Hastaneyla nasıl tanıştım

Ender, Nedim, ben, Garo, Teoman hatırladığım kadar. Eskiden oyun zamanları vardı; topaç zamanı topaç oynanırdı.


Yere bir metrelik bir daire çizip, topacı dairenin içine atarken, topacın daire içinde kalmamasını sağlamaya çalışırdık.


Eğer topacınız daire içinde dönmesini bitirirse, kimse el topaçları ile vurarak dairenin dışına çıkarmadı ise, yerine bir topaç koyarak el topacımızı elimize alırdık.
Vurarak dışarı çıkarırlarsa o güzelim şimşir topaca veda etmek zorunda kalırdık. 


El topacımız genellikle şimşir ağacından olur, yere koyduğumuz topaç gürgen olurdu. Dönerken güzel gözüksün diye şimşir topaçlarımızı çeşitli renklere boyardık.


Enteresan oyundu topaç çevirmek, topaçları kaytan dediğimiz iplerine sararak, hünerli şekilde dairenin içine atmak lazımdı.
 Kaytanların son kısmına delik bir gazoz kapağı koyar, kapağın tırtılsız tarafına, kaytan elimizde kalsın diye düğüm atardık…


Topaç oyunu bitmiş ne yapalım derken, arsamızdaki “Hünnap” ağacına çıkmıştık Nedim’le ikimiz. Galiba 5 – 6 metre yüksekliğinde bir ağaçtı.


Ağaçtaki meyveler tek tük kalmıştı, uç dallardan bir tanesine kaytan atmıştık. Tam bu sırada bir çatırdama ile Nedim ve ben yere çakıldık…


Nedim ellerini yere koyarak düştüğü için iki kolu kırılmıştı, ben ise fırsat bulamadan tam kafa üstü taşların olduğu yere düşmüştüm. Sonrasını hatırlamıyorum.


Anlatılanları naklediyorum. Arkadaşlarımdan Ender Buyurman anlatır bunları. Yalnız başımdaki dikişler, bugün bile çok bariz şekilde belli olur.


Düştükten sonra kalkmış kan revan içinde Madam Anjel’in kapısını çalmış su istemiştim.


Benim o halimi gören madam korkup, kapıyı yüzüme kapayınca, ben de yerden bir kaya parçasını alarak madamın kapısına fırlatmışım…
Madam Anjel’in o gün bana su vermeyişi belki hayatta kalmamı sağlamıştı.


Çocukluk işte dokuz yaşındasın, iyiyi kötüyü ayırt edemiyorsun.


Eve haber gitmiş, ortanca ablam Fevziye beni bir külüstür taksiye atarak, -o zamanlar
Ambulans hak getire- Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürmek için yola çıktığında, çok kimse arkamızdan “Önder yaşamaz” diye konuşmuş…


İlk defa gazetelik olmuştum, ismimi yalan yanlış yazsalar da Nedim ve ben haber olmuştuk. Çok kimse hastaneye gazeteleri getirmişti.


Cerrahpaşa Hastanesi’nin yolu pek yokuş olmasa da, taksi eski olduğundan çok yavaş gidiyormuş.
Ablam perişan, her taraf kan gölü, neyse efendim hastaneye vasıl olmuşuz. Gerisi Atamız’ın söylediği gibi beni Türk hekimlerinin eline terk etmişler…


Geçmiş zaman pek hatırlamıyorum başıma kaç dikiş atıldığını, ayrıca ağzımın sağ tarafında x işareti gibi dikiş vardır. 
Otuz beş gün kadar hastanede kalmışım Nedim’le beraber. Galiba Nedim daha evvel hastaneden ayrılmıştı.


Nedim Baloğlu… Sonradan Beşiktaş’ta oynayacak kadar iyi futbolcu olmuştu. Nedim öleli yıllar oluyor, Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın.


Nedim iki kolu kırık vaziyette hastane bahçesinde dolaşırken, bir bıldırcın görüp üstüne atlamış, kuşu göğsünün altına alınca bana sesleniyor “Göğsümün altında bıldırcın var” diye, ben de “Nedim bu, benimle dalga geçiyor” diyerek bir müddet alakalanmıyorum.


Fakat Nedim ters dönen kaplumbağalar gibi, sırt üstü dönüp ayağa kalkamıyor “Gel şu kuşu al, beni de ters çevir” diye bağırıp yırtınıyor.


En nihayet karar verip bakmaya gidiyorum hakikaten bıldırcın var. Bıldırcını alıp Nedim’i öyle bırakıyorum, doğru hastane mutfağına. Aşçıya bıldırcını pişirmesini söylüyorum.
 Nedim arkamdan küfürler ediyor, aldıran kim.


Hastanede yatak yok, o gün bugün değişen bir şey yok büyük şehirlerimizde.
Bizi hastane içi kullanılan hasta servis aracına yan yana yatırıyorlar.
Gecenin bir saatinde, Nedim alçılı kolunu, benim imam sarığı gibi olan başıma vurunca, hastanenin o bölümü tamamen uyanıyor.


Bu sefer aynı arabaya ters yatırıyorlar. Nedim’in ayakları bana doğru, benim ayaklarım Nedim’e doğru, gecenin ilerleyen vaktinde, benim ayaklarımdan bir tanesi Nedim’in alçılı koluna iniyor, bu sefer Nedim hastaneyi uyandırıyor.


Hemşireler bakıyorlar olmuyor, çareyi bizi ayırmakta buluyorlar. Oh be tek başına yatmak ne rahat, imam sarığı ile imamın kayığına binmeden…


Geçmiş zaman Cerrahpaşa Hastanesi’nde bir sürü olaylar daha yaşadım.
 Hastaneden taburcu olup okula tekrar döndüğümde, Texas’tan ailesiyle Türkiye’ye dönen Tuğrul isminde iri yarı bir sınıf arkadaşımız vardı, devamlı kovboyculuk oynamak isterdi, bir gün teneffüse çıkarken, arkamdan itmesiyle bizim kafa tekrar yarıldı, haydaaaa!


Tekrar Cerrahpaşa’ya, hastanedeki doktor beni tanıdı, “Dikkat et bir daha gelirsen kafanda dikiş atacak yer kalmayacak” dedi.


O gün bugündür hastaneden uzak durmak için elimden geleni yapsam da hayat işte, bir yerlerde yakalanıyor insan…


Hastanelere ihtiyaç duymayacağınız sağlıklı günler dilerim.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

nine + 17 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.