“Hayatının sonuna kadar konuşmayacak”

SEDAT YILDIRIM SARICI – Orhan Veli Kanık ünlü Pireli Şiir’inde “kimi kılıç takar böğrüne; kimi uyar dünya seyrine” der. Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol gibi saz ustaları dünya seyrine aldırış etmeden, kendi doğrularıyla benzersiz bir istikamet belirlerler*…

Ebedi varoluşlar, yok sayılmayı göze almadan mümkün olamıyor. Tedavülde olana meyletmeyip kıyıya itilmeyi, kenarda kalmayı, merkeze alınmamayı, hesaba katılmamayı sırtlayanlar bir gün eşsiz bir eserle karşınıza çıkıverirler. Sanlıkol işte bu tür imzalar atmaya başlayan genç yaratıcılarımızdan.

Mehmet Ali’yi 14 yaşlarındayken 1988 yılında düzenlemiş olduğumuz bir rock festivali sebebiyle tanıdım. Kardeşim olduğu için elbette yanlı, yani kayırarak yazıyorum ama dünyanın en saygın müzik ödüllerinden Grammy de kayırmış olamaz. 2015’de “Vecd” adlı çalışmasıyla “en iyi oda müziği” kategorisinde son beş eser arasına girdi.

Amerika’daki New England Konservatuarı’nın Müzik Tarihi ve Müzikoloji Bölümü’nde öğretim üyesi ve Kültürlerarası Enstitü’nün direktörü. “Dünyada müziğin geleceğinde belirleyici rol oynayabilecek bir başka kişi” olarak anılıyor. Ben kayırsam ne olur, kayırmasam ne olur!

Geçen hafta Türkiye’nin alanında en özgün, en kapsamlı emsalini oluşturacak Müzik Enstrümanları Müzesi’ni açtılar. Ben ne anlatsam zor inanacaksınız en iyisi sözü uzatmadan Mehmet Ali’ye sorularımı yönelteyim.

“DOKTOR ABİ SAZ TOPLUYOR”

– Mehmetçiğim, sondan başlamak gibi olacak ama olsun, müze fikri nasıl doğdu? Bunca enstrüman nasıl birikti? Kısaca anlatabilir misin?

– Ben Bursa’dayken babam doktorluğa devam ettiğinden mesaisinden dolayı hobilerine fazla zaman ayıramıyordu. 1990 başlarında Amerika’ya yerleştiğimde annem ve babam ufak ufak dünyanın farklı yerlerine seyahatlere başladılar. Babam her gittiği yerden enstrüman getirmeye başladı. İlk başlarda naif bir şekilde başlayan bu enstrüman toplama son yıllarda ise oldukça katlanarak devam etti. Sonradan ciddi bir koleksiyonculuğa dönüştü. 

Biliyorsun annem piyano hocası. Babamsa Bursa’daki ilk amatör koronun kuruluşuna öncülük etmekten farklı enstrüman kurslarının başlatılmasına kadar bir çok alanda tam bir müzik aşığı gibi koşuşturan birisiydi. Başlangıçta ben fazla ilgi göstermiyordum ama sonra Türk Müziği’ne olan ilgimin artmasıyla bu enstrümanlara karşı da dikkatim arttı. Babamın bu emanetlerini müzikseverlerle buluşturma fikri ve Nilüfer Belediyesi’nin destekleriyle bu müze hayata geçmiş oldu.

– Bu kadar enstrüman bulunurken, yurda taşınırken mutlaka ilginç öyküleri de, anıları da vardır. Bize iki örnek aktarabilir misin?

– Öyle enstrümanlar var ki hakikaten çok ince, muz kabuğu gibi rahatlıkla kırılabilecek yapıda olanlar dahi Endonezya’dan binbir zahmetle ülkemize taşınmış. Bu enstrümanları da müzemizde sergiliyoruz. 

Benim ırk bazında bir milliyetçiliğim söz konusu değildir. Müziğe daha derinlemesine girdikten sonra mehter müziği ile yollarımın kesişmesi tuhaftı. Bu sadece müzikal anlamda bir kesişmeydi. Bu kesişmeyi müteakip Orta Asya mehter takımlarında bulunan “karnay” adında uzun boruların varlığını öğrendim.  Onları keşfettikten sonra babama bahsettim. Babam da “senin Türkmenistan’a giden Rıfat amcan var” dedi. Ben nereden bileyim Rıfat amcayı! Babam ısrarla “tanırsın, bilmem kimin babasının filanca akrabası olur. Ben bir Rıfat abiye söyleyeyim, sık sık gidip geliyor” dedi. Ben hiç pirim vermedim. Üç hafta sonra geldi mi bizim karnay. Şimdi onu da müzede sergiliyoruz. 

– Babadaki aşka ve desteğe bak!

 

–   Ben ona özellikle Türkiye’deki sazlara dair bir kaç fikir verdim. O da bu minvalde epeyce saz topladı. Şeyi hatırlıyorum Sedat abi, belirli bir noktadan sonra millet “doktor abi, saz topluyor” diye hatırlayıp getirenler de oluyor.

– Bilmez miyim! Kıskandırmak gibi olmasın benim de 350 parçalık minyatür enstrüman koleksiyonum var. Duyanlar ne bulsalar getiriyorlar. Bir gün ben de sergileyeceğim.

Bir söyleşinde 14 yaşında rock topluluklarıyla sahneye çıktığına klasik müzik eğitiminin temel olduğunu daha iyi kavradığını açıklamışsın. Rock müzik sana ne kattı, hedef belirlerken ya da bestelerken sana bir perspektif sundu mu?

Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol

ROCK HALA BENİMLE

– Perspektifi bırak, rock hala benimle. Hala ara ara havaya girip Jimi Hendrix, Led Zeppelin açıyorum. Ne bileyim bazen esiveriyor, Deep Purple’ın klasiklerini dinliyorum. Gelişimime dönüp baktığımda, o enerjinin bir şekilde sızdığını görüyorum. 

Bir ara “artık biz caza terfi ettik” gibi bir gençlik heyecanı yaşadıysak da (belki yaşamamız gerekiyordu) bu duygunun geçici olduğunu fark ettim.

–  Jaco Pastorius hatırlanmadan geçilmemeli derim.

 – Jaco Pastorius da Jimi Hendrix hayranı bir adam. Ben de dolayısıyla Bursa’daki o yılların ruhu ve içimizdeki açlıkla hala onları özleyip, dinlediğim oluyor. Mesela Sedat abi şeyi çok iyi hatırlıyorum, hep bir sofistike müzik dinleme merakım vardı.

Bir yandan Smoke On the Water gibi klasik parçaları dinlesem de, diğer yandan Pink Floyd’un Shine On You Crazy Diamond’ı dinlerdim. Bunun gibi komplex yapıların hep peşindeydim.

– Aslında çok eşsiz iki eseri işaret etmiş oldun. Böyle kusursuz parçaların benzerlerini  aynı topluluklar kendileri bile üretemediler. Kim bilir, bazı şeyler “ömürde bir gelir” diyebiliriz. Yani düzgün bir pop şarkı üretmek bir caz ya da klasik müzik virtüözü olmak kadar zor bir şey. Bunu 40 yaşından sonra fark edebildik. Yani “caza terfi ettim” ne kadar doğru bir yaklaşım artık emin olamıyoruz.

“CAZ DAHA İYİDİR, BAŞKA BİR TARZ DAHA KÖTÜDÜR DİYE BİR SÖZ OLAMAZ”

– Aynen, sana katılıyorum. Evet hatta Fenerbahçe, Galatasaray taraftarlığı gibi taraf tutarcasına savunurduk. Ama o genç yaşlarda böylesi taraftarlığın öğretici tarafları da oldu. Bu da güzel birşey. Tabii sonra anladık ki kendi tarzı, üslubu içerisinde eşsiz bir ifade yakalanması mukayese edilmemesi gereken bir şey. Zaten büyük ustalar bunu çok güzel ifade etmişler. Duke Ellington “iyi müzik kötü müzik diye bir şey vardır. Caz daha iyidir, başka bir tarz daha kötüdür diye bir söz olamaz” demiş. 

– Klasik müzikle müzik eğitimine başlayıp rock topluluklarıyla ilk gençlik yıllarını geçiren Mehmet Ali’nin modern caza ilgi duyma sürecini biraz hatırlayacak olsak bugün kendi gelişimini nasıl tanımlarsın? Seni ilk tetikleyen şeyi hatırlıyor musun?

– Sırf meraktan Unkapanı’ndan çıkan caz çalışmalarını dinlerdim. Bursa’daki rock camiasından arkadaşlar Chick Corea Electric Band’i önermişlerdi. İlk dinlediğimde anlayamamıştım. Zor gelmişti. Tam da o sıralarda “Caz Tarihi” diye Türkçe bir kitap almıştım. Okumaya başladım. Bir yerde “Charlie Parker inanılmaz bir dahidir” gibi bir şey yazıyordu. Allah Allah dedim, kimmiş bu adam, gideyim bir CD’sini bulayım. Aldım, dinledim ve hiçbir şey anlamadım. Demek ki dedim, bende bir problem var. Gidip bir daha dinledim, yine bir şey anlamadım. Ama kitapta dahi adam filan yazıyor. 

Sonra o hafta boyunca üst üste aynı CD’yi dinlemeye başladım. Hafta sonunda kendimi o albümdeki bir parçayı ıslıkla öttürürken yakaladım. O zaman anladım ki bir şeyler duymaya başlamıştım. 

Yani caz maceram böyle başladı diyebilirim. Tam da o esnalarda Aydın Esen’le yolum kesişti. Yani denk geldi desem daha doğru olur. 

– 2012 yılında kaydettiğiniz “Vecd” adlı bestenin yaylı çalgılar düzenlemesi olağanüstü inceliklere sahip. Kıskanmadım desem yalan olur. Uzanabileceğim bir mesafede olsam oklavayla ellerini kırardım, bir benzerini daha yapıp bizi çatlatma diye. Büyük orkestral düzenlemelerde nefesli çalgılara hakimiyetinin yanı sıra yaylı çalgılardaki bu derinlik seni Grammy ile yüzleştirmiş. Biz çalgıcı takımı bir kaç enstrüman çalıyorsak da bunlar genellikle benzer özelliklere sahip enstrümanlar olur. Telli çalgılar gibi. Sense piyanoyla hiç bir ilgisi olmayan ud veya cümbüş gibi telli çalgılara, ney ve zurna gibi nefesli çalgılara da hakimsin. Gençlere emsal olması açısından olağan bir gününün müzikle ilgili bölümlerini nasıl geçirdiğini anlatabilir misin? Ortalama kaç saat müzik çalışıyorsun?

https://www.youtube.com/watch?v=8VWlUf1zPBg

Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol

NEFES PAYINI KAVRAMAK 

– Gençlik yıllarımda rock gitar merakımdan gitara dokunmuşluğum vardı. Davulu çok severdim, yani baget (davul çubukları) tutmuşluğum da var ama elbette amatör seviyedeydi. Berkle Müzik Koleji’ne geldiğimde hocam, mutlaka nefesli bir çalgıyı biraz da olsa çalmanız gerekir, demişti. “Nefes payını ancak o zaman kavrayabilirsiniz” anlamında. Ben de gidip okuldan bir trompet kiraladım. Trompetçi arkadaşlardan parmakların kullanılışını öğretmelerini istedim. Öyle öyle kendi kendime ilerlettim. Bunların çoğu böyle alçak gönüllü şekilde orada duruyorlardı. 

Bu bendeki multi enstrümantalistlik durumu Türk Müziği ile uğraşmamla tetiklendi. Türk Müziği’ne başlayınca piyano ile makamsal müziği yapamazdım. Hocam sesini kullan dedi. Bu ara bir zurna almıştım. İstanbul’a gidince bir hoca buldum, başladım üflemeye. Sonra udla bağlantı kurdum. Babam bir yerlerden basit, ucuz bir ud bulmuştu. Bu arada udu ilerletmeye başladım. 

O senelerde doktoramı yapıyordum. Türk Müziği denilince işin içine tasavvuf boyutu giriyor. Bir anda karşına mevleviler çıkıyor. Bu defa da gittim ney aldım. O açlığın içinde gördüm ki meğer birden fazla enstrümana yeteneğim varmış. Hangi enstrümanı elime alsam kısa sürede ufak da olsa birşeyler çıkarabiliyorum.

Yaylı çalgılardan da “rebap” (kabak kemane gibi bir çalgı) çalabildiğim için çello gibi enstrümanlara geçiş yapabiliyorum. Ama enstrümanın dikey durması gerekiyor. Keman gibi yatay tutulduğunda çok zorlanıyorum. 

Amerika’da bu enstrümanları çalacak kimseyi de pek bulamıyordum. Kendimi zorlaya zorlaya, çalışa çalışa bu enstrümanaları albüm kayıtları yapacak noktaya getirdim. 

Sorunun ikinci kısmına gelecek olursam: Bu kadar enstrümanı her gün çalışacak imkan yok. Bir taraftan üniversitedeki derslerim çok zamanımı alıyor. Diğer yandan beste siparişleri, film müzikleri derken enstrümanlarla buluşabilecek zaman kalmıyor. 

Şöyle bir yöntem geliştirdim; yaklaşan bir proje, konser ya da kayıt olduğunda, ona göre hangi enstrümanı ya da enstrümanları kullanmam gerekiyorsa bir ay önceden çalışmaya başlıyorum. Ney gibi dudağın ısınması gereken enstrümanlar olursa, yarım saat ya da bir saatle başlayıp, her geçen gün çalışma süremi uzatıyorum. 

– 2016 yılındaki Jazz Dergisi’ndeki bir söyleşinde “Türk Cazı” diye bir kavramdan bahsedecek olursak Özer Ünal ağabeyimizin ve Erkan Oğur’un adlarını anıyorsun. Özer ağabeyimle birlikte dört yıllık çalışmışlığım var. Kimsenin hatırlamadığı bir ismi nasıl buldun? Şaşırdım kaldım. Sen kardeşimsin, sorduğun kimse müziksel ağabeyim, çok saydığım biri. Bu ne tesadüf. Özer ağabeyde dikkatini çeken özellik neydi?

Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol

ÖZER BEY ACIMADAN ÇALMIŞ

–   Sedat abi, sen bana olası soruları gönderdiğinde ben de şaştım kaldım. Çünkü ben de kendisi hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyordum. Tuna Ötenel ile birlikte çaldıkları Youtube üzerindeki kayıtlarından keşfetmiştim. Orada saksafonu mey gibi çalması, öylesine içselleştirmiş ki çok etkilendim. Bir de öylesine içselleştiren (tarz farkını da gözeterek söylüyorum) Levent Altındağ ağabeyimiz de vardı. Türkiye’de saksafonu o derece çalabilen sadece bu iki ismi anmalıyız ama Özer bey acımadan çalmış. 

–   Özer ağabey sahnede ağlayarak çalar, ağlatırdı.

–  Yapma yaa! O zaman ben de sana şeyi sorayım. Sanırım askeri mızıkadan geliyor. 

– Evet, Özer ağabey astsubaydı.

– Bando içinde Batı Müziği öğrenip sonra Türk Müziği mi öğrendi? Özer ağabeyin hikayesi nedir?

– Özer ağabey bandoda saksafonu öğreniyor. Sonra caz müziğini dinlemeye başlıyor. John Coltrane hastası oluyor. Taparcasına bir sevgiydi Coltrane. “Bundan sonra saksafonda kim ne çalarsa Coltrane çalar” derdi. Yıllar sonra benzer saptamaları müzik otoriterelerinden de duydum. Dinleye dinleye büyük bir aşkla caz öğrenmiş. Sonra dinlediklerini birleştirerek düzenlediği türkülere adapte etmiş. 1950 başlarında NATO’ya girebilmek için Kore’ye asker gönderildiğinde Özer ağabeyin o kafilelerin içinde yer almışlığı da var. Özer abinin Amerikan hayranlığı yoktu. O yıllardaki cazcılarımızın nerdeyse tamamı Amerikan cazının yılmaz savunucularıydılar ama Özer ağabey inadına “Allı Turnam” dedi.

Şimdi tam da bu yol ayrımı mevzusu açılmışken bir hak tesliminde bulunayım. Sen “New Orleans Çiftetellisi” düzenlemesiyle vatani görevini fazlasıyla yerine getirmiş oldun. Mutlaka konservatuarlarda, akademilerde müfredata alınmalı ve çıtanın nereye çıkarıldığı gelecek nesillere doğru bir şekilde aktarılabilmeli. Özer ağabeyin Allı Turnam’daki doğaçlaması da yöresel müziğin armoni içerisindeki yoğrulmasına dair bir başka mertebemiz. Senin de işaret ettiğin gibi içselleştirmeye dair eşsiz bir örnek olarak akademik müfredatımızda yer almalı.

– Unutmadan bir başka şeyi daha soracağım. Bundan sonraki sorularla da bağlantılı. Peki, Özer ağabey John Coltrane gibi ustaların doğaçlamalarını ölçü ölçü etüd eder miydi?

– Hayır, böyle bir şey pek hatırlamıyorum. Ya da ben kendisinden böyle bir şey duymadım, dersem daha doğru bir cevap olur. Özer ağabey gençliğinde çok fazla saksafon çalışırmış ama son yıllarında saksafonu sahneye çıktığında eline alıyordu.

– Bunu bilmek iyi oldu. Çünkü bundan sonra vereceğim cevaplarla ilintili olacak.

– Türkiye’de son yıllarda sırasıyla önce pop, sonra rock, sonra da Halk Müziği alanlarında “patlamalar” yaşandı. Sanki yaratılan eser sayısında benzer patlama her alanda yaşanamadı. Örneğin halk müziğimiz çok yaygınlaştı ama yeni eser yok denecek kadar az. Sen bu son 30 yıllık süreci nasıl değerlendiriyorsun? Son yıllarda senin de beğeniyle karşıladığın bir kaç örnek var mı?

– Burada benim aklıma çok farklı birşey geliyor, onu işaret etmem lazım. Halk Müziği patlamasını biraz açmamız gerekir.  Bu biraz da benim etno müzikoloji çalışmalarımdan geliyor. Etno müzikologların çok güzel bir ayrıştırması var. “Folk” denilen tabiri kullanmanın ne zaman doğru olacağı ya da kaygan bir zeminde olduğumuzun bilinmesi gerektiğiyle ilgili kaygılar olarak özetlenebilir. 

Hakikaten “folk” ya da “halk  müziği” dediğimiz şeyin esasında ticari kaygı gütmeyen bir döneme ait olması gerekir. Dolayısıyla eğer Veysel’den söz ediyorsak, orada hakikaten halk müziğinden bahsetmemiz doğru olacaktır ama son yıllarda ortaya çıkanlardan söz edecek olduğumuzda, yayınlananları biraz halk-pop olarak tanımlamak daha doğru olur. 

Amerika bunu bizden önce yaşadı. 20 yy’nin ilk yarısında gidip sahada halk müziği toplanan yıllarda (blues’cular gibi) hakikaten ticari kaygı yok.

– Ahmet Ertegün- Atlantik Plağa geldiğimizde işler değişiyor mu?

– Kentleşme süreciyle halk müziği denen şey kırsaldan kentlileşmeye yöneldiğinde ilk başlarda anonim olan bir tarafı oluyor ama bir süre sonra anonimlikten çıkıyor. Ve işin içine plak satmak giriyor. Aslında sadece satışta değil. Ticari kaygıyla işin içine “prodüksiyon” (yapım) da giriyor.  Prodüksiyonla birlikte iş; sahada gidip kaydedilmiş bir ozandan “mahalli sanatçıya” geliyor. 

Bizim etno müzikologların bu anlamda çok önemli belirlemeleri var. Muharrem Ertaş’la Neşet Ertaş arasındaki fark mesela. Neşet Ertaş da çok kıymetli bir Halk Müziği sanatçısı ama babası gerçek anlamda bir halk ozanı. Neşet Ertaş ise kentlileşmede bir ilerki safhada. Daha yerel kalıyor. 

VEYSEL ÖYLE TANIMLAMALAR YAPABİLİYOR Kİ, ORDİNARYÜS PROFESÖR YAPAMAZ

Veysel, öyle tanımlamalar yapabiliyor ki ordinaryüs profesör yapamaz. Halkın anonim bilinci. O bilinç kentlileşirken ayrı bir olgunlaşmadan geçilmesi gerekiyor. Bu ise bizde çok yeni. 

Çok zengin bir kültür ama özellikle Alevi Bektaşı geleneği bu kentlileşme evresinde ve hala o kavgayı vermekle meşguller. Veysel gibi bir deyişi söyleyebilmemiz için daha zamana ihtiyacımız var.

– Yani kentlileşme sürecinde durumu ve çözümü dillendirmek yerine eski sözlerin tekrarına kaçılmış olunuyor.

Evet, buna benzer birşey demek istediğim. Bir kaç jenerasyon alacak gibime geliyor. Kentlileşmenin içselleşmesi, bunun sanatçılarda zuhur etmesi, sirayet etmesi farklı şekillerde tezahür edecek. Erkan (Oğur) ağabeyin farklı bir yerde durduğuna inanıyorum. Zaten yurtdışındaki akdemilerde de adı geçen tek Erkan ağabey.

BAĞLAMA KIRSAL KİMLİĞİNİ TAMAMEN YİTİRDİ

Bu iş sadece saza ve repertuara hakim olma işi değil. Yani şelpeyi belirli bir hakimiyette çalma işi de değil. Zaten bağlama o kırsal kimliğini tamamen yitirdi. Virtüözlüğün sergilendiği bir alete dönüştü. Adamlar Eddie Van Halen gibi çalıyorlar. Böyle çalmanın Veysel’in bağlamasıyla ne alakası var? Ama adını hala Halk Müziği koyuyor. 

Tamam ama hala eleştirmiyorum. Sadece kavram kargaşasını çözmeye çalışıyorum. “Bizim Halk Müziği çok zengin” diye bağıran adam bir bakıyorsun bağlamanın altından girip üstünden çıkıp kentlileşme evresini temsilen bir şey sergiliyor. O zaman hem kendi bir yanılsamanın içinde oluyor, hem de kendisini takip  edenleri bir yanılsamaya sürüklüyor. Sonra Veysel’in, Pir Sultan’ın devamı olduğunu iddia ediyorsun. Tamam. O zincirin devamı olabilirsin ama o zincirde epey bir sonra geliyorsun. Bu bence önemli bir nokta. 

– Yalnız sen şimdi Eddie Van Halen’ın adını andın ya, şelpe konusunda bizimkiler o kadar ileri bir teknik geliştirdiler ki Van Halen artık talebe gibi kalmaya başladı.

– Evet öyle. Tırnak atmalar, geri çekmeler filan. Kafayı yiyeceğiz.  

– Ritmik olarak da akıl almaz işler çıkaranlar var. 7/8 veya 9/8 hatta 11/8’in olmadık varyasyonlarını uyguluyorlar ve oldukça da başarılılar.

– Evet bu açılardan çok çok başarılılar.

Prof. Dr. Mehmet Ali Sanlıkol

–    Bizim zamanımızda Jan Garbarek gibi cazcılarının şark esintili çalışmaları olurdu ve ilgiyle takip ederdik. Hüsnü Şenlendirici ve Aytaç Doğan’la sahneye çıkan sizin jenerasyondan Tunuslu Dhafer Youssef (Zafer Yusuf) da olağanüstü güzel eserlerle makamsal müziği modern cazımsı çalışmalarla yoğuruyor. Özellikle Soupir Eternel veya Fly Shadow Fly gibi çalışmaları hakikaten ufuk açıcı.

Lübnanlı İbrahim Maalouf da oldukça çağdaş bir yaklaşımın içinde. True Sorry veya Beirut adlı besteleri oldukça ses getirdi. Ortadoğu esintisini çok güçlü armonik bloklar üzerine oturtunca ortaya Bach ya da rock armonizasyonuyla şark seyahatnamesi yazar gibi olunuyor.

Senin çalışmalarınsa Grammy’e kadar yükselmesi artık Şark Müziği’nin başka bir safhaya evrildiğinin emareleridir. Sizler (Mehmet Ali Sanlıkol, İbrahim Maalouf, Dhafer Youssef) yana yana çölleşen, sellerle boğulan, savaşlarla yok oluşunu hızlandıran dünyayı bir araya getirebilecek, iyileştirebilecek nadide güçlerdensiniz. Şark ve Garb’ı da tanıyıp, kucaklaştıran çalışmalarla farklı inançlardan izleyici topluluklarını aynı salonlarda buluşturabiliyorsunuz. Biliniz ki, hani nerdeyse son ümidlerisiniz şu çivisi çıkmış dünyanın.

– Boston’da kurmuş olduğum “Dünya” adında bir kültür sanat vakfım var. 2005 yılından itibaren çıkardığım bütün albümlerimi bu vakıf üzerinden yayınladım. Özümüz mü diyelim, temelimiz mi, tamam bir Türk kimliğimiz var ama Dünya’yı kucaklıyoruz. 

“Dünya” kelimesi de garip bir şekilde gezegenimizdeki hayatı tanımlamak üzere dünyada en fazla kullanılan kelime. Özü Arapça ama Farsi’de de var, Urdu’da da var. Efendime söyleyim, Yunanca’da bile “dünyas” olarak hayat anlamında var. Bir bakıyorsun dünyanın yarısını kapsıyor. Zaten ben de bu çoğulculuğun, kapsayıcılığın ama Mehmet Ali Sanlıkol’un Mehmet Ali’sini unutmayan bir çoğulculuğu sembolize etmek adına o ismi seçmiştim. 

O minvalde de ilk 10 sene hep geleneksel müziklerimizin konserlerini yaptım. Hatta bizim asırlardır gelen bazı dertlerimiz de var. Ermenilerle, Rumlarla ilgili sorunlarımız da var. Ben bunların hiç siyasi taraflarına girmeden, aynen senin dediğin biçimde bu insanların dertlerini birbirlerine açabilmeleri için konserler düzenlemiştim.  

Osmanlı Türk Müziği dendiğinde en mühim eserleriyle bir derleme yaptık, birlikte çaldık. Hakikaten de ağzına kadar dolu salonlarla karşılaştık. Muhtemelen fanatikler gelmemiştir ama eminim başka türlü yan yana gelemeyecek bir çok insan bir araya gelerek müteşekkir kaldıklarına tanık oldum. Bu da bana çok büyük bir iç huzur veriyor. 

– Son bir şey sormak istiyorum. Hala bana küskün müsün? 33 sene evvel düzenlemiş olduğumuz bir rock festivalinde, sen piyano çalarken sanırım sahnede sesini duymamışsın. Nasıl olsa sesim duyulmuyor diye, müthiş bir gösteri yapıp piyanoya sırtını dönüp, tuşlara bakmadan tersten çalmışsın. Seyirci ayakta alkışlamış ama sen konser sonrası kuliste ağlıyormuşsun. Çocuklar bana haber ettiler, “koş Sedat abi, Mehmet Ali kuliste ağlıyor, hayatının sonuna kadar seninle konuşmayacakmış” dediler.

O yıllarda konserler için ışık sistemi yoktu. Bir fabrikadan ödünç aldığımız bahçe aydınlatma ışıklarıyla idare edecektik. Işıklar sahnede yerde olunca sinema perdesi tutuşmuştu. 1000 seyirciyle birlikte aralarında Erkin Koray’ın da olduğu 40 müzisyeni yakan adam olacaktım. Perdeyi söndüreyim derken, ses sisteminin başında olamamıştım ama meğer senin piyano yani klavyeli çalgılar bölümün çok net duyulmuş. Seyirci de bayılmış. Sonra koşa koşa kulise gelip derdimi açıklamıştım. Hala küskün müsün?

 O ANDA DURMAK YERİNE O YAŞIMDA SAVAŞMAYI TERCİH ETMİŞİM

 – Ağladığımı hatırlıyorum. Sesimi duymadığımı da hatırlıyorum. Garip bir duygu madem sesimi duymuyorum, o anda durmak yerine o yaşımda savaşmayı tercih etmişim. 14 yaşımdaydım. Çok küçüktüm. Hayal meyal hatırlıyorum. Show yapmayı icad ettim ama detaylarını hatırlamıyorum.  

– Ben sanki bana hep küs kaldın sanıyordum. Sonra 2000’li yılların başlarında Bursa’da bir konserimiz vardı. Baban gelip de benimle tanıştığına çok memnun olduğunu söyleyip, konserimizi çok beğendiğini açıklayınca biraz rahatlamıştım.

Doğruya doğru, ben seni hep şöyle gördüm. Senin o yıllardaki Bursa’da oluşturduğun nüve ve bize aşıladığın o amatör inanç, ruh olmasaydı, ben burada olmazdım. Klasik müzik çalıyordum, beliki de Bursa ölçeğinde iyi de çalıyordum ama ben onu bir yol olarak görmüyordum.

Bana armonik şifre okumayı ilk kez sen öğretmiştin. Hatta bana ilk gitarda akorları filan da öğreten sensin. Sonra da caza doğru yürüdüm. Müzeye de gitarla ilgili bölümde “80’li yıllarda Bursa’nın Rock Şehri olarak anılmasında gitarın payı büyüktür.” benzeri bir not düştüm. Bunun müsebbibi Sedat Sarıcı’dır. Bu bu kadar. 

– Bursa’nın kendine has bir büyüsü var ki bütün bunlar olabilmiş. İşte babanın emekleri ortada. Bir önceki makalede de bahsi geçenlerin sayesindedir bütün bu güzellikler. Benimkisi ikincil gayretler kategorisinde hatırlanmalı.

 

Zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim.

– Rica ederim Sedat abi.

______________

* 01 September 2021,  London – Boston

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

15 − ten =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.