Küba müze olarak kaldı

Küba son yılların belki de en popüler ülkesi.


Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı yıkıldıktan sonra, yıllarca kendi imkanlarıyla ayakta kalmasını bildi. Üstelik de ABD’nin burnunun dibinde.


Ülkenin 46 yıllık tarihinde halkla iktidar hiç bir zaman karşı karşıya gelmedi.


Kuzey Kore gibi zalim bir diktatörlüğe evrilmedi. 


Çin gibi “devlet kapitalizmini” tercih etmedi.


Pek çok beğendiğimiz yönü var.


Uzunca bir zaman önce Time dergisinde Küba’daki tıp fakülteleri hakkında bir yazı okumuştum. Dünyanın en iyi tıp fakültelerinin önemli bir kısmı yoksul Küba’da bulunuyor. Burada tıp öğrenimini tamamlamış bir öğrenci, örneğin doktora için Harvard’a hemen kabul ediliyor.


Birinci sınıf sağlık hizmetinin yanı sıra eğitim, barınma vs her şey bedava, eski sosyalist ülkelerden biliyoruz.


Castro hiyerarşiyi pek seven bir lider değil. Belki şimdi epey yaşlı, ama gençliğinde sokaklarda dolaşmışlığı, halkla muhabbet etmişliği, gençlere karışıp mahalle aralarında basket oynamışlığı var.


Evet, Küba bazı yönleriyle beni cezbediyor.


Ama bazı yönleriyle de hiç cezbetmiyor.


Küba’yı ziyaret eden turistlere “Küba doları” diye bir para birimi veriliyor. Bu dolarlarla iyi mağazalardan istediğinizi alabiliyorsunuz. Ama halka verilen para birimi ile sadece devlet mağalarından alış veriş edilebiliyor ve bu mağazalarda da en temel ihtiyaç maddelerini bile bulabilmek çok güç.


Düşünebiliyor musunuz? Kendi ülkenizde ikinci sınıf insansınız.


Bazı Kübalılar da ha bu dolardan bulabilmek için her türlü pis işi yapmak durumunda kalıyorlar. 


Çok yakın bir akrabam Küba rehberliği yaptığı için biliyorum.


Devrimin 46.yılında Küba’da hala temel tüketim maddeleri yok. Sabun, her nedense, sürekli olarak kara borsada. Oysa eski çağlardan beri insanoğlu sabun yapmayı biliyor. Bilinmiyorsa, ithal etmek için çok ucuz.


Bir Küba belgeselinde, yaşlı bir kadın, Castro ile konuşuyor. “Fidel, devrimin olalı kaç yıl oldu. Günde yarım kilo süt almak istiyorum. Ve bu hala büyük bir lüks”.


Evler, belgesellerde görüyoruz. Sıvasız, boyasız. Ülkeye birkaç ton boya almak ya da en azından kireç temin etmek çok mü güç, anlamak mümkün değil. Şehiriçi ve şehir dışı otobüslerde saat mefhumu yok.


Bulunmayan maddelerin, yapılmayan hizmetlerin sayısını çok artırmak mümkün.


Tıpkı Sovyet modelinde olduğu gibi, olimpiyatlarda başarılı olmuş sporcuların ve komünist partisi üyelerin gittikleri lokantalar vs var. Halkla partili ayrımı maalesef  Che’nin özgürlükçü ruhuna hiç yakışmıyor.


En önemlisi de şu: Küba çok farklı bir yer olabilirdi.


Nasıl mı?


Farklı görüşlerde sosyalist partilere izin verilebilirdi ve dünyanın ilk sosyalist demokrasisi burada kurulabilirdi. Bu şekilde, hayal kırıklığına uğramış milyonlarca  insan başarısız Sovyetler Birliği deneyiminden sonra “farklı sosyalist bir alternatif”in var olabileceğini görürlerdi.


Küba, dünya solunun, her türlü sorunu tartışacağı bir özgürlük adası olabilirdi.


Yıllar önce Ayrıntı Yayınları’ndan “Geleceğe Bakmak” adlı bir kitap çıkmıştı. Amerikalı iki radikal solcu, Michael Albert ve Robin Hahnel, bu kitapta bürokratik ve baskıcı olmayan bir sosyalizmin nasıl olabileceği konusunu tartışıyorlar ve bir model öneriyorlardı.


Kitabın önsözünde modellerini anlattıktan sonra şöyle yazmışlardı: “Biz bu kitapta anlattığımız katılımcı planlamanın 1990’daki Küba koşullarına uyarlanabileceğine inandık.”


Ama Castro bu tür “ütopik” düşüncelere hiç inanmadı. Sovyet modelini körü körüne izledi.


Küba rengarenk bir çiçek bahçesi olabilecekken, bir müze olarak kaldı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.