Kurşun namludan çıktı…

Savaş çığlıklarının yerini bomba seslerine bıraktığı bu günlerde Zaven Biberyan’ın özyaşam öyküsünü okuyordum. Mahkumların Şafağı adını verilen anı kitapta bir savaş koşulları içinde bir “gavur” olmanın nasıl bir atmosferde yaşadığını tam çıplaklığı ile yansıtmış.

İkinci dünya savaşı sırasında savaşa girmedik ama ülke içinde kendi düşmanını yaratmış ya da düşmen gördükleri ile savaşan bir genç cumhuriyet ve onun idarecileri vardı. Üstelik “gavur” gördükleri ve bir de aşağıladıkları “hayvan bunlar” dedikleri Kürtler…

Ülke sathı savaş görünümde cephedir, görünmeyen tarafı ve gerçek savaşın olduğu yerde cephe gerisi denilen içte yaratılan düşman ve onu yok etmeyip, işkence eden, eziyetlerin her türlüsünü normal gören bir ulus devletinin arka tarafı…

Kitapta görülmeyen, anlatılmayan tarafını okuyorum…

Bitlere teslim olmuş askerler, yolu olmayan yerlerde mantığa aykırı şekilde yapılan işler, küfürler, aşağılamalar, nefret söylemleri, düşmana hizmet için fırsat kolladıklarına inanılan savunmasız insanlara karşı orantısız güç gösterişi…

Savaşa hayır diyemiyorsanız, o dönemin kitaplarını, anılarını okuyun, destanlaştırılmayan çıplak gerçekleri ama… Kitapta anlatılanlar çıplak bizim gerçekliğimiz ama bakmadığımız yerden bakmış savaşa ve o yokluk ve bitli günlere…

Ateş düştüğü yeri yakar…

Ateş düştüğü yeri yakarken, ateşten faydalanan büyük bir kesim var. Savaş kaçkını, hayatta kalmak için başka seçenekleri olmayan insanlar bir dilim ekmek için çalışmak zorunda, olmazsa elinde ne varsa satmak zorunda kalıyor.

Savaş ile birlikte emeğin ve insani değerlerin değersizleştiği ve buna olanak sunan bir atmosfer oluşturulur, bunu oluşturan ise çevrede yer alan henüz savaş içinde olmayan devletler ve o devletin içinde yaşayan gözü doymayan sermaye sahipleri… Evet, sermaye sahibi dediğime bakmayın, en düşük sermayesi olanda, büyük sermaye sahibi de aynı şekilde mülteci konumda gelen insana aynı şekilde yaklaşır; etini, kemiğini, alın terini, etini almaya çalışır, üstelik en ucuzundan. Tecavüz eder, taciz eder ama onun bu saldırganlığını suçlayacak bir devlet mekanizması olmaz, çünkü düşmüşe bir tekme de komşudan vurulur… Bahçesinde ot toplatan da karın tokluğuna çalıştırır, inşaatta en ağır yükü taşıtan da karın tokluğuna bu işçileri, mültecileri çalıştırır, kadınları, kızları ile tecavüz edilmeye hazır birer et parçası olarak görür, onların üzerinde birde erkek cinsel organı sallanır, Demoklesin Kılıcı gibi…

Savaş yaşandığı yerdeki ateş başka yerlerde ocakta aş pişiren ateşe dönüşür…

Bugün ülkemizde “Abaza” olarak adlandırılan erkek güruhu gelecek olan mülteci kadınları bekliyormuş, onları köle, onları pazarlanan bir et parçası olarak görmek isteyen… Zaten o alanda bir sermaye birikimi yapmış hazır bir mafya güruhu yıllardır var ve polis operasyonlarında pasaportlarına el konulmuş kadınlar kurtarılıyor ama bir türlü sonuçlandırılamıyor… Suriye’den kaçan Arap, Irak’tan kaçan Kürt, İran’dan kaçan Farsi, Afganistan’dan kaçan Peştun, Özbekistan’dan kaçan Özbek, Ermenistan’dan gelen Ermeni kadınlar… Hala köle olarak görüp, evlerde bakıcı, olmazsa “hayat kadını” olarak pazarlanmaktadır. Savaş demek yeni kadınların, yeni sermayenin gelmesi anlamına gelir bazı insanlar için…

Savaş yaşandığı yeri yok etmez, savaş ateşi tüm insanlık birikimin yağmalanması, ahlakın erozyonu, var olan tüm geleneklerin parçalanması anlamına gelir, para için, bir dilim ekmek için “insan insanın kurdu” olur, insanlığın tüm değerlerini birikimlerini tüketir…

Savaşa hayır demek, kadın ticareti, ucuz emeğe, organ ticaretine, kara paraya hayır demektir…

Komşu komşunun düşmanı olur.

Savaş olan yerde önce komşular başlar yağmalamaya, sanırım komşularda “düşman askerinden önce yağmalayalım” mantığı hakim olmuş oluyor, komşunun çöplüğü ev sahibine değerli gözükürmüş…

Savaş zenginleri hep savaşın olduğu yerden çıkmıştır. Kıtlığı fırsata döndürenler, stokları en pahalı şekilde piyasa sürenler, karaborsanın yeni zenginlerini oluştururken, taleplere uygun arzları kontrol edenler elbette yeni zenginler kategorisine giriyorlar.

Ukrayna’da evlerini terk edenlerin evlerinin kapısını kırıp, artık değerli ne gördülerse onları savaştan kaçmayan ama zengin olma hırsı içinde olanlar tarafından yağmalanmış, soyulmuş denilmekte haberlerde… Hırsızlık yapanlar normal zamanlarda en fazla ahlaktan, namustan, komşuluktan bahseden sevimli, gülen yüzlü insanlar olduğu gerçeği ile hiç bir zaman karşılaşamayacağız, çünkü savaş hırsızları ile savaş sonrası insanlar hiç bir zaman yüzleşmemiştir.

Yüzleşilmemiştir, çünkü kaçan mı suçlu, kalıp her türlü eziyeti göze alan mı?

Savaşın çoklu yüzü vardır, bir taraftan destanlar, kahramanlık öyküleri uydurulur, diğer taraftan yağma, ölüm, yoksulluk, açlık, hırsızlık, namus diye kabul edilen tüm kavramların çökmesi anlamına gelir. Organ ticareti yapandan, insan kaçakçılığına kadar her şey birden savaş sonrası kahramanlık öyküsüne dönüşür. Emek hırsızı aç gözlü patronlar bile işçileri ayakta tuttuğu için kahraman ilan edilebilir…

Savaşta kaybedenler hep ezilenler ve ötekiler olmuştur.

Emperyalist savaşlarda vatan savunması yoktur, çıkar çatışması vardır. O çıkarlarda kaybeden her zaman işçi sınıfı ve öteki kabul edilenlerdir… Emperyalist savaşlarda taraf olmak demek A sermayesinin B sermayesin yanında olmak anlamına gelir… Vatan ve ülke isimleri sadece sermayelerin çıkarını koruyan ve kollayan devletlerin adıdır… Onlarda bu savaşta halkları kandırmak için “vatan, millet, bayrak”… gibi kavramları kullanır, o kavramların aslında hiç bir anlamı olmadığını emperyalist savaşlara ve sonuçlarına bakarak anlayabilirsiniz.

Namlular kızardığında demokrasi oyunu rafa kalkar…

Savaşın olduğu ülkede ve savaştan etkilenen ülkelerde olağan üstü hal gibi kavramlar ortaya gelir ve savaşa uygun olarak demokrasi oyunu savaş bitene kadar rafa kalkar ve o rafta demokrasi beklerken yaşanan ve yaşanacak olan her türlü insanlık dışı uygulamalar suç kabul edilmez. Kısaca savaş insanlığın birikimin çöl fırtınasında kalması gibi aşındırılır, sermaye sahiplerin çıkarına uygun olarak yeninden yorumlanır. Her savaş sonrası oluşan liberalizm dalgası ise, o yağmalanan hakların işçi sınıfından alınıp, sermaye sahipleri lehine çevrilmesi için atmosfer oluşturulmak üzerine kurulmuş özgürlük söylemlerinden oluşan bir örtüdür.

Kurşun namludan çıkınca, vicdan tatile çıkmış sayılır…

İsmail Cem Özkan

*Zaven Biberyan
Mahkumların Şafağı
Türkçeye çeviren: Deniz Kureta
Aras yayıncılık, 2021

_______________
http://galatagazete.blogspot.com.tr/

2587750cookie-checkKurşun namludan çıktı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.