Hayata dair…

Aslında bu soru yanlış insana yöneltilmiştir.


Çünkü yalnız yaşamayı bilinçli olarak seçenler, hiçbir zaman gerçek anlamda yalnız kalmazlar. Onlar genellikle ne istediğini bilen, yaşamı tanıyan güçlü kişilerdir.


Çevreleri vardır, dostları çoktur, sevenler arasında yaşarlar. İstedikleri zaman başkalarıyla birlikte, istedikleri zaman tek başınadırlar. Onların yaşamına müdahale eden, onun adına kararlar alan, yaşamlarını kısıtlayan kimseler yoktur yalnızca.


Aslında bu soruların sorulması gereken kişiler, kalabalıklar arasında yalnızlık hissedenlerdir.


Dehşet içinde görüyorum, duyuyorum, fark ediyorum, insanlar kalabalıklar içinde yapayalnız.


Geçtiğimiz günlerde bir huzur evinde annesiyle birlikte yaşamını devam ettirmeye çalışan, aynı zamanda emekli bir bayan öğretmen olan aile dostumuzun ziyaretine gittim.


Kaldıkları huzur evi, son derece bakımlı, temiz ve her türlü konfora sahip, bahçeli güzel bir yerdi.


Uzun yıllardır yakından tanıdığım bu insanlar, zamanında çok varlıklı ve köklü bir aileye mensuptular. Bildiğim kadarıyla hayatın bütün güzelliklerini doya doya yaşadılar.


Ama hayat bu işte, zamanın insanlara ne getireceği, ne götüreceği bilinmiyor. Onun içindir ki, hep deriz ya; “Ne oldum deme, ne olacağım de…”diye.


Tabii şimdi nereden nereye geldiklerini, neden varsıl bir hayattan eskiye göre daha mütevazı ve bir huzur evinde yaşamaya mecbur kaldıklarını anlatmaya kalksam. İnanın tıpkı Türk filmlerinde sıkça rastladığımız melodramlara benzer bir hikaye çıkar ortaya.


İster istemez kendi aramızda yaptığımız sohbet sırasında, insana ait ve insana dair ne varsa konuşuldu.  Yani ‘yalnızlık’, ‘bencillik’, ‘vefa’, ‘aldatma’ gibi…


Huzur evine gelmeden önce, annesi ve erkek kardeşiyle beraber Kadıköy’ün güzel bir semtine oturuyorlardı. Annesi çok tanınmış bir aileye mensuptu. Rahmetli babası hukukçuydu ve devlet yönetiminde uzun yıllar çok üst düzeyde görevlerde bulunmuştu. Daha sonraki yıllarda serbest avukatlık yapmıştı. Erkek kardeşi çok önemli bir kurumda emekli olana kadar muhasebe müdürlüğü yapmıştı. Kendisi ise; çeşitli liselerde sosyal bilgiler öğretmenliği yapmıştı.


Sonuç olarak karşımıza çıkan durum, toplumumuzda sıkça rastladığımız toplumsal sendromlarımızdan başka bir şey değildi.  Yani ‘parçalanmış aile’ sendromları…


Baba, sessiz ve derinden giderek gizli gizli çapkınlıklarına devam etti. Sevdiği bir kadından çocukları oldu. Daha sonra karısını boşayıp o kadınla evlendi. Erkek kardeş çok iyi tahsil yaptı, evlendi, bir oğlu oldu. Ama maalesef o da mutsuz oldu ve karısından boşandı. Kendini içkiye verip, ruhsal ve bedensel sağlığını yitirdi. Oğlu kendisiyle görüşmüyor.  Şimdi o da ailesinden kopuk bir başka huzur evinde kalıyor.


Anne çok yaşlı, bitkin ve her bakımdan tükenmiş durumda. Bütün bu yaşanılanlar sonucunda depresyona giren öğretmen hanım. Artık daha fazla evi ve kendini yönetemeyeceğini anlayınca, bir yakın akrabasının yardımıyla gelip, bu huzur evine yerleşmeyi uygun görüyor.


En azından burada her türlü sağlık olanağı var. Dostlar var. Onlarla sohbet ederek günümüzü geçiriyoruz, hatta bazen kendi dertlerimizi unutup, onların derdini dinliyor ve bütün çaresizliğime rağmen çare olmaya, onların dertlerine çare bulmaya çalışıyorum diyor.


Sohbetin bir yerinde sevgili aile dostumuz şöyle diyordu:


“ Her gün şu oturduğum odanın içinde genç, orta yaşlı, yaşlı birçok kişiyle söyleşiyoruz. Karşımda oturuyorlar, en ince noktalarına kadar hayatlarını anlatıyorlar, ağlıyorlar, Kimileri benden çözüm bekliyor, kimileri hiçbir şey istemeden yalnızca anlatıp gidiyorlar. Yalnızlıklarının derecesini anlayabiliyorsunuz.


Öylesine kimsesizler ki, güven duydukları, kendilerini anlayacağından emin oldukları tek kişi benim hayatlarında. Hiç bilmedikleri, tanımadıkları ben!


Sonra yatağında sessizce oturan annesini göstererek dedi ki:


“ O şimdi hasta. O denli yalnız ki güvenebildiği, derdini açabileceği tek kişi benim. Düşün ben! Çünkü o benim ruhsal rahatsızlığımın farkında bile değil!”


Kendisiyle vedalaşıp oradan ayrılırken, her ne kadar birbirimizden saklamaya çalışsak ta, ikimizin de gözleri dolmuş ve gözpınarlarımızdan yaşlar aşağıya doğru akmaya başlamıştı bile…


Sonra düşündüm ki, bencillik, vefa, vefasızlık, aldatma, aldatılma gibi ne kadar insana dair kavram varsa, bütün bunlar için, ister olumlu, ister olumsuz çok derin anlamlar ve düşünceler içeren birçok bilimsel, felsefi yazılar yazılmış ya da yazılacak olsa da.


Bir noktadan sonra hepsi boş!


Bu tür kavramların içini boşalttığımız takdirde hiçbir anlam taşımıyor. Sonuç olarak hepimiz insanız ve zaman zaman bencillikte yapmışızdır. Aldatıp, aldatıldığımız zamanlar da olmuştur. Hatta vefayı da, ahde vefayı da es geçtiğimiz zamanlar olmuştur.


Sanırım önemli olan kavram kargaşası yaratmadan, zihinleri bulandırmadan ve her zaman madalyonun iki yüzü olduğunu unutmadan, ön yargısız düşünebilmek ve karşımızdaki insanları anlayabilmek…


Neden birbirimize hoşgörüyle bakamıyoruz, neden insanları kınamak gibi en kolay yolu seçiyoruz, neden bu denli kaskatıyız, neden? İçimiz, dışımız kaskatı…


Hem kendimizi yalnız bırakıyoruz, hem başkalarını mutsuz ediyoruz.


Gelin isterseniz bu yazıyı hem şair, hem besteci hem de unutulmaz şarkıların, unutulmaz yorumcusu olan Zeki Müren’in  ‘KANDİL’  adlı şiirindeki dizelerle bitirelim.


KANDİL


Gün ışığında yola çıktım.
Elimde kandil,
Gözümde mendil.
Vefa arıyorum,
Şefkat arıyorum.


Vefa, meşhur bozacının orası,
Dost, eski bir şarkının nakaratında.
Şefkat ise, bardaki sarışın adı!


Dizlerimde derman
Kandilimde yağ bitti,
Bulamadım gitti.
Ne garip tecelli!


Her şey gönlünüzce olsun! Sevgiyle, mutlulukla, dostlukla ve sağlıcakla kalın!



“Anneme yalnız olduğumu söylemeyin! O benim kalabalıklar arasında yaşadığımı sanıyor!”


Mete Karakaş: araştırmacı / yazar
e-mail: [email protected]
                        
METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşk eski bir yalan…
– Aşklar, şiirler ve şarkılar 
– Gittim, gezdim, gördüm
– …bağlı kadınlara selam olsun! (1) 
– Destan’dan destana yol gider (II) 
– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III) 
– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV) 
– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.) 
– Meryem ve Meryem (VI) 
– İki farklı Recep öyküsü… (VII) 
– Teflon insanlar (VIII) 
– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX) 
– Hindi ve papağan (X) 
– Şiir üstüne ne varsa… (XI)
– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)
– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII) 
– Düşünce yazıları…(XIV)
– Sigara – Nargile – Pipo (XV) 
– Acele karar vermeyiniz… (XVI) 
– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII) 
– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII) 
– Bitmeyen Senfoni (XIX) 
– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX) 
– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI) 
– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII) 
– Şu Çılgın Türkler (XXIII) 
– Benim sinemalarım… (XXIV) 
– Muhteşem gece! (XXV) 
– Pamuk eller cebe! (XXVI) 
– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII) 
– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII) 
– Yaşamak ve sevmek üstüne! (XXIX) 
– Suçlular aramızda… (XXX) 
– Sen neymişsin be abi! (XXXI)
– Durdurun dünyayı inecek var! (XXXII) 
– Bir demet maydanoz…(XXXIII) 
– Tersine dünya…(XXXIV) 
-Yukarıdakiler – Aşağıdakiler (XXXV) 
-Bahar Rapsodileri… (XXXVI)
-Düşman kardeşler…(XXXVII) 
-Uçurtmayı vurmasınlar!…(XXXVIII) 
-Ateş düştüğü yeri yakar…(XXXIX)  
-Sağdan soldan estarabim!…(XL) 
-Paradigma değiştirmek!.. (XLI) 
-Şeytan Üçgeni… (XLII) 
-Sen de benim hatalarımdan birisin…(XLIII) 
-Mutluluğu ararken…(XLIII) 
-Ah şu kadınlar…(XLIV) 
-Bir düğün gecesi… (XLV)
– 3.Uluslararası Adalar Festivali (XLVI)                    
-Sil baştan…(XLVII)
-Yine yakmış yar mektubun ucunu…(XLVIII) 
-Cahile söz anlatmak…(XLIX) 
-Parkta bir sonbahar… (L)      
-Türk Dili Dergisi ve Ahmet Miskioğlu…(LI) 
-“Eşek” var, “Eşşek” var! ((LII)


 

694130cookie-checkHayata dair…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five × 4 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.