Küresel krizden çıkış arayışları ve G-8 Zirvesi

G-8’ler zirvesi, küresel kapitalist sistemin içerisinde bulunduğu çok yönlü krizlere çözüm bulunması noktasında dikkatle izlendi.

Ancak toplantı fiili bir krizle başladı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Başkanı Barack Obama, Putin’a bizzat telefon ederek zirveye davet etmesine rağmen katılmaması yerine başbakanlığa getirilen Dimitri Medvedev’i göndermesi, Rusya ile ABD arasındaki ilişkilerinin ne kadar gergin olduğunu göstermektedir. Bu durum aynı şekilde NATO zirvesine de yansıdı.

Her ne kadar liderler arasında “iki ülke arasındaki ileri seviyedeki diyalogun son dönemde Rus Amerikan ilişkilerini yeniden yapılandırdığı ve ilişkilerde son üç yılda önemli aşama kaydedildiği” belirtilse de, bunun diplomatik bir üsluptan öteye geçmediği biliniyor. Putin’in seçimi kazandıktan hemen sonra yaptığı konuşmada, ‘hiç kimsenin Rusya’nın iç işlerine müdahale edemeyeceğini’ belirtmesi, esasen ABD’ye yönelik bir uyarıydı. Rusya ile ABD arasındaki ilişkilerin olumsuz yönde gelişmesi, hiç şüphesiz ki Asya-Avrasya ve Ortadoğu’ya yönelik izlenen politikaların ve Türkiye’ye yerleştirilen ‘Füze Kalkanı’nın çok önemli bir rolü bulunmaktadır. Putin’in kabineyi oluşturma gerekçesini göstererek katılmamış olması önümüzdeki döneme ilişkin özellikle bölgesel rekabetin boyutlarını ortaya koyacak önemli bir veridir.

G8’e ev sahipliği yapan Obama, AB ile ABD arasında bir dengenin oluşturularak sorunların aşılması yönünde bir politika izlemeye dikkat etti. Washington yakınlarındaki Camp David’e bir araya gelen dünya kapitalist sisteminin omurgasını oluşturan ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Rusya, İtalya ve Kanada’nın küresel-emperyalist liderleri, dünya kapitalist sistemin içerisinde olduğu krize yönelik bir kısım değerlendirmelerde bulundular.

Dünya’yı dizayn eden politikaların oluşturulmasında önemli bir işlev gören G-8’ler zirvesi esasen, kapitalist sistemin içerisinde bulunduğu çıkmazlara yönelik çözüm arayışları ön plana çıktı.

Birincisi Küresel sistem bütünlüklü bir ekonomik krizle karşı karşıya bulunuyor. Küresel sistemin bütününü kapsayan çok ciddi bir ekonomik-finans krizi var. Özellikle dünyanın kapitalist liderliğine soyunan ülkelerin kendileri çok ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıyadırlar. Söz konusu 8 ülkenin borçları, Gayri Safi Milli Hâsılalarından fazladır.

Küreleşme dünya kapitalist sistem arasındaki ekonomik ve politik ilişkiler birbirleriyle çok yönlü bağlantıdır. Uluslararası şirketlerin dünyanın bütün alanlarındaki yatırımları bulunuyor ve bunlar arasındaki küresel bağlar var. Bu bakımdan dünyanın stratejik ülkelerinin birinden ortaya çıkacak kriz diğer ülkeleri doğrudan etkilemektedir. Bu etkileşim sadece ekonomiyle sınırlı olmayıp buna paralel olarak sosyal ve politik sonuçlar doğurmaktadır. Dünya kapitalist sistem güçlerini tedirgin eden durumu tam da budur. İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, ”1930’lardan bu yana dünya çapında üretimde yaşanan en büyük düşüşü, ülke tarihinin en büyük bankacılık krizini, savaş zamanları dışındaki en büyük bütçe açığını yaşadık ve şimdi de ticarette en büyük ortağımız olan Euro bölgesi kendi kendisini tahrip ediyor. Üstelik ufukta net bir çözüm de yok.”

Dünyanın küresel blok ülkelerinde ne zaman bir kriz oluşsa, akıllarına 1930 yıllarının dünya kapitalist sistemin büyük bunalımı geliyor. Burada düşünülen ekonomik krizden çok ortaya çıkardığı toplumsal-siyasal sonuçlarıdır. Yeni bir toplumsal patlamanın ortaya çıkaracağı sonuçların çok daha kapsamlı olacağı hesaplanmaktadır. Korkunun esası bu oluşturuyor.

İkincisi, küresel mali kriz çıkışına ilişkin izlenen politikalarda belirgin bir görüş ayrılığı bulunuyor. Obama’nın savunduğu ve fiilen uyguladığı harcamaları teşvik etme ve tahvil senetleri piyasaya sürerek büyüme eksenli bir çözüm uyguluyor. Amerika tarihin en büyük ekonomik kriziyle karşı karşıya bulunuyor. 14 trilyon dolar dış borcu bulunan Amerikan’ın dünya ekonomisi üzerindeki etki gücü devam etmekle birlikte eskisi gibi etkin olmadığı ve olmayacağı biliniyor. Amerika’nın küresel şirketleri iflas etmiş değil, sadece krizin etkisiyle birleşen ve tek bir merkezde toplanan çok daha büyük küresel şirketler oluşturuldu. Ancak Afganistan ve Irak işgallerinin faturası Amerika halklarına ödetildi. Amerika toplumunda ciddi bir yoksullaşma ve işsizlik oranıyla karşı karşıya bulunuyor. Toplumların ‘Amerika rüyası’ bitmiş durumda. Amerika halklarının yükselen tepkisi ve Wall Street işgalleriyle devam eden süreç ezilen halkların uyanışının bir habercisi olarak görülüyor. Toplumsal gelişme eğilimini takip eden ABD’nin sistem güçleri, toplumsal tepkileri pasifize etmek için bir köle torununu ABD’ye başkan yaptılar.

Ekonomik kriz hala devam ediyor ve ciddi düzeyde toplumsal sorunlar var. Cumhuriyetçiler de geleneksel saldırı politikaların revize etmeye başlamalarına rağmen ABD’nin küresel güçleri, önümüzdeki dönemde Obama ile devam kararı alabilirler. Bu bakımdan ABD’nin Wall Street’i yöneten güçleri, mevcut küresel krizden çıkış için Obama’nın bir süre daha başta kalması yönünde bir politika izlemeleri yüksek bir olasılık. Obama’nın izlemiş olduğu ekonomik politikalar mali krizin aşılmasında ve nispi bir büyüme ile süreci götürdüğüne dair veriler, ABD’nin küresel sahiplerini mutlu etmiş görünüyor. Obama’nın politikaları ABD’nin ezilen yoksul kesimlerini ve Orta sınıf tabakasını maniple etmede de oldukça başarılı görünüyor.

Üçüncüsü, Dünya’nın merkez küresel gücü olan AB’ndeki ekonomik kriz ve ortaya çıkarttığı toplumsal sonuçlarıdır. Merkel-Sarkozy ittifakının savunduğu kemer sıkma politikası, AB ülkelerine özellikle Euro bölgesinde uygulandı ve halen yürürlüktedir. Ancak Fransa’da Sosyalist Parti adayı Holland’ın seçimleri kazınmış olması, AB’nin kriz politikasında bir kısım değişiklikleri zorunlu olarak gündeme geleceğini gösteriyor. Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerin sıkı para politikasından vazgeçerek, büyüme eksenli bir çözümü esas almaları, Avrupa genelinde yükselen toplumsal hareketlerle ilişkilidir.

Guardian, “Hollande, euro tahvillerinin bir seçenek olduğu yolunda bastırsa da, Merkel bu tahvilleri Avrupa Birliği hukukuna aykırı buluyor. Gazetenin aktardığına göre “Hollande’ın Avrupa Merkez Bankası’ndan fon aktarımı ve bankaların yeniden sermayelendirilmesi yolundaki önerisi de Paris ile Berlin arasındaki gerginliğe tuz biber ekti. Berlin, bu öneriyi de hukuk dışı buluyor” değerlendirmesinin gerçekçi bir yanı bulunmakla birlikte Merkel, mevcut politikalarında değişikliğe gitmek zorunda kalacak gibi görünüyor.

Obama’nın da benimseyip uyguladığı bu politika, G-8’leri temsil eden ülkeler tarafından da benimsenmiş görünüyor. Guardian’ın haberine göre, “Barack Obama’nın Almanya Başbakanı Angela Merkel’e euro bölgesinde büyümeyi teşvik etmesi ve kemer sıkma politikalarını yumuşatması çağrısı” yaptı. Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden Heather Conley de, “Başkan Obama, tasarruf ve büyüme cepheleri arasında bir tartışma ortamından mümkün olduğunca kaçınmaktan yana” olduğunu belirtmesi, kürsel güçlerin izlediği politikalar bakımından bize bir fikir veriyor. İMF ve Dünya Bankası yöneticilerinin de büyüme eksenli bir politikasının uygulanmasının daha yararlı olacağına vurgu yapmaları, Almanya’nın giderek tek başına kalacağını ortaya koyuyor.

Independent on Sunday gazetesi yazarı Paul Vallely, kemer sıkma önlemlerinde ısrar eden Cameron’ın Yunanistan’daki krizden dersler çıkarması gerektiğini belirtiyor: “Geçen hafta Ulusal Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün Başkanı Jonathan Portes, krizin çözümü için önerilerini açıkladı. Hükümet için borçlanmasının en ucuz olacağı dönemlerden birinin yaşandığını, çok sayıda işsiz ve yedek kapasitenin mevcut olduğunu, İngiltere’nin altyapısının modernizasyona ihtiyacı olduğunu ve konut açığı bulunduğunu belirtti. Hükümete borçlanıp yatırım yapmasını önerdi. Hükümet gerçekten de çok ucuza borçlanabilir.” İlk dönemler kemer sıkma politikasından yana olan ve fiilen uygulayan İngiltere Başbakanı David Cameron da büyümekten yana bir politika izlemeye başlaması, Almanya üzerindeki baskıları çok daha fazla arttıracaktır.
Ayrıca Kuzey Rhine-Wesphalia eyaletinde Hıristiyan Demokrat Parti CDU’nun oy oranı yaklaşık olarak yüzde 35’ten yüzde 26’ya düştü. Bu durum Merkel’in izlediği politikaları da gözde geçirmesine yol açacaktır. Kasım ayında yapılacak G-8’ler zirvesinde, sorunun çok daha kapsamlı ele alınacağına dair bir karar alındı.

Dördüncüsü, Merkezileşen Bir Avrupa’ya doğru yeni adımların atılması sürecinin önü açılmış bulunuyor. Almanya Başbakanı Merkel’in Euro krizini aşmak için politikalar oluşturmakla görevlendirdiği eski Maliye Bakan yardımcısı Jörg Asmussen, AB için söyledikleri, oldukça dikkat çekici. “Ortak para birimini kullanan 17 ülkenin, Avrupa Birliği içinde federalleştirilmiş bir siyasi ve mali birlik oluşturmaları gerekli” olduğunu belirtti. Brüksel’de yapılacak AB zirvesinden hemen önce böylesi bir açıklamanın yapılmış olması ve ‘Euro bölgesini kapsayacak bir şekilde ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ projesinin gündemleşmesi, Almanya’nın izlemek istediği politikalar bakımından önemli bir veri sunuyor.
Sunday Times gazetesi başyazısında aynı konu üzerinde yapılan bir değerlendirmede, “Avrupa, bir fırsat olarak gördüğü sürece bu krizi aşabilir. Aksi halde hepimiz başarısız bir siyasi deneyimin bataklığına saplanacağız. Bunun aylar değil yıllarca sürecek sonuçları olacak. Ekonomik olarak Euro bölgesinin “Avrupa Birleşik Devletleri”ne dönüşmesi gerekiyor. Bunun alternatifi ise batmak.” Bu politik yönelim sadece Almanya’nın değil Fransa, İspanya, İtalya ve hatta İngiltere’nin de kabul edeceği bir stratejidir.

Dünya kapitalist sistem krizi aynı zamanda küresel sistemin merkezileşmesinin bir aracı haline getiriliyor. Özellikle uluslar arası küresel kurumların etki alanın çok daha güçlenmesine yol açmaktadır. İMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi kurumsal yapıların etki alanları hızla arttığı gibi AB içerisinde de Avrupa Merkez Bankası gibi kurumsal yapıların ağırlığı hızla artmaktadır. Buna paralel olarak AB merkezli ekonomik kurumsal yapıların oluşturulması, ya da Euro bölgesini kapsayacak şekilde ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ gibi kurumsal sistemlerin önerilmesi, Euro kapsamında oluşan mali krizin bölünmeye değil, çok daha fazla merkezileşmeye yol açacağını gösteriyor. Küresel kriz, hem bölgesel hem de dünya çapında, kapitalist kurumların çok daha fazla merkezileşmesine yol açacaktır.

Beşincisi, yukarıda yaptığımız değerlendirmelere paralel olarak, AB merkez ülkelerini kapsayan ekonomik kriz, bölünmeye yol açmayacağı gibi, Yunanistan’ın Euro bölgesinde çıkartılması söz konusu değil. Yunanistan’ın Euro bölgesinde çıkartılması, AB’nin stratejik politikalarıyla doğrudan çelişkili bir durumdur. Yunanistan’ın Euro bölgesinden çıkarılması, AB’nin uluslar arası ekonomik ve politik ilişkilerdeki gücünü olumsuz yönde etkileyeceği biliniyor. Euro bölgesindeki her hangi bir parçalanma, dünya borsalarında tahmin edilenden bir krize yol açabileceği gibi Avrupa kökenli şirketlerinin uluslar arası güvenirliğini sarsacaktır. Euro bölgesi, kapitalist küresel sistemin merkezidir, ABD ve Çin gibi ülkeler de, Euro bölgesindeki her hangi bir dağılmada ciddi oranda etkileneceklerdir.

Bu bakımdan Avrupa Birliği yöneticileri, Yunanistan’ın Euro bölgesinde çıkarılmasının söz konusu olmadığını çok açık bir şekilde belirttiler. Independent gazetesi, “Avrupa Birliği ve Yunan liderler, Atina’nın Euro’yu terk etmesine yönelik bir ana plan bulunmadığının altını çizdiler.”

Ayrıca Fransa’da Holland’ın seçimleri kazanmasıyla birlikte, Euro Bölgesinde, Fransa, İtalya ve İspanya eksenli bir ‘Latin Blok’unun oluşması da pek gerçekçi görünmüyor. Krize karşı belirlenen ekonomik politikalar bakımından söz konusu ülkelerin yakınlaşması Almanya’ya alternatif bir oluşuma yol açması söz konusu değildir. Ayrıca Almanya-Fransa dengesi ve ittifakı AB’nin stratejisinde son derece belirleyicidir.

Altıncısı, Söz konusu politikanın çok ciddi sosyal patlamalara yol açması, Euro bölgesinde hükümet değişikliklerini kaçınılmaz hale getirdi. Yunanistan modelinde olduğu gibi çok ciddi politik-sosyal patlamalara yol açtı. Öyle ki Yunanistan da fiili devlet krizi oluşmuş durumda.

Krizden büyümeye dayalı bir çıkış yolu izlenmesinin en önemli nedeni ABD ve AB ülkelerinde çok ciddi sosyal patlamaların gündeme gelmesi ve bunların giderek toplumsal bir güce dönüşme sürecine girmesidir.

Avrupa Birliği’nin yardım paketi karşılığında Yunanistan’a dayatılan ‘kemer sıkma’ Yunanistan halkı tarafından ciddi bir tepkiyle karşılandı ve bunun sonuçları çok açık bir şekilde görüldü. Sol İttifakın beklenilen üzerinde oy aldı ve daha önemlisi, hiç bir partinin hükümet kuracak düzeyde oy alamadı. Bu nedenle, 17 Haziran 2012 tarihinde seçimler gidilecek. Hem sol bloğun, hem de faşist partinin oy oranlarındaki artış, toplumsal tepkinin yönelimleri bakımından çok somut bir fikir veriyor. Bu gelişme eğilimi hemen her Avrupa ülkesinde hissediliyor. Küresel sermaye güçlerini tedirgin eden bu durum karşısında, uygulanan kriz politikalarının yeniden gözden geçirilmesine yol açmaktadır.

İMF’nin yapmış olduğu öneriler, küresel sistem güçleri tarafından dikkate alınıyor. Euro bölgesinin küresel kapitalist sistemin can damarı olduğu biliniyor. Burada ortaya çıkacak çok yönlü bir mali-finans krizini yarattığı ve yaratacağı sosyal sonuçlar, dünya kapitalist sisteminin bütün dengelerini alt üst edecektir. Uygulanan politikaların başarısız olması durumda ‘2008’de Lehman Brothers’ın çöküşünden çok daha büyük olacağı’ belirtilirken, siyasal sonuçları bakımından ‘1930’lardaki büyük bunalıma benzer sonuçlar bile yaratabileceğine’ dikkat çekiliyor. Meselenin esası budur. Küresel sistemin sahiplerinin korkusu, ‘1930 Kapitalizmin Büyük Bunalımı’ olarak tanımlanan tarihsel sürecin ardından, Avrupa kıtasında toplumsal devrimler gündeme geldi. Bugün buna benzer sonuçların doğabileceği kaygısı/korkusu tahmin edilenden çok daha yüksektir..

Sıkı bütçe-para politikasını savunan İMF’nin giderek büyümeye endeksli bir para politikası izlemeye yönelmesi, söz konusu toplumsal hareketlerin yaratacağı politik sonuçlardan korkulmasıdır.

Tarihsel toplumsal gelişme eğilimi, dünya kapitalist sistem güçlerinin politikalarını bütünlüklü olarak başarısız kılacaktır. Dünya kapitalist güçlerinin küresel krizden çıkma şansları son derece zordur. Her bölgesel kriz, dünya çapında krizlere yol açacaktır ve bunların ortaya çıkaracağı yeni siyasal sonuçlar olacaktır. Küresel kapitalist sistemin liderlerinin tek amacı, toplumsal gelişme eğilimini engellemeye yönelik stratejiler oluşturmak ve süreci ertelemektir.

Bunun başarılı olma şansı var mı? Olmadığını/olmayacağını küresel barbarlar biliyor. Önemli olan alternatif politik kuvvetlerin örgütlendirilmesidir. Kapitalist krizi derinleştirecek ve toplumsal dönüşümlere yol açmasını sağlayacak politik örgütlenmeler olmadığı sürece, küresel barbarlar G-8’lerde krizi aşma kararı almaya devam ederler.
Gokyuzu9@aol.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.