GÖL HİKÂYELERİ: ANGUTLARI BEKLERKEN

RECEP MEŞE – Köyün üstündeki Sazak tepesinin arkasında, kendi elleriyle yarattığı cennet misali bahçesinde yaşıyordu Koca Hamza. Bahçenin üst başına kerpiçten bir bağ evi kondurmuş, suyunu da bahçesinden kendi kazarak çıkarmıştı. Yazları burada yaşar, kış bastırmadan köye inmezdi.

   Koca Hamza öğlene kadar üzüm asmalarına çatallı kazık sivriltmişti. Asmalar üzüm yüklüydü ve dalları yere eğiliyordu. Kazıkları dalların altına dayanak yapacaktı. Öğlen olup sıcak da bastırınca ara verdi. Toprak testiye su doldurup evinin önündeki asma çardağının gölgesine, üzerinde yün döşek serili sekiye oturdu. Bir az soluklanıp testiyi ağzına dayayarak dikti ve buz gibi suyu kana kana içti. Bir de göle bakınca içi ferahladı. Nedense yükseklerde yaşamayı severdi. Karakteri böyleydi

   Göl âşığıydı. Gerçi gölün kenarına inip içine girmişliği sayılı da olsa uzaktan seviyordu o. Özellikle böyle yüksekten görmeyi seçmişti. Bu yüzden bağ evini gölü en güzel yerden gören en üst başa yapmış, konumunu, penceresini, yatma yerini, çardağını hep göl manzarasına göre yerleştirmişti. Tepelerin arasından göl ne de güzel görünüyordu. Köyle göl arasında, diklemesine boy veren yeşil kavakların süslediği zeytin ağaçlarından oluşan ova sonra masmavi göl uzanıyordu.

   Üzerine yaz kış bu aba giysileri giyerdi. Dize kadar dar konçlu kahverengi aba pantolon, çizgili yakasız keten mintan, üzerine de aba yelek giyer, başına da güneşten korunmak için takke takıp beline kuşak dolardı. Yaz olmasına rağmen ayağına elde örme beyaz yün çorap geçirir, pantolonun altına da mutlaka içlik giyerdi. Burası iyi yel alır, sürekli eserdi. Terleyip yel almaktan korkar, bu şekilde korunduğuna ve sağlıklı kaldığına inanırdı.

   Koca Hamza, lakabına uygun pek de öyle iri yapılı değildi hani. Orta boyluydu. Ancak iskeletli ve geniş omuzluydu. Gençliğinde güreş tutmuşluğu vardı. Belki de insanlar dağda yaşayan bu insana gıpta ettiklerinden hatta gizli bir saygı duyduklarından kendisi de yüce gönüllü olduğundan bu lakabı uygun görmüşlerdi.

   Kışları köye indiğinde gölün ve ovanın rutubetli havasından mı nedir hasta olur, ciğer ve nefes sorunları yaşar fakat bahar gelip buraya tekrar çıktığında hastalıklarından eser kalmazdı. 

   Karşıki toprak yoldan eşi Kamile Hanımın bu sıcağa rağmen kara çarşaflar içinde tıpış tıpış gelişini görünce acıktığını da hatırladı. Kamile Hanım alçak boylu, pire gibi bir kadındı. Yaşına rağmen bu yokuş yollardan her gün gelip gider, kocasına nevale, azık taşırdı. Zaten meyve zerzevat birçok yiyecek mevcuttu bahçelerinde. Öğle yemeklerini yedikten sonra zerzevatların sulamasını, kazmasını yapar, akşam yemeğini de birlikte yedikten sonra o yine köye dönerdi. Köyde de kurulu bir düzenleri, çocukları ve torunları vardı.

   Koca Hamza, yemekten sonra her günkü gibi çardağın gölgesine öğle uykusuna yattı. Bir zaman sonra angut kuşlarının sesine uyandı. Hemen kalktı. İki angut, göl istikametinden uçarak gelip karşı kayalıklardaki yuvalarına kondular. Yavrularına yiyecek getirmişlerdi besbelli. Bunlar bir çift idiler ve her sene bu kayalıklardaki yuvalarına geliyorlardı. Ördeğe benzemelerine rağmen kendilerine mahsus bir oluşumları ve karakterleri vardı. Diğer balıkçıl, suna, balaban, yılan kartalı gibi göl kenarında besleniyorlar fakat yuvalarını kayalıklardaki oyuklara yaparak, burada yumurtlayıp kuluçkaya yatıyorlar, yavrularını burada büyütüyorlardı. Angutların en büyük özellikleri tek eşli olmaları ve eşlerine sadık kalmalarıydı. Öyle ki eşleri öldüğünde başlarında bekliyorlar ve bir daha başka bir kuşla çiftleşmiyorlardı.

   Baharda, angut un dişisi kayalıklardaki yuvada kuluçkada yatarken, köyden yaramaz bir çocuk çobanın kayalıklara tırmanıp kuşun yuvasına kadar sokulduğunu, yuvayı bozmaya yeltendiğini görünce tedirgin olmuş, çocuğa uzaktan bağırmış, çocuk aldırış etmeyince sopasını kaptığı gibi öfkeyle çocuğun yanına kadar kan ter içinde gidip çocuğu kovalamıştı.

   Bir gün iki oğlu kendisini görmeye geldiklerinde “Buba artık yaşlandın yeter artık in köye.” demişler o da onlara “ben buradan razıyım, burada huzurluyum. Hele kuvvetten de düşmedim. Hem ben buradan ayrılırsam angutlara kim bakacak, ben onlara bekçilik yapıyorum burada.” demişti.

   Tekrar suyun başına indi. Orta yere küçük bir havuz yapmış, ortasına fıskiye oturtmuş su şırıl şırıl akıyordu. Havuzun etrafını envai çeşit çiçeklerle donatmış, karanfiller, fesleğenler, akşam sefaları, şebboylar, sardunyalar, kına çiçekleri, vali çiçekleriyle doldurmuştu. Üzümler, yemişler ve türlü meyvelerle cennetten bir köşeydi burası.

   Eşiyle akşam yemeğini havuzun başında yedikten sonra Kamile Hanım köye dönmek üzere ayrıldı. O da bağ evinin çardağının altına çekildi. Akşamüzeri angut çifti, birinin ağzında bir yılan, savrula savrula yuvaya dönerken, bağırarak, geldiklerini yavrularına haber veriyorlar, yavruları da onları çığlıklar atarak coşkuyla karşılıyorlardı. Bazı sabahları yavrularına kayalıkların üzerinde uçma provaları yaptırdıklarına da şahit oluyordu.

   Koca Hamza, onların gün gelip yuvadan ayrılacaklarını, göç yoluna koyulacaklarını biliyor, ne kadar hüzünlenecekse de “çok şükür sağ salim yazı atlattılar.” diyeceği günü bekliyordu.

   Akşam karanlığı bastırırken köyün ışıkları yandı. Gölün etrafındaki köylerin ışıkları da bir bir yanıyor ve göle yansıyordu. Yakınlarda çakallar bağırıyordu. Ocakta birkaç kuru odun tutuşturup toprak demlikte akşam çayını demleyip yudumladı. Döşeğini serip yattı. Ve huzurla uyudu.

_______________ 

Göl hikâyeleri – 2022 Recep Meşe 

 

2588130cookie-checkGÖL HİKÂYELERİ: ANGUTLARI BEKLERKEN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eighteen − four =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.