Kendinize gelin insanlar, kendimize gelelim…

Yaşamak için olmazsa olmazlarımızdır hava, su, toprak, güneş; Ama bugün olmasalar da olurlar için çok rahat harcıyoruz bunları; tüketiyoruz, yok ediyoruz…

Geçmişte filozoflar dünyayı algılamak için hep en basit soruları sormuşlardır; dünya  yuvarlak mıdır, düz müdür; yaşamın kaynağı nedir; hava, su, toprak, güneş nasıl bir şeydir gibi… Aynı zamanda yaşamın olmazsa olmazlarını kavramaya yönelik sorulardır bunlar…

Bugün ise doğayı anlamak, kavramaktan öte, doğaya hakim olmak; onu kontrol etmek ve yeniden düzenlemek için insanlığın gücünün sınırlarını denemeye koyulduğu sorgulama biçimine dönüşmüştür sorular… En büyük en görkemli binaların nasıl yapılabileceği; en yok edici, tahrip edici silahların nasıl üretilebileceği; insanlığa ve doğaya daha etkin, daha kudretle nasıl hükmedilebileceği; daha çok isteyen, daha çok tüketen bir topluma nasıl varılabileceği ve böylece daha çok kar eden, daha çok sermaye biriktiren bir toplumun nasıl oluşturulabileceği gibi sorulardır bugünkü araştırmalara temel olan…

Bugünün bilim insanları, düşünürleri -tabii ki kendini gerçekten insanlığa adayan bir çok bilim insanı ve düşünür de var aralarında- ama yaygın bir kesim daha çok tüketmek, daha çok şeye sahip olmak mantığıyla bilim ya da bilgi üretmektedirler… Sanki bunlar bu üretimi yaparken, yaşamak için olmazsa olmazlarımıza, doğaya, denize, ağaca, suya neler oluyorun kaygısını hiç taşımıyorlarmış gibiler… Havayı, suyu, çevreyi kirletmek, yok etmek pahasına arabalar, fabrikalar, nükleer reaktörler icat ederlerken ve bunları insanlar için olmazsa olmaz şeylermiş gibi sunarlarken, uğruna feda edilen asıl olmazsa olmazlarımıza neler olduğundan, dünyamızın ne hale geldiğinden hiç bahsetmemektedirler…

Ozon tabakasını delerek güneşi yaraladığımızı; fabrika bacalarından çıkan dumanlarla yaşamak için en olmazımız havayı kirlettiğimizi; sularımızın şehir kanalizasyon sistemleri yüzünden  artık içilemez olduğunu, solumak için oksijen üretemeyecek kadar dünyamızın tıraş edilip kele dönüştürüldüğünü ve her yere beton yapılar dikip, ormanları, ağaçları yok etmenin bedelinin bir gün nefessiz kalacağımız bir dünya olacağını görmemekte, görmezden gelmektedirler…

Teknolojiye, gelişmeye karşıyım demiyorum, sakın böyle bir şey düşünülmesin; ama delicesine üretmeye, tüketmeye karşıyım ben; bu meta tapıcılığına, tüketim çılgınlığına karşıyım… Para-seviciliğe, ölü-seviciliğe karşıyım… Tercihimi yaşamdan, havadan, sudan, topraktan yana kullanıyorum ve ölümü değil yaşamı üretmekten yana harcanan çabaları anlamlı buluyorum.Mutluluğun ve yaşamın gerçek anlamının ne kadar çok harcadığımız ya da tükettiğimizle değil ne kadar çok paylaştığımız ve çoğaltabildiğimizle ilgili olduğunu biliyorum ben….

İnsanların en temel ihtiyaçları yemektir, içmektir, solumaktır, barınmaktır, seks yapmaktır, üremektir… Bu ihtiyaçları karşılamak için dünyayı bu kadar komplike hale getirmeye, bu kadar çok yapay ihtiyaç yaratarak insanları en temel ihtiyaçlardan bu derece uzaklaştırmaya ne gerek var anlamıyorum; bunu kim ister, bu kimin işine yarar; daha çok kazanmak, daha çok meta biriktirmek bütün bunların amacı öyle mi? Peki şimdi biri açıklasın bana; bunlara sahip olmak için havayı, suyu, güneşi, toprağı yok edenler, bir gün gerçekten havadan, sudan, güneşten, topraktan mahrum kaldıklarında, açlık ve kıtlık dünyayı sardığında  lüks evlerini, eşyalarını, arabalarını, yatlarını, katlarını, dolarlarını yiyerek karınlarını doyurabilecekler mi; Su yerine içebilecekleri, hava yerine soluyabilecekleri bir meta icat etmeleri mümkün olabilecek mi…

Kendinize gelin insanlar; kendimize gelelim… Doğanın içine doğduk, doğanın içinde yaşamak zorundayız ve gidip döneceğimiz yer yine doğa… Bu yüzden aslımızla barışalım artık; bizi bize yabancılaştıran suni değerlere, maddiyata, metalara bağımlı olmaktan kurtulalım doğallığa dönelim; doğal ve basit yaşamanın erdemini keşfedelim… Dış görünüşümüz ve sahip olacaklarımızla bu kadar meşgul olmak yerine gerçek değerleri, insanlığı kazanmayı amaç edinelim…

Parfümsüz yaşayabiliriz; lüks arabalara binmeden bir yerden bir yere gidebiliriz; Saray gibi evlerimiz olmadan soğuktan korunabilir, üşümeden, hastalanmadan barınma ihtiyacımızı karşılayabiliriz; yüzlerce fonksiyonu olan  cep telefonlarına, televizyonlara sahip olmadan  haberleşebilir, iletişim kurabiliriz… Milyarlık takılar takmadan, çok pahalı, şık giysiler giymeden güzel görünebiliriz, kendimizi cazip kılabiliriz… İlk insanlar daha az mı aşık oluyorlardı birbirlerine; daha az mı çekici buluyorlardı birbirlerini bilemiyorum; bildiğim şu ki bugün sahip olduklarımıza hiç sahip olmadıkları halde mutluluğa, aşka sahiptiler onlar… Sonuçta çıplakken cazip görünebilmek, birbirini beğenebilmek de mümkün; ama susuz yaşamak, havasız, güneşsiz, topraksız yaşamak mümkün değil; ozon tabakasını delerek dünyaya tutunmak mümkün değil…

Hem yapay  olan şeylere sahip olmak için, elimizdeki asıl değerlerden uzaklaşmak, onlara yabancılaşmak niye… Örneğin bedenimize yabancılaşmak; onu doğal haliyle yeterli bulmayıp, beğenmeyip süslemek, kılıfa sokmak, maskelemek; Asıl bizi biz yapan değerlere, sevgiye, güvene, paylaşıma, desteğe, işbirliğine sırtımızı dönüp rekabet etmek, didişmek, birbirimizin kuyusunu kazmak…Hırslarımızın, tutkularımızın, açgözlülüğümüzün yarattığı, ürettiği, suni olarak oluşturduğu yalancı değerlere, metalara tapınmak niye… Saray gibi evimiz canımız gibi sevdiğimiz insanları kaybettiğimizde bizim için hala aynı değeri taşıyabilecek midir; ya da bütün dünyaya sahip olmak bir evlat kaybetmemize değecek midir?

Ama savaşlarda evlatlarımızı kaybediyoruz ne yazık ki…  Petrol için, güç için, büyük amaçlar büyük tutkular için onları ölüme gönderiyoruz ve kaybediyoruz; Sırf dünyada birileri birilerine daha iyi hükmedebilsin diye üstelik…

Kendinize gelin insanlar; kendimize gelelim; karşımızdakilere ne kadar çok meta biriktirebildikleri ve tüketebildiklerine bakarak değer vermeyi bırakalım artık; saygıyı, değeri içini ne kadar eşya ve meta ile doldurursanız fiyatı yükselecek endeks sepetleriymiş gibi görmekten vazgeçelim…

Doğanın kendisi bir kere metalar dünyasına hiç prim vermiyor… Suni olana, kendinden olmayana uzun süre yaşam hakkı tanımıyor; Doğal olana, aslımız olana sırf bu yüzden dönmeliyiz işte…

Ve o en can alıcı soruyu bir kez daha sorarak başlamalıyız buna; en temel ihtiyaçlarımız nelerdir; olmazsa olmazlarımız nelerdir? Ondan sonra tek yapılacak şey bu en temel ihtiyaçlarımızı güvence altına alabilecek yeni bir dünya, yeni bir felsefe oluşturmak…

Gerçekten de insanlığın yeni bir bakışa ve yeni bir  felsefeye ihtiyacı var;

Bu yüzden herkes kendine gelsin; kendimize gelelim…

______________

* İÜ’de öğretim üyesi

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.