Şiirsiz kalan resimler…

“O koltuk yapıştı mı sana be kardeşim” dememiz de biraz bundan… Koltuğun yapıştığı filan yok esasında, koltuğa oturan da gitmek istiyor ama, “Şunu da halledeyim” duygusu olunca…


Ecevit’i kaybettik haberi bir gece hastaneden çıkıp yurdu beş dak’kada dolanınca, hemen ertesi günden başlayarak ne çok yazı döküldü ortaya… Henüz 20’li yaşların çocukları olan biz, onu daha çok “krizli” halleriyle tanımıştık oysa. Gözümüzün açılmaya başladığı, bu memleketi anlamaya çalışmakla ilgili ilk acemi soruların sorulduğu yıllarda, daha dün; faizlerin fırlaması, dövizin alıp başını gitmesi, cebimizdeki paranın pula dönmesi bize “krizli bir başbakan”ı öğretiyordu. Ne Kıbrıs’ın Fatihi ne ortanın solu… Gafları artık magazinleşecek kadar kendinden geçen ve tek başına yürüyemeyecek kadar bedeni acizleşen bir Ecevit’ti ilk öğrendiğimiz. Ölümünden sonra şu geçen birkaç günde, herhangi bir gazeteyi iyi takip edenler bile epey malumat sahibi olmuştur merhum hakkında. Artık bundan sonra “şiirli bir başbakan” olarak hatırlanacaktır biraz da. Zira çok vuruldu o tele…


YEDEKTEKİ HAYAT


Niye bilmem, bendeniz en çok bu “şiirli olma durumunu” merak ettim bugünlerde. Hakikaten öyle miydi; gerçekten dağ başında küçük bir evde şiir ve resimle geçecek bir hayat hayal ederken mi düşmüşlerdi Ecevitler bu yola? Bu kadar başka, ayrı, dağ başı yerine şehrin içinden geçen yola? Yol ayrımları hiç mi bir şey söylemez insana? Bülent Ecevit’e şimdi yeni bir hayat daha verilse hangi yolu tercih ederdi acaba?


Hayatını kurarken şiirli ve resimli bir ömür düşleyip de sonra ondan ayrı düşenlere, insana ikinci bir hayat verilmemesi meselesinde daha bir haksızlık yapılmış oluyor herhalde. Hayatı önüne çıktığı gibi yaşayanlara göre, bir yedeğini hiçbir zaman yaşayamayacak olsa da yakınında tutanlar, ikinci bir hayatı daha fazla hak ediyor galiba. Sırf bunun hatırına, her an makas değiştirecekmiş gibi durmalarının hürmetine… çok daha fazla hak ediyorlar!


Bülent Ecevit ve Rahşan Hanımın, siyaset hayatlarının yakınında tuttukları bir “başka hayata atlama makası” var mıydı bilinmez ama, şiirli ve resimli küçük eve en az birkaç defa ihanet etmişlerdir herhalde. Ve bana kalırsa bu ihanetin en büyüğü, iktidara son kez el değdikleri o yıllara denk düştü.


Dağ başındaki şiirli ve resimli o evden umudu artık bütünüyle kestikleri için mi Ecevit iktidarda bedenini sürüyor, Rahşan Hanım kocası hastanedeyken siyasi turlara çıkıyordu? Unuttukları için mi, yoksa bundan sonrasında Or-An’daki evde bile salt şiirli ve resimli bir hayatın asla olmayacağını bildikleri için mi böyle yapıyorlardı?


BÜNYENİN BOZULMASI


Bendenizin naçizane dileği, Rahşan Hanımın solu ya da başka herhangi bir şeyi birleştirme adına kendini Ankara sokaklarına atmamasıdır artık. Şimdi bir ayağı da hasta bir koca nedeniyle hastanede olmayacağı için, bunun da rahatlığıyla siyaset adına hiçbir şeye girişmemesidir bu dilek.


Dağda bir ev bundan  böyle Rahşan Hanım için mümkün olmayacağına göre, Or-An’daki evde şövalesinin başına geçer mi acaba? Yoksa, “Şiirsiz resmi ben ne yapayım” diye kahır mı eder Rahşan Hanım?       
  
Soğuk havaya, uzun yola, ısrarlara aldırmadan Kocatepe’den mezarlığa kadar yürümek istemiş cenazede; yürümüş de… 60 yıllık bir beraberlikten sonra, kendisinin Bülent’inin ardından kalan yolunu da öyle geçirecektir zaten. Birbirlerinin yanında yürüyormuş gibi… Zira birini bu kadar uzun kattınsa hayatına, o gittikten sonra öyle yapayalnız filan kalmıyorsun aslında. Bünyeden eksilen bir şey oluyor… Sadece bu; bünyeden bir şey eksiliyor! Sen o bünyeyi toparlayana kadar da…


Anlıyorsun ya…


[email protected]

694300cookie-checkŞiirsiz kalan resimler…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

six + 15 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.