Av. Haydar Aksoy ( İstanbul Barosu) – ABD’i hükmetinin, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu fiilen kaçıracak kadar ileri giden bir pozisyona yerleştiği ve bu süreçte birçok ülkeyi açık ya da örtük biçimde tehdit ettiği görülüyor.
Üstelik bunu meşrulaştırmak için ciddi, hukuki ve ahlaki bir argüman bile üretme çabası göstermeden; yalnızca petrolü ve yeraltı kaynaklarını işaret ederek yapıyor.
Peki neden?
ABD, hiç kuşkusuz, günümüz dünyasının “süper gücü” olarak anılıyor. Fakat bu gücün arkasında, örneğin Çin, Rusya ya da Avrupa’nın bazı ülkeleri gibi binlerce yıllık bir uygarlık birikimi yok. Dahası, ABD’yi kuran unsurların kayda değer bir bölümünün kanun kaçaklarından oluştuğuna dair tarihsel bir gerçeklikten söz ediyoruz.

Bu tarihsel arka plan, bugünkü pervasız tutumu tek başına açıklamaya yetmeyebilir; ancak modern dünyada uzun vadede ne tür kırılmalar yaratabileceğini umursamayan bir siyasal zihniyetle birleştiğinde tablo daha netleşiyor.
Kısa vadeli çıkar uğruna, uluslararası hukukun bu kadar kolay bir kenara itilmesi, sadece bugünü değil yarını da ipotek altına alıyor.
Şu soruyu ciddiyetle sormak zorundayız:
Eğer zaten kırılgan bir yapıya sahip olan Birleşmiş Milletler sistemi tamamen çökerse ne olur?
Cevap ürkütücü: Biraz gücü olan her devlet, kendisinden görece daha zayıf gördüğü devletlerin liderlerini kaçırmayı, o ülkeleri fiilen işgal etmeyi “meşru araçlar” arasında görebilir. Bunu yaparken de sadece kendi çıplak çıkarlarını gerekçe göstermesi yeterli olacaktır. Böyle bir dünyada ne hukukun, ne uluslararası normların, ne de insani değerlerin gerçek bir karşılığı kalır.
Bu gidişat, insanlık için çok ağır yıkımlar anlamına gelebilecek yeni bir dünya savaşının kapısını aralamaktadır.
Kısa Vadeli Çıkarlar mı, Uygarlık Bilinci mi?
Burada özellikle köklü uygarlık
damarlarına sahip ülkelerin sorumluluğu büyüktür. Çin, Rusya, İngiltere ve diğer Avrupa Birliği ülkeleri, kendi kısa vadeli çıkar hesaplarını bir anlığına rafa kaldırıp, bu pervasızlığın insanlık için ne anlama geldiğini görmek zorundadır.
Eğer bugün “nasıl olsa bize dokunmaz” rehavetiyle susulursa, yarın dünyanın herhangi bir köşesinde benzer bir müdahalenin muhatabı olunduğunda itiraz etmenin zemini kalmayacaktır.
Uluslararası ilişkilerde çifte standardın en ağır faturası, her zaman en zayıflara değil, en sonunda herkese kesilir.
Bu nedenle söz konusu ülkeler, hem kendi tarihsel sorumlulukları hem de uygarlık hafızaları gereği, ABD hükümetinin bu tarz pervasız adımlarına “dur” deme iradesini açık ve kararlı bir biçimde ortaya koymalıdır.
Demokratik Kamuoyuna Düşen Görev
Elbette mesele yalnızca devletlerin ve hükümetlerin meselesi değildir. Yaşama saygı duyan, canlı sevgisini ilke edinmiş herkes; demokrasiyi, insan haklarını ve barışı önemseyen tüm toplumsal ve siyasal hareketler de bu sürecin asli aktörleridir.
Bugün dünyanın dört bir yanında, savaş karşıtı ve demokratik kamuoyunun sessiz kalması, yarın tüm gezegeni tehdit edebilecek bir felaketin önünü açabilir. Bu nedenle, ABD hükümetinin uluslararası hukuku ve evrensel değerleri hiçe sayan bu tutumuna karşı, her düzeyde meşru ve barışçıl itiraz kanalları sonuna kadar kullanılmalıdır.
Böylesi bir dönemde susmak, yalnızca bir dış politika tercihi değil; yeni bir küresel yıkıma sessiz onay vermek anlamına gelebilir.
Bu yazıya emoji ile tepki ver




