilk kez 1983 yılında TRT’de yayınlanan Parmak Damgası adlı dizide tanıştı. Halikarnas Balıkçısı’nın öykü ve romanlarından senaryolaştırılan ve 1991’de genç yaşta yitirdiğimiz Okan Uysaler’in yönettiği Parmak Damgası, gösterildiği yıllarda büyük ilgi görmüştü. Kaş’ta çekilen dizi filmde, Aytaç Arman, Aliye Rona, Zühal Olcay, İhsan Yüce, Menderes Samancılar ve Turgut Özatay gibi değerli oyuncuların yanında Hançer karakteriyle hafızalara kazınan usta oyuncu Giray Alpan da rol almıştı. Giray Alpan Hançer’i öyle bir canlandırmıştı ki, bu ilginç karakter adeta filmle özdeşleşmişti. Parmak Damgası’nın ardından Hançer, birçok insanın hafızasında bir film karakteri olarak kalmıştı. Oysa Hançer gerçek bir kişilikti ve haftada üç gün Elmalı Kaş arasındaki iletişimi sağlayan tek kaynaktı. Hançer o kadar gerçekti ki, bölge insanının deyimiyle “filmlere geçecek” türden bir yaşamı vardı. O kadar gerçeküstüydü ki, yaşamın gerçekliğine bir film karesinden fırlayıp gelmiş gibi duruyordu…

Peki gerçekte Hançer kimdi?

Asıl adı Mehmet Ali olan bu yiğit postacıya, bölge insanı soyadıyla “Hançer” diye sesleniyordu. Gelin şimdi ona ‘Hançer’ diye seslenen bölge halkına kulak verelim. Elmalı-Kaş arasında posta taşıdığı yıllarda onun varlığına tanıklık etmiş olanlardan birine, bu gün 76 yaşında olan Ali Güçlü’ye bırakalım sözü:

“Adını bilmiyordum ama bir adam vardı, Hançer derlerdi. Biz de çocukken böyle öğrenmiştik. Ben o zaman on yaşlarındayım galiba. İyi hatırlıyorum, gelir atlarının boynuna saman asar, bizim köyde dinlenirdi. Sonra Sinekçi beline doğru hareket ederdi. Sinekçi belinde Sinan diye bir adam vardı, kahveci. O karda belde orada dururdu devamlı. Hançer geceyi orada geçirirdi.

Sanatçı Giray Alpan, Hançer’i canlandırdı…

Hançer’i bir daha hiç görmedim

Bir de Alıçlı diye bir yer vardır Kemer köyünün yukarısında, zaman zaman Gömbe’de, bazen de Alıçlı’da dinlenirlerdi. Kahveci Mehmet diye bir arkadaş vardı orada. Hançer’in yanında bir de Mehmet Çavuş vardı. Postacıydı o da. Bunları ben devamlı görüyordum.

Hançer biraz şişmandı. Babam ve arkadaşlarıyla iyi konuşurdu. Biz çocuktuk tabii fazla konuşmazdık. Sevilen, güzel bir adamdı. Türkiye’nin postasını getirip götüren bir adam olduğuna göre; dürüst, güvenilir bir adammış demek ki. Mehmet Çavuş da öyleydi. Bir de Goca Uşak dedikleri biri vardı ama Mehmet Çavuş’a mı diyorlardı onu hatırlamıyorum. Sonraları Hançer yaşlandı. Posta taşıma işi otomobille yapılmaya başladı. Sonra Hançer’i bir daha hiç görmedim.”

Damadı Yusuf

Filmlere geçecek biriydi…

Posta taşıma işinin otomobille yapılmaya başlamasının ardından Hançer’in yaşamında büyük bir boşluk oluşur. Hançer, bölgenin sosyo-ekonomik gerçekliğini kendi yaşamında barındıran, mütevazı koşullarda yaşam savaşı veren bir kimliktir aynı zamanda. Türkiye’nin siyasi ve sosyal koşullarının yeniden şekillendiği yıllara denk düşen bu dönemden Hançer’de kendi payına düşeni alır. Otomobille posta taşıma işini artık ‘otomobil’ alacak düzeyde sermaye birikimi yapmış olanlar üslenecek, teknoloji bir kez daha gerçekliğin önüne geçecektir.

Hançer’i tanıyan Ali Güçlü

O günlerin tanıklarından biri olan ve Kaş’ta bir dönem belediye başkanlığı yapan Mustafa Zeki Bozca’dan dinleyelim:

“1952 yılına kadar bizim burada ulaşım deniz yoluyla yapılırdı. Kısmen halkın katkısıyla tamamlanan yolların hizmete girmesinden sonra Elmalı- Kaş arasındaki posta işini aylığı 60 Liradan ben aldım. Bu arada Land Rower bir Jeep satın alarak, postayı alıp götürmeye başladım. Kış aylarında posta işini Hançer lakabıyla tanınan Mehmet Ali’ye bir ücret karşılığı biz yaptırıyorduk. Kardan, yağmurdan yollar geçit vermeyince, araba çalışmaz olunca, posta işini atla yaptırmak zorunda kalıyorduk. Çok emektar birisiydi Hançer. 1.90 boyunda, 110 kilo ağırlığındaydı. Meşinden yapılmış ‘garçin’ diye tabir edilen bir nevi tozluk ve potin, ayaklarında kilot pantolonunu giymiş, kepeneği sırtına atmış haliyle tam filmlere geçecek tipte birisiydi Mehmet Ali. Kaş’a çok emeği geçmiştir.

Eşi son günlerinde…

Atatürk’ün leblebisi

İşte bu Hançer, mevsimin sor günlerinde postasını bazen tek bazen de çift atla yürütürdü. Posta işinde adeta bir sembol haline gelmişti. Her Kaş’a gelişinde yanında kendisine yapılan siparişlerle birlikte Galip’ten leblebi getirirdi. Galip’in leblebisi yurt çapında ünlü bir leblebiydi. Hatta rahmetli Atatürk’ün bile bu leblebiyi özellikle istettiği söylenirdi. Leblebici Galip halen sağ mıdır bilemem. Ama çocukları leblebicilik mesleğini Elmalı’da hala sürdürüyorlar.

Hançer bilinmeyen bir sebeple öldü!

Tekrar Hançer’e döneyim. Kaş’tan aldığı postayı Elmalı’ya götürmekte iken bir gün Mehmetçikler Mahallesi yakınlarında bilinmeyen bir sebeple ölür. Ama sadık atı başucunda bekler. Sonunda köylüler kendisini ölü halde bulurlar…” (Çile Yılları- Anılarda Kaş. İsmail Sadık. Ank. Gazeteciler Cemiyeti Yayınları. Ankara 1983)

Hançer’in tek çocuğu anlatıyor: ‘yufka yürekli bir adamdı…’

Mustafa Zeki Bozca, 1980’lerin başında Gazeteci İsmail Sadık’a aktardığı bu tanıklığında dile getirdiği ve “filmlere geçecek tipte birisiydi” diye tanımladığı Hançer’in yaşamı gibi ölümü de filmlere geçecek türdendir. Yaşamı bu sözlerin ardından filmlere geçse de ölümü hep sır olarak kalır. Hançer’in sır dolu ölümüyle ilgili ayrıntılara geçmeden önce, sözü yaşamına tanıklık edenlerden birine daha verelim. Sıtkiye Karacaoğlu, Hançer’in bugün hayatta olan tek çocuğu, kızı. Aslında kendi deyimiyle Hançer’in öz çocuğu değil, “besleme.” Çünkü Hançer’in hiç çocuğu olmamış. Bugün Antalya Beldibi’nde eşi Yusuf Karacaoğlu ile birlikte küçük bir aile pansiyonu işleten Sıtkiye Hanım, “yufka yürekli bir adamdı” dediği babası Mehmet Ali Hançer’i, 11 Ekim 2009 günü evlerinde yaptığımız görüşmede şu sözlerle anlattı:

Tek çocuğu benim

“Benim annem sekizinci doğumunu yaparken ölmüş. Babam bana altı ay kadar baktıktan sonra annesiz olduğum için çok hastalanmışım. Elmalı’da Ömer Efendi adında bir hükümet tabibi varmış o zamanlar. Babam beni ona götürmüş. Orada Hançer’in kardeşinin eşiyle tanışıyor babam. Onun da kocası ölmüş, çocuğuyla kalmış. Sonra Hançer’le evlenmiş bu kadın. Ayşe Hanım… Yani annem. Hançer’in hiç çocuğu yok. İlk eşi bir doğum yapmış ama ölmüş o çocuk. Tek çocuğu benim. Altı aylıkken ‘beslengi’ olarak almış beni.

Ağustos’un yılanı, Sinekçi belinin Sinan’ı…

Babam posta taşıma işini ihaleyle alırdı. Otuz yıl bu işi yaptı. Kaş’a gidip gelmek için kışın daha kısa yolları tercih ederdi. Kışın çok kar olur Sinekçi beli kapanırsa, Çatallar üzerinden Ağullu’ya çıkıyordu. Yazın da daha uzun yoldan giderdi. Yusuf ( Eşini gösteriyor) daha iyi bilir o yolları. Taşıdığı kıymetli eşya ya da evrak olduğunda yanında Jandarma da giderdi. Haftada üç defa posta götürürdü. Sinekçi belinde Sinan adında bir hancı varmış. Her zaman babamı soymaya kalkarmış. Babam da kıymetli eşyalarını başının altına koyar öyle uyurmuş. Taşıdığı bazı evrakların üzerinde ‘kıymetli’ yazılı olurmuş. Bir gün bu kıymetli evrakları başının altına koyduğunu fark etmiş Sinan. Elini babamın yastığının altına sokarken elini tutmuş babam. “Ne yapıyorsun?” diye sorunca, “uyudun mu diye bakıyordum, yastığını düzeltiyordum ” falan dermiş Sinan. Hâlbuki babamı soymaya kalkarmış Sinan… “Ağustos’un yılanı, Sinekçi Beli’nin Sinan’ı adamı boğar!” derdi babam.

Bu arada Yusuf Karacaoğlu söze giriyor ve “Sinan yaşlanınca Gömbe’ye taşındı. Sinan’ın bir oğlu vardı. Adı Ahmet. Ticaret yapardı. Ahmet’in de bir oğlu vardı. Posta işi arabayla yapılmaya başlayınca ihaleyi Ahmet’in oğlu aldı” sözleriyle Sinekçi belinin ünlü hancısı Sinan hakkında bilgi veriyor.

Bütün Kaş Hançer’in başına toplanırmış…

Kaşlılar onun sevgilisiydi. O geldiğinde herkes başına toplanırmış. Hiç okuryazarlığı olmadığı halde kim çörek ısmarladı, kim gazete ısmarladı, kim leblebi ısmarladı hepsini aklında tutardı. Hepsini ayrı ayrı paket yaptırırdı. Hiçbir şeyi unuttuğu olmazdı. Kaş’ın beri tarafına vardığında “Hançeeer!” diye bağırdığında, bütün Kaş onun başına toplanırmış. Öyle anlatırdı. Çok şakacıydı. Bazen benim elimden tutar gezmeye götürürdü. Yolda bütün herkese çatardı. Eskiden böyle herkes birbirine çatardı. Büyükler birbirileriyle şakalaşırlardı. Hançer’e şaka yaparlardı, o da onlara küfür ederdi. Eskiden böyleydi. Şimdi o şekilde küfretseler mahkemeye verirler. O zaman bunu normal karşılıyorlardı, gülüşüyorlardı… Benim ayrıntılarına pek aklım ermiyor ama çatmayın bana diye söverdi onlara.

Eşkıyalar ‘postayı bırak, sen git!’ diyerek yolunu kesiyor

Askerliğini de Kaş’ta yapmış babam. Oraları iyi bildiği için ‘Deveci’ olarak orada kalmış. Silah ve erzak taşıma işlerini yaparmış. ‘Ben askerlik yapmadım sayılır’ derdi. Meis ve Kaş arasında gidip gelmiş. Meis’ten çok kaçak mallar getirirdi. Kahve, kolonya, battaniye ne varsa… İngiliz kilotu derlerdi… Kilot pantolon ve körüklü çizme giyerdi. Kırbacını sırtına, silahını da beline takardı. Alman harbi olduğu zamanı hatırlıyorum bir de… O yıllarda postayı hep soyuyorlardı. Ben oralara hiç gitmedim ama Sinekçi beliyle bir de Elmalı Finike arasındaki Aykırtça tarafları var. Oralarda soygun olurmuş. Taşın arkasına saklanıyorlarmış, önünü kesiyorlarmış aniden. ‘Postayı bırak, sen git’ diye bağırırlarmış eşkıyalar. ‘Bırakmazsan seni vururuz’ diye de tehdit ederlermiş. Bundan dolayı kıymetli eşya taşıdığı zaman Jandarmayla birlikte giderdi. Aklım eriyor benim. Evleri kara perdelerle kapatıyorduk o zamanlar…”

Güçlü kuvvetli bir adamdı bizim kayınpeder…

Bugün 75 yaşında olan Sıtkiye Karacaoğlu, babası Hançer’le ilgili anımsadıklarını anlattıkça eşi Yusuf Karacaoğlu’da söze giriyor ve anılar birbirini kovalıyor. 80 yaşındaki Yusuf amca, bir pırıl pırıl hafızasıyla bizi şaşırtıyor. “İri yarı, güçlü kuvvetli bir adamdı bizim kayınpeder” diye başlıyor Hançer’i anlatmaya. Ve ardından hafızasının derinliklerindeki tanıklığını dün yaşamış gibi aktarıyor teybimize:

“Çarşıya pazara gittiğinde bir değneği vardı, onu sırtına sokardı. Bazen de değneği arkasına alır dayanarak yürürdü. Cüsseli bir adamdı yani. Hep çalıştı. Hiç emekli olmadı. Bizim orada meşhur Leblebiciler, Helvacılar vardı. Elmalı’dan Kaş’a leblebi, helva, şeker ve kadayıf götürüyordu. Kaş’tan da zeytinyağı, kahve ya da kumaş getiriyor. O yıllarda kahve az bulunuyor, Kaş’a da Meis’ten geliyor. Hem Postacılık yapıyor hem de bu malları getirip götürüyor. Elmalı Postanesine bağlı çalışıyordu. Eski Söğütlü kahvenin yanındaydı postane.

Delioğlan, Hançer’i bıçaklıyor!

Hançer asıl babamın arkadaşıydı. Babam büyük bir sürü sahibiydi. Çok davarı, çobanları vardı. Babamla Hançerin arkadaşlığına gelirsek… O zamanlar Elmalı’da bir yerde, ‘ayak karısı’ çokmuş. Bir gün babam bir haber alıyor, ‘Hançer Mehmet Ali falan yerde’ diye. Benim babama da ‘Yakalı Delioğlan’ derler… Yaka Mahallesinden. Bıçağının üstüne bıçak çeken adam yokmuş o zamanlar. Hançer bir, babam iki… Bunlar Elmalı’nın külhanbeyleri. Neyse… Babam gidiyor bakıyor, bunlar kadınlarla rakı içiyor, alem yapıyorlar. Babam kapıyı tıklatıyor bir bakıyor Hançer içeride. Neyse, babam çalıyor bıçağı Hançer’e. Büyük bir kavga başlıyor aralarında. Sonra Hançer’in öldüğünü sanıp omzuna atıyor ve aşağıya derenin kenarına bırakıp geliyor babam. Neyse aradan üç gün mü geçiyor dört gün mü bilmem Hançer silkelenip kalkıp gelmiş. Ölmemiş yani…”

Gidiş o gidiş…

Gençliğinde Elmalılı Delioğlan’ın bıçak darbelerinden kurtulan Hançer, 1952 Nisan’ında bir kez daha ölümle randevulaşacaktır. Ancak Hançer bu kez ilkindeki kadar şanslı değildir ve bu randevu soru işaretleriyle birlikte gelir. İcat oluşuyla ‘mertliği bozan’ tüfeğin yerinde bu kez otomobil başroldedir ve Hançer’in yaşamının son günleri yeni peyda olan otomobilin onda yarattığı kırgın ruh haliyle geçer. O günleri bir de Sıtkiye Karacaoğlu’ndan dinleyelim:

“Posta taşıma işini ihaleyle cip sahiplerine verdiler. Bu cip işi çıkınca, Hançer üç ay kadar evde oturdu, üzüntüsünden hasta oldu. Sonra biraz bunalıma girdi gibi oldu. Camiden hiç çıkmaz oldu. Bu arada torunu Salih doğdu. Bu doğum ona biraz iyi gelmiş gibiydi ama yine de sıkıntılıydı. Anneme, “Ayşe çok sıkıldım. Ben bir Kaş’a varıp geleyim. Kaşlıları çok özledim. Onlar da beni özlemişlerdir” dedi. Ben çocuğum ama hatırlıyorum bunları… O kış elinde avucunda ne var ne yoksa hepsini harcamıştı. Çalışmıyordu ve hiç parası kalmamıştı. Annemin boynunda bir beş yüzlük, iki Osmanlı altını vardı. Onları aldı, Elmalı’daki Leblebicilere altınları rehin bırakıp karşılığında mal aldı. Erzakları satıp parasını toplayınca getirip Leblebicilere verecekti.

Sonra Kaş’ta kimin ne isteyeceğini bildiğinden; leblebi, kadayıf, çörek helva toplayıp iki at yükü erzakla yola çıktı gitti. Gidiş o gidiş artık…

Beni evime götür!

Kaş’tan dönerken hastalanmış. Dönüş yolunda posta cipiyle karşılaşıyor. Cipin sürücüsü ‘amca seni ben evine götüreyim’ diye seslenmiş. Hançer de hasta haliyle ‘sen benim ekmeğimi elimden aldın bir de benimle konuşuyor musun ulan?!’ diyerek öfkeyle küfretmiş cip sürücüsüne. ‘Ben eve kadar dayanırım’ demiş ardından. Sonra Sarılar köyünden Hüseyin adında bir adamla karşılaşıyor yolda. O da Kaş’tan dönüyormuş. Önceden tanışıyorlarmış. Hüseyin ‘amca seni evime götüreyim. Evimde kaz gibi tavuklar var birini kesip sana yedireyim’ demiş. Hançer, ‘beni evime götür, kendimi iyi hissetmiyorum’ demiş. Birlikte biraz ilerlemişler ama Hançer atın üstünde duramayacak haldeymiş. Sonra kendisini urganla atın üstüne bağlatmış. Yarım saat kadar ilerlemişler, ardından dayanamayıp ‘indir beni’ demiş. Hüseyin attan indirmiş Hançer’i. Yere uzanmış ve orada ölmüş…”

Torunu Salih, Açık Gazete’den Yusuf Yavuz’a Hançer’i anlatıyor…

Torunu Salih Sarıyer: Kapaklı’da kalp krizi geçirmiş

Hançer’in öldüğü yer ve ölüm nedeni hakkında anlatılanlar birbirinden farklı ayrıntılar içeriyor. Ölümüyle ilgili tek doğru bilgi, yolda karşılaştığı Sarılar köyünden Hüseyin’le birlikte sır oldu belki de. Ancak Hançer’in bugün yaşayan tek torunu olan Salih Sarıyer, ölümüyle ilgili aktarılanlardan anımsadıklarını bizimle paylaşırken ay ve gün olarak net bir tarih veriyor. Hançer’in ölen kardeşinin karısı Ayşe Hanım’la evlendiğinde, Ayşe Hanım’ın önceki eşinden olan ve beraberinde getirdiği kambur kızı Ümmiye’nin çocuğu olan Salih Sarıyer uzun yıllar Elmalı’da Berberlik yapmış. Hasyurt ve Kumluca’da hallerde çalışmış ve bugün Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde işçi olarak çalışıyor. Emekliliğini iple çeken 57 yaşındaki Salih Sarıyer, 10 Ekim 2009 günü Antalya’daki evinde yaptığımız görüşmede Hançer’in ölümüyle ilgili şunları anlattı:

“Ben Hançer öldüğünde aşağı yukarı sekiz aylıkmışım. Ama annemden ve anne annemden dinlediğim kadarıyla anlatayım… Hançer, iri yapılı, iki tane atı olan, hiçbir ücret almadan gönüllü olarak Elmalı’dan Kaş’a postacılık yapıyormuş. 52 numara ayakkabı giyermiş. Bizim Elmalı’nın leblebisi, helvası ve kadayıfından götürüp oradan da zeytinyağı, içki, kahve ve kalay gibi ürünler getirirmiş. Aşağı yukarı 36 yıl bu işi yapmış. Altın gibi bir adammış. Bir de türküsü varmış, Kadifeden kesesi/ Kahveden gelir sesi/ oturmuş kumar oynar/ Ah ciğerimin köşesi… Dedem, 15 Nisan 1952’de Kapaklı’da kalp krizi geçirip ölmüş. Öldüğü zaman 66 yaşındaymış.”

Kaş’a iki at yükü mal götürdü, öldüğünde cebinden bir kuruş çıkmadı!

Salih Sarıyer, Hançer’in ölmeden önce Kapaklı köyünde yaşlı bir kadından un çorbası istediğini ve birkaç dakika sonra öldüğü söylüyor. Sonra İrfan adında bir şoför tarafından Elmalı Devlet Hastanesinin morguna getiriliyor cesedi. Kızı Sıtkiye Karacaoğlu bu süreci şöyle anlatıyor:

“Gömbe çayına gelmeden bir yerde ölmüş. Çaydan geçememişler zaten. Köprü möprü yok daha o zaman. Sonra kaymakam gelip keşif yapıncaya kadar cesedi bir gün orada beklemiş. Hüseyin cesedin başında beklemiş. Bu Sarılarlı Hüseyin bizim eve kadar geldi sonra. Ben konuşmaları dinliyordum; ‘teyze, Hançer’in parmağında bir yüzük vardı, onu bana verirsen hakkımı helal ederim, ben hiçbir şeyini almadım’ dedi anneme.

Annem, ‘buradan iki at dolusu erzakla gitti, mutlaka yanında parası olması gerekirdi. Nerede bu para? Cebinde beş kuruş para çıkmadı’ diye yanıtladı Hüseyin’i. Demek ki parasını almışlar… Bir de yüzüğünü istiyorlar. Parmağında bir yüzüğü vardı, Hüseyin ‘İlla ki onu bana ver hatıra olarak’ diyordu anneme. Annem de, ‘oğlum ne bileyim ben belki sen almışsındır onu, bilmiyorum ben’ dedi.

Evdeki halıları alacaklılara verdik

Sonra üzerinden bir kuruş bile çıkmadı. Leblebiciler de rehin bıraktığı altınları geriye vermediler. Artık alacağı mı, vereceğimi vardı bilmiyoruz. Sonradan başsağlığına gelenler oldu, ‘rahmetlinin bize borcu vardı’ diyenler çok oldu ama ‘bizim Hançer’e borcumuz vardı’ diyen hiç olmadı. Annem evdeki halıları verdi alacaklılara… Üç ay çalışmadığı dönemde pazar içinde bazı esnaftan borçla ayın oyun almış herhalde. Onlar da geldi… ‘Başınız sağ olsun, rahmetlinin bize de şu kadar borcu vardı’ diyen herkese elde avuçta ne varsa verdi annem. Sonra Hançer’den kalan birkaç dönüm bahçeden topladığımız meyveleri pazarda satarak geçindik. Annem çok iyi bir kadındı…”

Aytaç Arman: “Parmak Damgası Hançer’siz eksik kalırdı…”

Yazının başında değindiğimiz ve Hançer’in Türkiye’nin hafızasında yer etmesini sağlayan Parmak Damgası filminin başrol oyuncularından Aytaç Arman, Hançer karakterinin filmdeki işlevine dikkat çekerken ‘Hançer karakteri olmasaydı o dönemin koşullarını, gerçekliğini anlatmakta zorlanırdık’ sözleriyle tarihe not düşüyordu. Filmde okuma yazması olmayan balıkçı Mahmut karakterini canlandıran Arman’a Halikarnas Balıkçısı’nın öykü ve romanlarından uyarlanan senaryoya Hançer karakterinin nasıl dâhil edildiğini sorduk. Çünkü Halikarnas Balıkçısı’nın öyküleri çoğunlukla Bodrum’da geçiyordu ancak Hançer Kaş’a özgü gerçek bir kişilikti ve Balıkçıyla hiç karşılaşmamıştı. Başlarda Aytaç Arman da Hançer’i roman karakterlerinden birisi sanmış. Ancak yaptığımız konuşmada onun gerçekten yaşamış birisi olduğunu öğrenince hem şaşırmış hem de sevinmişti. İşte Aytaç Arman’ın rol arkadaşı Hançer’le ilgili anıları:

Hançer, Parmak Damgası’yla tarihe maloldu

“Hançer karakterinin senaryoya nasıl monte edildiğini bilmiyorum. Bilmemiz de imkânsız çünkü senaryo Ankara’da hazırlanıyordu. Hançer’in senaryoya nasıl monte edildiğinden çok oradaki işlevi ve en anlamlı karakter olması önemliydi benim için. Hançer karakterinin diziye monte edilmesi çok doğru bir karardı. Hançer, Seniha’dan de Mahmut’tan da Kaymakam’dan da önemli bir karakterdi. Çivi gibi aklımıza çakılmıştı. Hançer karakteri olmasaydı, o dönemin koşullarını, gerçekliğini anlatmakta zorlanırdık.

Giray Alpan Hançer’i yaşayarak oynadı

Okan Uysaler iyi bir yönetmendi. Duyarlıydı. Bölgede çok derinlemesine bir araştırma yapmış diziden önce. Senaryo bana geldiğinde dönemin koşulları gereği hiç çalışmak istemediğim bir dönemdeydim. Önce kabul etmedim ama birkaç görüşmeden sonra Okan Uysaler beni ikna etti. Çok keyifli bir çalışmaydı. Dediğim gibi Hançer çok önemli bir karakterdi. Bu diziyle de tarihe mal oldu. Edebiyat uyarlamaları bire bir sinemaya aktarılamıyor. Bu da sinemanın kendi gerçeğini ortaya koyan bir durum. Okan Uysaler bunu çok güzel oturtmuş yaptığı işe. Giray Alpan, Hançer rolünü yaşayarak oynadı. Onun at üstünde uzun bir yolculuktan sonra Kaş’a ulaşması sırasında yaşadığı coşku görülmeye değerdi. Parmak Damgası 1983’te çekildi. Dört bölüm olarak düşünülmüştü ancak konu zengin olunca altı bölüm yayınlandı. Bana hala gittiğim yerlerde Mahmut karakteriyle ilgili anılarını anlatıyor insanlar.”

Anılması bize yeter…

Bugün Elmalı mezarlığında yatan Mehmet Ali Hançer’in eşi Ayşe Hançer’de, çileli yılların ardından 1984’te yılında Hançer’iyle buluşmuş. Birlikte bir ömür sığdırdıkları Elmalı Bağdat Mahallesi’ndeki 7 numaralı ev ise içindeki anılarla birlikte bugün bir başkasına satılmış.

Hançer’in son tanıklarının yanında, kızı ve torunuyla yaptığımız görüşmelerde onun için bir şey isteyip istemediklerini sorduğumda, kızı Sıtkiye Karacaoğlu “sağlığında bir aylık bağlasalardı da düşünmeseydi. Üzüntüsünden hastalanmasaydı. Çok sıkıntılar içinde yaşadı. Ama yine de böyle anılması bize yeter” yanıtını vermişti. Torunu Salih Sarıyer ise Hançer’in ‘hatırasının’ yaşatılmasını istiyor. “yaşamı bir kitap olabilir ya da bir heykeli yapılabilir Kaş’a” diyor.

Hançer’i anmak ve anlamak

Kaş ve Elmalı halkının kolektif belleğinde yer etmiş önemli figürlerden biri olan bir dönemin tanıklığında, haberleri, sırları ve dahası gündelik hayatı sürdürebilmek için gerekli olan birçok nesneyi canı pahasına taşıyan Mehmet Ali Hançer’in bu dramatik sonu için kuşkusuz bu gün yapılacak pek bir şey yok. Ancak Kaş ve Elmalı’nın tarihinde bir dönemece tanıklık etmiş bu önemli figürün yaşamının bugüne taşınması için çok şey yapılabilir. Bu araştırma dosyası bunun için atılmış bir ilk adım olarak kabul edilirse, önümüzdeki süreçte Hançer’in varlığının ve kimliğinin geleceğe aktarılması için başta Kaş Belediyesi ve kaymakamlık olmak üzere tüm Kaşlılara önemli sorumluluklar düşüyor. Çünkü Aytaç Arman’ın da söylediği gibi, nasıl ki Hançer olmadan Parmak Damgası eksik kalır idiyse, onu gerçek anlamda özümsemeden de Kaş eksik kalır!

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.