Hz. İsa’nın Uzattığı El

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – İyi bir romanı, içindeki hikâyenin acısını çekmiş olan yazmışsa, hemen hissedersiniz.

Sizinle konuşan bir romandır bu, dersiniz.

 Öyle ki, samimiyetin derhal anlaşıldığı gibi, okur adını verdiğimiz hassas duyargaları olan o tuhaf varlık elindeki kitabın apaçık dürüstlüğünü de kavrayıverir.

Böyle bir romanı, bir haykırışın romanını, ‘beni de duyun ve ben de bu dünyada sizlerle birlikteyim ama görmüyorsunuz’ diye çığlık çığlığa yazılmış bir eseri okumak istiyorsanız, Giovanni’nin Odası başlıklı romanı önermek yerinde olacaktır.

¨Beni hayatımın en korkunç sabahına sürükleyecek akşam bu!¨ diye başlayan romanın yüz yetmiş küsur sayfasını büyük bir fırtınaya tutulmuş küçük bir teknede felaketin gelişini bekliyor gibi okumak için iyi bir seçim!

Birkaç yıl evvel yitirdiğimiz değerli yazar, entelektüel Tektaş Ağaoğlu’nun çevirisiyle 1964’de Türkçedeki ilk baskısı yapılmış olan Amerikalı yazar James Baldwin’in romanı, ¨Giovanni’nin Odası¨, bu kez yeni bir çeviriyle Yapı Kredi Yayınları tarafından, önce 2006’da ve daha sonra 2011’de iki baskıyla Türk okuruna ulaştı.

Afrikalı-Amerikan yazarı Baldwin’in 1956’da yayınladığı roman, bir üçgen aşkın dokunaklı hikâyesidir. Aşkın dokunaksız olanı zaten hiç olmaz, ancak Baldwin’in kurduğu üçgende iki erkek ve bir kadın, yahut tam tersine iki kadın bir erkek arasındaki çekişmeli aşk ilişkisi, beklentiler ve tutkular bildiğimiz geleneksel anlamıyla bulunmaz.

İki erkek üçgenin iki açısında yine bulunur, ancak erkeklerin eşcinsel ilişkisi, üçgenin öteki ucunda yer alan genç kadının açısal değerini yok eden, âdeta düzleme indirgeyen bir yoğun ilişkidir.

Roman, işte bu üçgen ilişki nedeniyle, eşcinsel edebiyatın o güne kadar alışık olunmamış bir dürüstlükle okura sunulduğu eserlerin başında gelir.

1987 yılında hayata veda eden James Baldwin’in altmış yıllık ömrü Amerikan toplumundaki ırkçılığın ve ayrımcılığın en şiddetli olduğu dönemde geçmiş bulunuyor. Üstelik 1950’lerde Amerika’da komünizm aleyhtarlığı ile başlayıp ülkede solcu avına çıkmış olan Amerikan derin devletinin Senato’daki temsilcisi McCarthy’nin adıyla anılan dönemin, McCarthyism’i herkesi susturan, bastıran, itaat ettiren şiddetiyle Baldwin’i de etkilemiştir.

Baldwin’in çok yönlü yazarlığı, tiyatrodan şiire, deneme yazımından romanlara kadar uzanan geniş yelpazesi için yeterli soluk alınacak hava kalmadığından ülkesinden gönüllü sürgün gibi uzaklaştığı söylenebilir. Fransa, İtalya, İsviçre ve hatta kısa bir süre için Türkiye’de zaman geçirdi; işte o yüzden eserlerinin pek çoğunu buralarda yazdı, eserlerindeki mekânları da buralara aittir.

Baldwin’in Avrupa’da aradığı hiç kuşkusuz ki Amerikan Rüyası yaşayan Amerika Orta Sınıfının çılgına dönmüş ve gözü doymaz tüketim iştahına eşlik eden kapitalizmin bu ruhsuz dünyasından uzak kalmış olmaktı.

Batı kültürünün 1950’lerde ulaştığı göreceli özgürlük, Amerikan entelektüellerini, yazar ve sanatçılarını kendisine çekmektedir. Nitekim tam da bu dönemde ardı arkasına pek çok Amerikalı yazarın kaleminden İtalya, İspanya, Fransa’ya, hasılı Akdeniz ülkelerini mekân edinen romanlar çıkacaktır. Hollywood Sinemasının da 2.Dünya Savaşı ardından kameralarını bu ülkelere çevirdiğini hatırlamalıyız.

Amerika’daki 1950’lerin ayrımcılığından büyük ölçüde nasibini almış olan eşcinsel sanatçılar da bu dönemde ülkeden ayrılıyor, imkânlar nispetinde Avrupa’da yaşam sürmeyi tercih ediyordu.

Baldwin’in romanındaki birinci erkek-roman kahramanı David’in, New York’un Brooklyn semtinde, orta sınıfa ait bir ailede başlayan hayatı bu iniş çıkışların onu nasıl bir yandan ötekisine savurduğunu ortaya koyan anlatıyla başlar.

David lise yıllarında Joey adlı bir sınıf arkadaşıyla ilk eşcinsel deneyimini yaşamıştır, öte yandan biseksüel kimliğini bastırmak için daha çok kızlarla ilişki kuruyor gibi yapmaktadır; ama ¨gibi yapmaktadır

David’in Amerika’dan kaçarcasına geldiği Paris’te, bir eşcinsel kafe-barda tanıştığı barmen, İtalyan delikanlısı Giovanni’yle başlayan ilişkisi, garip bir kara sevdaya dönüşür.

Bu ilişkiyi perdeleyen ise, üçgenin öteki ucundaki Amerikalı çapkın kız Hella’dır.

Hella, ¨hayat boyu kadeh yudumlayıp erkek gözlemekle işin bitmeyeceğini sonunda anlamış¨, Paris’te tanıştığı David’e kendisi evlenme teklif etmiştir.

David kabul eder, edecektir zira biseksüalizmini böylece örtebileceğini hisseder. Evlenecekse Giovanni’den ayrılmak zorundadır, gittikçe hızlanan bir salıncağa binmiş gibidir artık, ardı arkasına sökün eden hadiselerden sonra Giovanni’nin işlediği bir cinayet, ardından giyotinle idam cezasına mahkûm edilmesine bağlanan trajedi, Hella’nın eşcinselliğini nihayet öğrenip uzaklaşmasıyla üçgen dağılır.

Çağdaş klasik romanlar arasında eşcinselliği bütün samimiyet ve dürüstlüğüyle anlatan eşsiz bir eserin kısa hatırlatması bu kadar olsun; okumanın tadını bozmayacağını bildiğimiz kadarıyla…

Baldwin romanın derinliği içinde bir yandan Amerika-Avrupa arasındaki farklılığı ele alıyor. ¨Atlantik derin ve engindir¨, derken okyanusun coğrafyayla ayırdığı bu iki kültürün farklılığını göstermekte ama iki kıyıyı yalayan suların aynı denize ait olduğunu da yazmaktadır. Giovanni, Amerikalıların gözünde dünyanın yeni olduğunu söyler; ¨Hepiniz göçmensiniz ne de olsa. Avrupa’dan ayrıldığınız da pek o kadar olmadı!¨ 

David, yine ¨Okyanus engin!¨ der, ¨Sizinkinden çok başka bir hayat sürdük biz. Orada bizim başımıza gelenlerden siz buradakilerin haberi bile yoktu.¨

Bu doğru bir açıklamadır, Amerika’da yaşamış, hatta kısa süre bulunmuş pek çok insanın farkına varacağı bir gerçekliktir bu; Amerika dünyanın içinde başka bir gezegendir.

David, yakışıklı İtalyan sevgilisi Giovanni’nin gözünde, ¨Ne de olsa Amerikalısın, orada yapamayacağın şeyleri, gelmiş Fransa’da yapıyormuşsun…¨ diye tanımlanır. Amerikalı için Amerika her zaman güvencede olabileceği bir limandır! Gider, gezer, başka yerde yapacağını yapar, tehlikede kalırsa pasaportu onu tekrar orta sınıf rüyasının sıkıcı ve tekdüze hayatı içine ulaştırır.

Baldwin’in romanını Tektaş Ağaoğlu çevirisinden okuduğum uzun yıllardan sonra bir kez daha, orijinal dilinde okumak, eski bir dostla karşılaşmak gibi eksik kalmış bir şeyleri hatırlamaya vesile oldu. Eşcinselliği cesaretle ortaya koyduğu gibi, daha önceki okuma uğraşımda fark etmediğim ayrıntılara rast geldim, ki bu kez öne çıkması gereken şey, romanın dolaylı serbest anlatımlarından birisi ve en önemlisi, birkaç satırla göstermeye çalıştığım gibi, Amerikan toplumuna Fransa’dan-Avrupa’dan bakabilmesi idi.

Roman sanatının  gücü de işte burada yatar: Bileşik zaman kiplerini en iyi biçimde kullanabilme imkânı sunan roman sanatı büyük trajedileri okuturken, usta yazarlar için beri yandan toplumsal yapılara ait söylenecek bütün gözlemleri de aktarmayı mümkün kılar.

Romanın, David’in ¨İçimde Yahuda’yla Hazreti İsa el ele vermişti¨ dediği satır, İsa’nın kendisine ihanet eden Yahuda’nın elini her şeye rağmen yine de tuttuğunu bize hatırlatıyor. Romanın hoşgörüyle karşılanmasını dileyen satırlardan biridir bu; Baldwin’in görünmez okurlarından üstü örtülü olarak, nezaketle rica ettiği satırlar.

Ne var ki, bütün bu hoşgörü beklentisine karşın, Hella’nın evlenmek ısrarıyla söylediği şu sözler, özellikle bugünün feministlerini de kızdırıyor, anlaşılan…

Hella’nın kadıncıl yalvarışlarını hoşgörmüyor olmalılar; Hella şöyle diyordu:

¨David, n’olur bırak kadın olayım! Ne yaparsan yap bana, umrumda değil. Neye mal olursa olsun. Saçlarımı uzatırım, sigarayı bırakırım, kitap da okumam bir daha… Yalnız kadının olayım, al beni, istediğim bu. Başka hiçbir şey istemiyorum…

¨Galiba bir erkek bütün istediğim, her gece bir erkeğin eve, bana gelmesi. Aman gebe kalmayayım diye korkmadan bir adamla yatabileyim istiyorum. Allah kahretsin, gebe kalayım istiyorum işte! Çocuklarım olsun istiyorum…¨

Ve Hella’ya kızıyorlar; Hz.İsa’nın uzattığı ele sırt dönüyorlar…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.