FRANSA’DAN… Almanya ve Türkiye ile müzakereler


ALMANYA’DA SEÇİM SONUÇLARI VE 3 EKİM’DE TÜRKİYE İLE  MÜZEKERELERİN BAŞLAMASI…

Son iki haftadır Avrupa’nın ve Türkiye’nin gündemi adete bir merkezde buluştu. Birincisi Almanya’da gerçekleşen seçimlerin yarattığı sonuçlarının Avrupa’daki politik yansımaları, İkincisi ise 3 Ekim’de Türkiye ile müzekerelerin başlaması sorunu. Son bir kaç aydır AB içinde yaşanan politik tartışmalar, aynı zamanda AB’nin nereye doğru evrileceğini ortaya koyacak olan stratejik yönelimlerin birer parçasını oluşturmaktadır.

Almanya’da seçimlerin CDU/CSU’nun büyük bir farkla kazanacağı ve SPD’nin de büyük bir yenilgi alacağı beklenirken kamuoyu yoklamalarını şaşırtan bir durum orkaya çıktı. 7 yıldır muhalefette olan ve eyalet seçimlerinde yüzde 42 civarı oy alan ve erken genel seçimlerin kesin favorisi gösterilen CDU/CSU ciddi düzeyde  bir oy kaybına uğradı ve yüzde 35 oranında oy aldı. Bunun tersine SDP’nin 7 yılılk hükümeti döneminde, Alman ekonomisi ciddi bir durgunluk sürecine girdi, büyüme hızı yüzde 0,5 civarına kadar düştü, buna bağlı olarak işsizlik oranı hızla arttı ve 5 milyonu aşan işsizler ordusu oluştu, ajanda 2010 olarak bilinen programla, özellikle çalışanların sosyal haklarına ciddi saldırılar oldu ve SPD hükümetinin uygulamalarına karşı ciddi kitlesel portesto gösterileri yapıldı. Bu olumsuz tablo karşısında SPD’nin erken genel seçimleri kesin olarak kaybedileceği hesaplanırken tersi bir durum yaşandı. Yüzde 29 civarında oy alacağı tahmin edilirken yüzde 34 oranında oy aldı.

Seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra, hiç bir partinin tek başına hükümet kurmak için çoğunluğu elde edemediği ortaya çıktı. Bunun Almanya’da iç politik belirsizliğe yol açacağı ve hatta istikrarsız bir durum oluşturacağı belirtilmektedir.

Öncelikli olarak şunu ortaya koymak gerekir. Seçimlerde neden böyle bir tablo ortaya çıktı. İki neden üzerinde vurgulanabilir. Birinci nokta, politik partilerin halka sunduğu ekonomik ve sosyal programların etkisi. İkincisi ve asıl önemli olan, Almanya’nın izlemiş olduğu dış politikadır.   Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’ın özellikle Irak savaşından sonra, ABD’ya karşı geliştirdiği tutum, aynı zamanda Almanya’nın uluslararası alanda tek başına politik bir güç olma istediğini ortaya koyuyordu. 1974’lere kadar BM’nin üyesi dahi olmayan Almanya’nın hem AB içerisinde çok etkin bir güç olması hem de uluslararası politika’da kendini hisettirir bir politik strateji izlemeye başlaması, Alman kamuoyunu ciddi oranda etkiledi.  AB’nin ekonomik motor gücü olan Alman ekonomisinin aynı zamanda Birliğe dahil edilen ülkelerde ciddi bir ağırlığa sahip olması, Fransa ile birlikte hem AB içinde hemde uluslararası alanda Amerikaya karşı yeni bir politik güç oluşturma çabası/isteği, Alman askeri kuvvetlerinin kriz bölgelerine müdahale gücü olarak gönderilmeye başlanması, BM’deki etki güçünü önemli oranda arttırması ve BM kararlarında etkin bir güç olmak için BM’nin örgütleme yapısının yeniden düzenlemesini talep etmesi, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in ciddi bir etkisinin olduğu bilinmektedir.

Ayrıca Türkiyeli göçmenlere yönelik Alman toplumu içerisinde ciddi ön yargıların olmasına ve ic politikada büyük risk taşımasına rağmen, Türkiye’nin AB’ne alınmasının Almanya’nın ekonomik-politik ve bölgesel çıkarları için çok önemli olduğunu vurgulayarak çok açık destekledi. Buna karşılık CDU/CSU’nun Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkarak iç politika mazlemesi yapmaya çalışması, Alman toplumu tarafından eskisi gibi prim yapmadığı çok daha net olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin AB alınmasının Almanya’nın hem Türkiye’de hem de Ortadoğu bölgesinde ekonomik ve politik etkisinin çok ciddi oranda artacağı, Almanya’nın politik stratejisiyenleri tarafından kabul edilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin iç politika malzemesi yapılmasına, Almanya’nın stratejik çıkarları  nedeniyle karşı çıkmaktadırlar.

Dikkat çekmek istediğim nokta,  bugünkü seçim tablosunun ortaya çıkmasında,   Almanya’nın izlemiş olduğu dış politika stratejisinin  çok önemli bir etkisi söz konusudur. Bu sonuçlar, Almanya’da politik bir istikrarsızlığa kesin olarak yol açmayacaktır. Aksine Alman sermaye gruplarının ve politik yönlendirme merkezlerinin beklediği ve yönlendirdiği, daha güçlü bir etki yaratacak CDU-SPD hükümet ortaklığının kurulmasıdır. Bu da Almanya’nın hem AB içerisinde hem de ulusulararsı politikada daha etkin bir güç olmasına önemli olanaklar sunacaktır. Böylece önümüzdeki 10 yıllık dönem içerisinde Almanya’nın ekonomik-politik gücü,  uluslararası alanda dünyanın politik dengelerini çok daha belirgin bir düzeyde etkileyecek ve yönlendirecektir.

Almanya’nin seçim sonuçları aynı zamanda 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile müzekerelerin başlamasını etkileyen ciddi bir faktördür.  Son bir haftadır, Türkiye ile müzekerelerin başlasının AB hükümetleri arasında ciddi sir krize dönüştüğü belirtilmektedir. Hatta bugün dahi/2 ekim bu belirsizliğin devam ettiği kamuoyuna açıklandı. Burada ciddi bir yanılsama söz konusudur. AB ile Türkiye arasında müzekere tarihinde her hangi bir değişiklik olmayacaktır. 

AB’nin politik stratejisi bakımından Türkiye’ye kesin olarak ihtiyacı olduğunu artık sokaktaki her insan biliyor. AB’nin bu politik manevralarının arka planında, Türkiye’nin özellikle dış politikada kendi yönüngesine çekme taktiğidir. Kıbrıs ve Ermeni sorunu bu politik yönlendirmenin küçük birer parçalarıdır. AB için Türkiye hayati derecede stratejik bir öneme sahiptir ve vaz geçilmezdir. 

Müzekerelerin başlaması, Türkiye’den çok AB’nin ihtiyacı var. Eğer çok düşük bir olasılıkta olsa, müzekere görüşmelerinin ertelenmesi kararı çıkarsa, bu aynı zamanda AB’nın politik olarak kendisine en büyük darbeyi vurmasıdır.  Böylesi bir durum  uluslararası ilişkilerde yeni politik istikrarsızlıkların oluşmasına yol açacaktır. AB stratejisiyenlerinin buna izin vereceklerini düşünmüyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.