La Scala’da iki Leyla. Biri var, biri yok!

SUZAN BEYAZIT / LONDRA – Yıl 1932. La Scala tiyatrosu Ottorino Respighi’nin “Saba Melikesi Belkıs” balesini sahnelemektedir. Eserin ilk temsilidir.

Heyacan doruk noktasında olmalı. Nasıl olmasın ki her oyun, her sahne sanatçılar için doğmakta olan bir çocuk gibidir. Heyecan, kaygı bir aradadır. Ama içlerinden bazı sanatçılar için bu yaratımın başka anlamları da vardır. O günü daha da anlamlı kılansa “Belkıs” rolünü oynayan bir dansçıdır.

Batının medar-ı iftiharı La Scala’nın o “ilahi” sahnesine çıkmak herkesin harcı değildir. Üstelik bin kişilik bir kadroda başrolü de üstlenmiştir bu genç kız. Yükü ağırdır. Çünkü o bir ilki gerçekleştirecektir. Tıpkı “Saba Kraliçesi Belkıs” gibi bilinmez bir yolculuğa çıkar.

Yükün ağırlığı sadece sanatsal kaygıdan kaynaklanmaz. Bir de geldiği toprakların sorumluluğu vardır. En ufak bir hata, aşağılanma için bir vesiledir.

Batı medeniyetinin gözbebeği bu mabedde, “eve kapatılmış Doğulu kadının ne işi var?” diyenler çıkabilirdi. Diğer yandan kültürel hakimiyetin beğenmeme lüksü,  esirgenen alkışlar, kendinden oldukça emin bakışlarla da karşılaşabilirdi. Böylesi tansiyonlu bir ortamı düşününce kim bilir hangi duygularla çıkılmıştır o sahneye?

La Scala Tiyatrosu

Muhtemelen La Scala’ya çıkan ilk Doğulu kadındı. Oryantalist akbabalar cemaatinin sorularıysa hazırdır. Dönem, malum o dönemdir.

“Siz doğulu bir kadın mısınız?” sorusunu sorarlar. Batılı hemcinslerine sorulmayan bu sorunun anlamı bellidir. Bu genç kızın soruya verdiği yanıt danstaki yetkinliğinin yanı sıra entellektüel kişiliğini de ortaya koyar. Cevabı açık ve nettir.

“Eğer sorunuz ‘Siz cariye ruhlu bir kadın mısınız?’ anlamını içeriyorsa, sadece dansım Doğulu, ama ben Doğulu değilim.” der.

Egzotik Doğu’nun gizemli sularında edilgen bir kadın tablosu aranır. Üstelik bu genç kızın çocukluğu tam da aranılan bu egzotizmin merkezinde geçmiştir. Respighi’nin eserinde kullandığı Şark gamları ve eklenen Şark çalgıları da bu egzotizme zemin hazırlar.

Ama bu genç kız aranan ve sığdırılmak istenen tasvire uygun düşmez. Ne Doğu’nun katı kurallarını, ne de Batılı Oryantalistler’in onu sığdırmak istedikleri “çaresiz kadın” tablosunu kabul edecek biri değildir. Asi ruhludur ama ne yaptığının da bilincindedir. İslam coğrafyasının sınırlayıcı kurallarının farkındadır elbette. Endişelidir de. Tutkuyla sarıldığı danstan vazgeçmesi istenir. Ölüm tehditleri aldığı da söylenir. Ama kararlılık ve cesaretle yoluna devam eder.

Tesadüfe bakın. Yıllar sonra aynı sahneye bir başka “Doğulu” kadın daha çıkar. Onun ismi de Leyla’dır. Anlaşılan o ki, La Scala Tiyatrosu’nun “Doğulu” kadınlarla bir sorunu yok. Yeter ki sanatlarını en üst düzeyde sergileyebilecek yeterlilikte olsunlar.

O gün, yani 1932 yılında sahne alan ilk Leyla, o sahneden büyük bir başarıyla çıkarak La Scala’da bir ilki gerçekleştirir. “Edilgen Doğulu” kadın imajını tersine çevirerek dünya sahnelerinde “biz de  varız” der.

O günlerde henüz dört yaşındadır ikinci Leyla. Yıllar sonra 1957 yılında bir kez daha tekrarlanır bu gurur. La Scala sahnesi, efsanevi tarih olur bu “Doğulu” kadınlara.

İkinci Leyla’nın da heyecanı doruklardadır. Sorumluluk duygusu, yaptığı işe saygı ve var olma mücadelesinin ortak paydasıdır bu heyecan. Çünkü sahne, onlar için bir duruş, varoluş, karşı koyuştur.

Ortak noktaları vardır iki Leyla’nın da ama birbirlerinden habersizdirler. Oysa ikisi de İstanbul’da doğmuştur. Birinin doğumu bir bitişe denk gelir, diğerinin ise yeni bir başlangıca. Osmanlı çökmüş ve yeni Cumhuriyet kurulmuştur. Aynı adı taşıyan iki kadın, elmanın iki ayrı yarısı gibi bölünmüş bir toplumun iki ayrı parçasına denk düşer. Biri “biz” tarafındadır, diğeri ise “öteki”.

Oysa bu bölünmüşlüklerden uzak, Leyla’larla artık barışık La Scala tiyatrosu bu eşsiz kadınlarla, seyircilerini büyülemiş, o “kendinden emin” bakışları dize getirmiştir.

Bahsettiğimiz ikinci Leyla, dünyanın “La Diva Turca” olarak tanıdığı Leyla Gencer’dir. İyi tanırız. Nasıl tanımayalım ki gurur kaynağımızdır. Genç Cumhuriyet’in çıkardığı ender sanatçılardandır. Hedeflenen çağdaş Türkiye’nin bir başarı öyküsüdür.

Leyla Gencer

Ben “Anadoluluyum” der Leyla Gencer, Zeynep Oral ile yaptığı bir söyleşisinde. Her ne kadar opera ve Anadoluluk çelişse de azmiyle, tutkusuyla Anadolulu kadınlara rota çizer. Kentli kadınlar için ise ilham kaynağı olmuştur bile.

Şimdi ilk Leyla’ya dönelim. Onu tanımayız. Avrupa sahneleri onu “Kürt Prenses” olarak tanır. Viyana Operası’nda 1924 yılında sahneye ilk adımını atan Leyla, o yıldan itibaren Avrupa’da bir çok ülkenin yanısıra Amerika ve Kanada da sahne alır.

Önemli basın organları onun sanatsal yaratımlarına yer verir. 1920’li, 1930’lu yıllardan itibaren Avrupa sahnelerinin sıklıkla konuk ettiği Leyla Bedirhan, bizim topraklardan çıkan ilk kadın sanatçı olarak tarihe imzasını atar atmasına ama pek bilinmez. Tanınmaz.

Leyla Bedirhan

Köklü bir Kürt aileden gelir Leyla Bedirhan. Gerçek bir prensestir. La Scala’da izleyiciler arasında  kuzeni Süreya Bedirhan’ın olduğu haberini alır. Telaşlanır. Nasıl telaşlanmasın ki; sahneyi “onur” kırıcı bulan, “namus” meselesi perspektifinde görme olasılığı olan bir toplumdan gelmenin tedirginliğini, her “Doğulu” kadın gibi o da taşımaktadır. Uzun yıllar ailesi onun dans tutkusunu utanç verici bulur ve vazgeçirmeye çalışır.

Süreyya Bedirhan

Leyla Bedirhan’ın kuzenleri her ne kadar dönemin aydınları olarak görülseler de, yine de Leyla’yı bir dansçı olarak ailenin köklü geçmişine yakıştıramazlar. Fakat bu karşılaşma tahmin edildiği gibi olmaz. Kuzeni elinde bir çiçekle onu gururla kucaklar. Azim ve  kararlılık karşısında şapka çıkarmayı tercih etmiştir bu Kürt aydın.

Leyla Bedirhan da, Leyla Gencer de kendilerini akışa bırakmazlar. Tutkularının peşindedirler. Mücadele ederler. “Doğulu edilgen kadın” formatını delip geçen ender kadınlar arasındaki yerlerini alırlar. Simone de Beauvoir’ın o ünlü sözündeki gibidir iki Leyla da. “Kadın doğulmaz, kadın olunur.”

Leyla – Bir Kürt Prensesinin Öyküsü

“Leyla – Bir Kürt Prensesinin Öyküsü”

Şimdi bu Leyla’lara, bir Leyla daha ekleyelim. Bu yazının üçüncü Leylası Leyla Safiye. Çağdaşımız. İşte bu Leyla olmasaydı belki de Leyla Bedirhan’ı duyamayacaktık. Leyla Bedirhan’ı “biz”e biraz daha yaklaştıran bu Leyla’dır.

Bu yazının bir de dördüncü Leyla’sı var. Leyla Safiye’nin dayısının İsviçreli eşi Leyla Perret. Her şey onunla başlamasa da onun bahsetmesiyle başlar.

Leyla Perret bir gün Leyla Safiye’ye kendi isminin bir Kürt prensesten geldiğini ve annesinin bu Kürt prensesle arkadaş olduğundan bahseder.  Böyle başlayan öykü, Leyla Safiye’yi uzun araştırmalara sürükleyen bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk ilk meyvesini 2004 yılında , “Leyla – Bir Kürt Prensesinin Öyküsü” adlı kitapla verir.

Böylelikle Kürtler, Türk kızkardeşlerinden kendi prenseslerinin öyküsünü öğrenirler. Onun Avrupa’daki sanatsal başarılarından haberdar olurlar. La Scala’ya çıkan ilk Şarklı kadının bir Kürt kadın olduğunu öğrenirler ve gururlanırlar.

Daha sonra Leyla Safiye kitabın daha kapsamlı versiyonunu İngilizce olarak “Searching for Leïla the Kurdish Princess of Dance” başlığıyla yayınlar.

Sürgün Aile Bedirhaniler

Leyla Bedirhan’ın aile öyküsü oldukça ilginç kesitler sunuyor. Osmanlı’da Kürdistan olarak bilinen ama yeni kurulan Cumhuriyet’te ismi, cismi yok sayılan,“Dağlı Türk”e dönüştürülen bir hikayenin merkezindedir.

Oysa Leyla’nın babası Abdürrezzak Paşa, Cizre Botan Beyliği’ni yöneten Kürt beylerinden Bedirhan beyin torunudur. Geçmişi çok eskiye dayanan bu köklü Kürt aile uzun yıllar Osmanlı’ya bağlı Cizre Botan Beyliği’ni yönetir. 1839 Tanzimat Fermanı’yla başlayan süreçte merkezileşme politikaları Bedirhan beyin isyanıyla sonuçlanır. Bütün aile önce İstanbul’a, sonra da Girit’e sürgüne gönderilir.

Bedirhaniler

Aile bireylerinin çoğu iyi okullarda okumuş, Avrupa’da eğitimlerini sürdürmüş bir kaç dil bilen üyelerden oluşuyor. Kimileri Osmanlı’da diplomat, vali ve paşalık seviyelerinde görevlerde bulunmuş. Ailenin bir kesimi Kürt aydınlanmasına katkı sunarken, diğer kesimi ise Cumhuriyet’in kuruluşunda önemli görevler üstlenmiş.

Kürt dilini Arapça’dan Latin harflerine çeviren Celadet Bedirhan, Leyla Bedirhan’ın kuzenidir. Atatürk’e yazmış olduğu yüz sayfalık mektubuyla da hatırlanır. Kürt sorununa dair görüşleri hala güncelliğini korur.

Cumhuriyet’in ilanı, Saltanat’ın kaldırılması ve Lozan’la ilgili meclisteki tartışmaların etkin isimlerinden biri olan, 1924 ve 1929 yıllarında iki kez Millî Eğitim Bakanlığı yapmış Hüseyin Vâsıf Çınar ise bir başka kuzenidir.

Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın (Öğretimin Birleş­tirilmesi) çıkmasında önemli rol oynayan siyasetçi Hüseyin Vâsıf’a, köklü bir aileden geldiğinden dolayı “Çınar” soyadını Ata­türk’ün verdiği söylenir.

Nazım Hikmet’in Kamuran Bedirahan’a mektubu

Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan Edebiyat-ı Cedide yani “Yeni Edebiyat”ın öncü isimlerinden şair Dr. Cenap Şehabettin de yine aynı ailedendir. Bir başka kuzeni Kamuran Bedirhan ise Nazım Hikmet’le çocukluk arkadaşıdırlar. Nazım Hikmet’in Kürt sorunu üzerine o ünlü mektubunu yazıp fikirlerini belirttiği kişidir.

Leyla’nın babası Abdürrezzak Paşa, bir kaç dil bilen ve bu vesileyle Osmanlı sarayında önemli görevleri olan biridir. Diş doktoru annesi ise İstanbul’a iş vesilesiyle göç etmiş Romanya doğumlu, Avusturya’da ikamet eden bir Yahudi’dir. Leyla’nın babası Abdürrezzak Paşa’yla İstanbul Pera’da tanışırlar.

Abdürrezzak Bedirhan

Leyla 1903 yılında İstanbul’da doğar. Kısa bir süre sonra ise anne ve babası ayrılırlar. 1906’da “Rıdvan Paşa”nın öldürülmesi olayıyla ilişkilendirilen babası Abdürrezzak Paşa ve ailenin 12 yaşından büyük bütün üyeleri Suriye, Libya ve Mısır’a sürgüne gönderilir. Aile dağılır. Leyla ise annesiyle birlikte Mısır’a yerleşir. Çocukluk dönemi burada geçer. Daha sonraları ise ana-kız Avusturya’ya taşınırlar. Leyla’nın dans tutkusu böylelikle Viyana’da  başlamış olur.

Leyla İstanbul’da doğmuş La Scala’ya çıkmış ilk Kürt sanatçı olarak  bu toprakların gururu olamadan hayattan ayrılır. Bu hem gurur, hem de hüzün barındıranın hikayenin sebepleri vardır. Kimimiz için kızgınlık, kimimiz için kabullenmesi zor gerçekliklerle karşılaşmak elbette kolay değildir.

Peki biz Leyla Bedirhan’ı neden tanımadık?

Bu kadar geç fark edilmesi ve hala dar bir çevrede tanınıyor olması bu topraklardan çıkmış değerlerimize sahiplenmediğimiz belirlemesiyle geçiştirilecek gibi değil. Onu tanımayışımız çok denklemli bir sorunun verilmek istenmeyen cevabının içinde görülebilir. Daha açık bir ifadeyle ait olduğu kültürün “yok” sayıldığı bir döneme denk düşmesinden kaynaklanır.

Oysa bir ilki gerçekleşmiştir. Ama çemberin öte tarafında “görülmeyen” ya da “görülmek istenmeyen” taraftadır. Azim ve tutku kahramanı olan bu öncü kadın, 1986 yılında doğduğu coğrafyaya ilham kaynağı olmaktan mahrum bir şekilde hayata veda eder. Unutulur. Sahipleneni olmaz uzun yıllar. Şimdi sınırlı bir çevrede de olsa ilham ışığı yakılmıştır.

Leyla Gencer’i bağrımıza bastık, kucakladık, onure ettik. Hakkıydı. Öyle de olmalıydı. O da elbette bazı sıkıntılar yaşadı ama yine de şanslıydı. Çünkü “biz” tarafındaydı. O yüzden medar-ı iftiharımız mertebesiyle kucaklandı sanat çevrelerince.

Leyla Gencer’i anlatmak, anlatıcı için prestiji de beraberinde getirirken, “Kürt Prenses” Leylayı anlatmanın anlatıcısına neler getireceği bir soru işareti olarak hala endişeler barındırıyor.

Leyla Bedirhan, “Kürt” olduğunu her fırsatta dile getirmiş ama o Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” öyküsünde olduğu gibi doğduğu topraklarda hem vardır, hem yoktur!

Batı’da da yabancıydı. Kendisini ait hissettiği tek yer sahneydi. Orada ne “biz” vardı, ne de “öteki”. Sadece yoktan var ettiği kendisi vardı. Sanatın ortak diyarlarında huzuru bulmuş mudur bilinmez ama “tanınmış” olmanın mutluluğunu tek hissettiği yer sahne olmalı.

Leyla Bedirhan gazete haberleri

Ottorino Respighi’nin “Saba Melikesi Belkıs” onun başrolüyle  ilk yolculuğuna çıkar La Scala’da.  Leyla Gencer de Fransız besteci Francis Poulenc’in “Carmelit’lerin Diyaloğu” eserinin ilk temsilinde başrolü üstlenmiştir. İkisi de bir ilk’i gerçekleştirir.

La Scala’da iki Leyla. Biri Türk, biri Kürt. Biri var, biri yok. İkisi de bizden oysa. Ermeni, Rum, Gürcü ya da Çerkez olsa fark eder mi? Alevi ya da Sünni?

Aynı topraktan beslenmiş, aynı yağmurda ıslanmış, aynı güneşle kavrulmuşsak! Hepsi gururumuz olabilmeli.

Farklılıkların ifadesi, “ayrılık” olarak değil de, her bireyin en doğal hakkı olan “eşit yurttaşlığın” bir gereği olarak görüldüğünde gerçek anlamda adaleti yakalamış bir ülke olarak çağdaş dünyanın bir parçası olacağımız unutulmamalı. Kültürel zenginlik aynılıktan değil, farklılıklardan çıkar. Yeterki bu farklılıkları ortak bir ruha dönüştürme niyetimiz olsun.

Kaynaklar

1.  Leyla Safiye: “Searching for Leïla the Kurdish Princess of Dance, Avesta, 2012

2.  Barbara  Henning : “Narratives of the History of the Ottoman-Kurdish Bedirhani Family in Imperial and Post-Imperial Contexts : Continuities and Changes”. Bamberg: University of Bamberg Press, 2018.

3. Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi “Dansın Kürt Prensesi Leïla Bederkhan”. YouTube

4. İstanbul Kadın Müzesi – “Leyla  Bedirhan”

5. Ramazan Topdemir, “Atatürk’ten Erdoğan’a Kürt politikası”.

6. Murat Alakel, “İlk Dönem Cumhuriyet Türkiye’si Ulus İnşası Sürecinde Milliyetçilik Ve Sivil-Etnik    İkilemine Dair Teorik Tartışmalar”.

7. Alişan Akpınar -Kıraathane İstanbul,  “Osmanlı’nın Kürt Meselesi”- YouTube

8. Mehmed Mazlum Çelik – Independent Türkçe, ”Bavê Kurdan” (Kürtlerin Babası) Abdülhamid’in Doğu politikası ve Hamidiye Alayları.

9. Hey Tert – Bir Bedirhani  (Ahmet Kardam) ile söyleşi “Kürt olduğumu çok sonra öğrendim.”

10. İksv’den Leyla Gencer Anısına Bir Belgesel: “Leyla Gencer: La Diva Turca”

11. Guardian:” A Turkish soprano of great dramatic power, she excelled in a wide range of Italian opera”, 2008

12. Gramophone, Edward Greenfield, ”Respighi Belkis, Queen of Sheba; Metamorphoseon”

13. Ottorino Respighi – Belkis, Queen of Sheba – Suite For Orchestra From The Complete Ballet, Philharmonia Orchestra conducted by Geoffrey Simon.

14. Wikipedia, “Queen of Sheba”

 

 

 

 

2776720cookie-checkLa Scala’da iki Leyla. Biri var, biri yok!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.