“Küresel Tezgah” okurlarıyla buluştu

2001-2010 yılları arasında dünyadaki ve Ortadoğu’daki gelişmelere paralel olarak Türkiye’de çıkartılan kanunlarin satır aralarını ve perde arkasını herkesin anlayabileceği açik ve yalın bir dille gözler önüne seren bu önemli ve belge niteliğindeki dönem kitabı, Karınca Yayınlarından çıktı.

Kitaptan

ABD, 1814’teki Washington yangınından sonra bir kez daha kendi topraklarında vurulmuş oluşunun getirdiği sıkıntılı kriz ortamını kendi lehine çevirmeyi başarmış ve saldırıya uğrayan mağdur konumunu iç kamuoyunda öfke ve tepkiye, dışarıda ise saldırıya uğramışlığın haklı göstereceği taleplere dönüştürmüştü. ABD’nin süper güç olduğunu ilan edişinin bedeli, Hiroşima’da yaklaşık 140 bin, Nagasaki’de ise yaklaşık 80 bin insanın yaşamı olmuştu. Bu sayılara, daha sonraki yıllarda radyasyon ve diğer radyoaktif etkenler nedeniyle ortaya çıkan hastalıklar sonucu meydana gelen ölümler ve sakat kalanlar dâhil değildi.

“Küreselleşme” kavramının görünen ve görünmeyen bölgesel ve yerel uygulamaları ile ilgili olarak bireysel temelde ne kadar çok kişi bilgi sahibi olursa, konuyla ilgili toplam bilinç de o kadar gelişecektir. Pek çok “unutulmuş” ayrıntının hatırlanması ve tarihsel bağlamı içinde ne ifade ettiğinin yıllar içinde gerçekleşen olayların ışığında kavranması, ‘küreselleşme’ söylemi çevresinde yaşanan büyük kavganın taraflarının ifade ettikleri kavrayışların anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Bu çalışma, günümüzde, en temelinde ABD ile siyasal ve askeri çerçevesi tanımlanan; Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve bunların yönlendirmesindeki kimi büyük Avrupa devletlerinin yanı sıra uluslararası şirketler ile cisimlenen uluslarüstü nüfuz ve güç odaklarının şekillendirdiği “yeni dünya düzeninin” planlayıcı ve uygulayıcılarının bir etkinlik olanı olarak kendisini gösteren Türkiye üzerindeki mücadeleler ile ilgilidir. Bu kapsamda, söz konusu odakların özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında girilen yeni ve olağanüstü dönemdeki plan, uygulama ve hedeflerine ilişkin olarak sadece gerçeklerden ve somut verilerden yola çıkılarak hazırlanmıştır. Amaç, 2001-2010 yılları arasında Türkiye’de yasa ve uygulama zemininde gerçekleşen olayların izini sürmek ve dünyadaki gelişmelerle ilişkili olarak, yaşananların perde arkasında neler olduğunu anlamaya çalışmak yolunda bir mum yakabilmektir.

Bush, “Görevimiz açık; Irak’ı kitle imha silahlarından arındırmak ve Saddam Hüseyin’in terörizme desteğine son vermek ve Irak halkını özgürleştirmek” diyordu. Ancak Irak’ta kitle imha silahları olup olmadığını araştıran dönemin Birleşmiş Milletler yetkilisi Hans Blix, “Irak’ta kitle imha silahı olduğuna dair bir kanıt bulamadıklarını”; dahası, dönemin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Muhammed Baradey “Irak’ta yasaklı nükleer faaliyetlere ilişkin bir kanıt bulunmadığını” açıkladıklarında, tarih 14 Şubat 2003’tü. Yani, ABD, “kitle imha silahlarından temizlemek” için Irak’a girmeden yaklaşık bir ay önce, konunun uzmanı olan yetkili denetçiler, Irak’ta kitle imha silahı bulunmadığını açıklamıştı bile.
Yani, denetçilerin raporlarına göre Irak’ta kitle imha silahı yoktu.
Peki, Irak’ta ne vardı da ABD, bu ülkeye girmeyi bu kadar istiyordu?..

… O zaman bir kez daha soralım: Bir Anayasa kitapçığı yüzünden, koskoca bir ülkenin ekonomisi çöker mi? Bu sorunun yanıtı, satıh altında yatan gerçeklerde aranmalıdır. Sağlam temellere oturmuş, ranta değil üretime dayalı, sıcak para girişinin faize değil gerçekten yatırıma ve istihdama yönlendirildiği bir ekonomik sistemde, Anayasa kitapçığının bir-iki metre kayarak yol alması şöyle dursun; hükümet düşse bile ekonomi büyük çalkantılar yaşamaz. Ancak üretip satmaktan, istihdam sağlayacak gerçek yatırımlar yapmaktan yoksun, yüksek faizle sıcak para çekmeye çalışan, ekonomi çarklarını üretimle değil, faiz ve borsa oyunlarıyla döndürmeye çalışan ülkelerde, yönetim kademesindeki kişilerin bir hapşırığı bile, sistemin çökmenin eşiğine gelmesi için yeterli olabilir.

19 Şubat 2001 kriziyle yeni bir milada kavuşan Türkiye’nin yolunu, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla kendi yeni miladına sahip olan ABD ile çok farklı bir mecrada kesiştirecek olan olgu; siyasal ve askeri pek çok etkenle birlikte bu yasal zemini de kullanmaktan çekinmeyecek olan ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu Orta Doğu coğrafyasını en küçük unsurlarına kadar bölüp parçalayarak, küresel aktörlerin ekonomik ve siyasal ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmek amacını güden uluslarüstü odakların ABD eliyle ortaya koyduğu Büyük Orta Doğu Projesi olacaktı.

Kuruluşu ve iktidara gelişi üzerindeki pek çok görüş, yukarıdaki satırlarda da verilen örneklerde gözlendiği gibi basına yansıyan AKP iktidarının, göreve tek parti olarak geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra hızla giriştiği uygulamalar AKP’nin görev süresi boyunca pek çok farklı tartışmayı da beraberinde getirecekti. Tartışmaların odağında, AKP’nin yürürlüğe koyduğu yasal düzenlemeler ve uygulamalar vardı.

… Ancak ne olursa olsun; AKP kadrolarının ve onlara danışmanlık hizmeti verenlerin, kendilerine sadece konuşarak muhalefet edenlerin aksine, iktidara gelmeleri halinde neler yapacaklarını, daha iktidara gelmeden çok önce, örgütlü bir çalışmayla, iyi detaylandırmış ve çok ince hesaplamış oldukları açıkça ortadadır.

… Yani Milli Savunma Bakanı’nın ifadelerine göre Türkiye, en tepedeki yetkililerin ağızlarından yapılan açıklamalarla dost ve müttefik olduğu ifade edilen ABD’ye, dostluk ve müttefikliğin bir gereği olarak, askerlerinin yerlerini ve silahlarına varıncaya kadar tüm bilgileri vermiş, ancak ABD askerleri, yanlarına peşmergeleri de alarak, adeta gösteriye çevirdikleri bir baskınla bir şeyler ispatlamaya çalışmışlardı. Baskının gösteri boyutu, yine bakan Gönül’ün aynı soru önergesine verdiği cevapta gizliydi: “Bu harekâta peşmergelerin katılmış olmaları, harekâtın Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’nin oğlu tarafından videoya kaydedilmiş olması mümkündür.” Yoruma gerek bırakmayan bu ifadeler, Türk askerlerinin kafalarına çuval geçirilip alıkonulurlarken, “müttefik” bir devletin askerlerinin, bu olayı belgelemek için bölgedeki etkin aşiretlerinden birinin başındaki kişinin (Celal Talabani) oğluna izin vermiş olabileceği anlamına geliyordu.

Amerikan yönetiminin, vatandaşlarına 11 Eylül sarsıntısından kurtuluş çaresi olarak gösterdiği tüketimi arttırmak modeli, yavaş yavaş borçlanmayı arttırmaya dönüşmeye başladı. 2002 yılında yapılan yeni düzenlemelerle, pek çok sektör ile doğrudan bağı bulunan inşaat sektörünün, dolayısıyla da ekonominin canlandırılması sağlanmaya çalışıldı. Emlak piyasası o kadar canlanmıştı ki, güvenceden yoksun ve düşük kaliteli emlak kredilerinin denetlenmesi yavaş yavaş olanaksızlaşıyordu. Kredilerin geri ödenmesi için gerekli olan ölçütler göz ardı ediliyor ve derin okyanusun üzerindeki buz tabakası giderek inceliyordu.

Yabancıların planları, projeleri ve müdahaleleriyle ilerleyeceğini ve gelişeceğini sanan ülkelerin ve halkların değişmez akıbetinin, sömürülmek ve daha fazla sömürülmek olduğunu gözden kaçırmanın bedeli tarih boyunca yıkım, savaş, fakirlik ve acı olmuştur. Çünkü uluslarüstü planlar, genellikle ona yön veren uluslarüstü nüfuz ve güç odaklarının ihtiyaçlarını gözetir. Söz konusu ihtiyaçların elde edilmesine giden yolda, bu ihtiyaçları zorla elde etmek, maliyetli ve daha zahmetli olan yoldur. Kolay ve ucuz yol ise, hedef ülkelerde uluslarüstü nüfuz ve güç aktörlerinin ihtiyaçlarına cevap verecek yasalaştırma çalışmaları için lobi faaliyetleri yürüterek hükümetler ve yasama organları üzerinde baskı oluşturmaktır.

… Daha 1954’te hararetli tartışmalara konu olan ve bir çeşit kapitülasyon olduğu eleştirilerinin hedefi olan 6326 sayılı Petrol Kanunu’nun içerdiği “Türkiye’deki petrol kaynakları devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” ifadesi ile 1973’teki değişiklikten sonra “Türkiye Cumhuriyeti petrol kaynaklarının milli menfaatlere uygun olarak, hızla sürekli ve etkili bir şekilde aranmasını, geliştirilmesini ve değerlendirilmesini sağlamaktır halini alan amaç ifadesi, yeni kanun metninde yer almıyordu. Bununla birlikte, “Milli Menfaatin Korunması” başlığı da yeni Türk Petrol Yasası Tasarısı’ndan tamamen çıkarılmıştı.

… Bu ayrıntılı açıklamanın işaret ettiği şey açıkça, elektrik piyasasıyla ilgili yasal düzenlemenin, uluslarüstü aktörlerin baskılarıyla Türkiye’ye kabul ettirilmiş olduğuydu. Söz konusu düzenlemenin, elektrik piyasasında rekabeti arttırmayacağı zira elektrik piyasasının karakteri itibariyle tekel uygulamasına yatkın olduğu belirtilirken, elektrik piyasasında faaliyet gösteren yabancı aktörlerin taraf olduğu herhangi bir uzlaşmazlık halinde, Türk yargısının, uluslararası tahkim gereği, yabancılar üzerinde herhangi bir yaptırımı olamayacağına dikkat çekiliyordu.

… Bu konunun önemini; Anayasa Mahkemesi’ne, söz konusu maddeyle birlikte 5177 sayılı yasayla değiştirilen kanun maddelerinden 7’sinin yürürlüğünü durdurma davası açan 117 milletvekilinin dava başvurusundaki ifadeler ortaya koymaktadır: “5177 sayılı Kanun ile 3213 sayılı Maden Kanununda yapılan değişiklikler, ne yazık ki ülkemizin madencilik kesiminin sorunlarına da çözüm getirmemektedir. Bu Kanunla yapılan düzenlemenin amacı; yalnızca ülkenin yer altı kaynaklarının hiçbir kayıt ve kısıtlamaya uyulmaksızın yeraltından çıkarılmasına ve işlenmeden yurtdışına satılmasına yöneliktir. Üstelik bu amacın gerçekleşmesi için, başka hiçbir kesime sağlanmayan ve Bakanlar Kurulu tarafından istendiği gibi belirlenecek teşvikler öngörülmüş; verilen maden işletme ruhsatlarına adeta kutsallık ve dokunulmazlık tanınmış ve kamu elindeki kaynaklar üstü örtük maddelerle çokuluslu şirketlere açılmıştır.”

… Bu konularla ilgili geniş bilgisi olmayan biri bile, tohum ıslahı konusunun, önemli bir yatırım ve araştırma gerektiğini anlayabilir. Tohumların ürün vermesi, bu ürünlerin melezlenmesi, veriminin arttırılması için genetik çalışmaların yapılması gibi uzun ve masraflı bir süreci, sadece ektiğini biçerek ve bunu satarak geçinmeye çalışan geleneksel Türk çiftçisinin yerine getirmesi olanaklı mıdır? Tohum ıslahı için gerekli olan altyapı yatırımına, laboratuar koşullarına, geniş çiftlik arazilerine sahip olabilecek güçteki yapılar belli değil midir? O zaman denilebilir ki, “Çiftçi kendi tohumluğunu üretmesin, hazır üretilmiş tohumlukları alıp kullansın”… Somut veriler alt alta konulduğunda ortaya çıkan durum da zaten tam olarak budur.

2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD ekonomisinde yaşanan gelişmelerin yol açacağı dünya ölçeğindeki büyük bir kriz, satıh altından yavaş yavaş ilerlerken, Türkiye’deki tüm ekonomik varlıkların sahiplik ve kullanım haklarına ilişkin yasal mevzuatın değiştirilmesi çalışmaları da tüm hızıyla devam ediyordu. Orman arazileri, meralar ve toprak mülkiyeti üzerindeki tartışmalı yasalar da bu dönemde birbiri ardına Meclis’ten geçirilmekteydi.

… Para elbette uçmaz. 10 lira verip aldığı hisseyi, 2 liraya satan bir kişinin 8 liralık zararı, mutlak surette bir başkasının kâr hanesine yazılmıştır.
Peki kimin?..
Borsaları etkileyebilecek kadar büyük miktarlardaki paralarla finans piyasalarını manipüle edebilen uluslarüstü ekonomi aktörlerinin olabilir mi?
Ya da ülkelerin tüm yatırım ve kredi piyasalarının odağındaki bankacılık sektörünün önemli bir kısmını eline geçirmiş olan veya geçirmek için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmeyen çokuluslu finans şirketlerinin olabilir.

2002-2009 yılları arasında iş ve üretim ilişkileri bağlamında gerçekleştirilen yasal düzenlemeler objektif olarak değerlendirildiğinde, işçi-işveren arasındaki dengenin, işçi aleyhine bozulduğu ancak bozulan bu dengenin zaman zaman işveren lehine de olmadığı dikkat çekmektedir. Uluslarüstü ekonomi aktörlerinin, milli sermayeleri yok sayarak sadece uluslararası finans kuruluşlarının kazanç sağlaması amacıyla faaliyette bulunmasının örneklerine geçmişte de çokça rastlanabilir. Dolayısıyla ortaya çıkan manzarada, artık sadece klasik işçi-işveren tarafları arasındaki ilişkilerden söz etmek yeterince tanımlayıcı olmamakta, uluslarüstü baskı odaklarının olanca gücü ve nüfuzlarıyla, ülkelerin çalışma hayatlarındaki yasal düzenlemelere olan etkileri özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde daha ağır hissedilmektedir.

… Uluslarüstü nüfuz ve güç aktörleri, Irak’ta savaş yoluyla elde ettikleri kazanımlara benzer ayrıcalıkların; Türkiye’de, yasal süreçlerin baskı altına alınması ve hukuki yollarla elde edilmesi için büyük bir çaba sergilemektedir. Ancak denklemde halen karanlıkta kalan ve açıklamaya muhtaç bazı bilinmeyenler vardır. Bu çalışmanın sonunda, karanlıkta kalan soruları ve soru işaretleri tamamen açıklığa kavuşturulmaya ve denklemin tüm tarafları gözler önüne serilmeye çalışılacaktır…

… İşte, birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen ABD’nin Irak ve Afganistan işgalleri, Büyük Orta Doğu Projesi, Türkiye’deki yasal mevzuatta yapılan değişiklikler ve küresel ekonomik kriz arasındaki bağlantının temelinde yatan şey de burada ortaya çıkmaktadır. Denklemin kayıp parçası, zihinlerdeki soru işaretinin yanıtı işte tam bu noktadadır:…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.