Layd Godiva çıplak

Bir varmış bir yokmuş, yüzyıllar öncesi zamanlarda, göklerde ve yeryüzünde sert ve zalim tanrıların hüküm sürdüğü dönemlermiş. Göklerin tanrısı, kullarına anlaşılmaz bir dille(latince) buyruklar iletir, itaatkâr olmayı emrederken, yeryüzü tanrıları yüksek vergiler, ödenemez kiralarla hükmedermiş gök tanrısının kullarına.  Yukarıda göklerin, aşağıda yeryüzünün tanrıları, her bir yanı kuşatılmış köylü çaresiz, yaşamaktan yorulmuş, ölümü özler durumda, çile çekmekteymiş.

Kısaca; zamanın sahipsiz, tarihin karanlık olduğu dönemlermiş o dönemler.

Ve hikâyemiz başlar;

Zamanın on birinci(11) yüzyıl diye adlandırıldığı çağlarda, anakara Avrupa’dan çok uzakta, denizlerin ortasında, ülkelerden bir ülke İngiltere diye anılırmış. Yeşilin her tonunun, dört mevsim çılgınlar gibi dans ettiği bu topraklarda, yeşile inat, siyahın en koyusundan yoksulluk her evin kapısında durur, çocukların boğazından geçen lokmaları tek tek sayarmış. Göklerin tanrısı, değişik isimlerle prensliklerle bölünmüş bu ülkede, yetkisini; toprağın sahibi, yeryüzü ilahı prenslere kullandırırmış. 

 Bu prenslerden biri Lord Leofric diye anılır,  Coventry olarak adlandırılan topraklara hükmedermiş. Gök tanrısının dünyada ki vekili, yeryüzü tanrısı,  köylülerin ödeyeceği vergileri toplar, kiraları tahsil edermiş.  Bu prensler, göklerin tanrısının ‘adaletini’ yeryüzünde uygulayan, hazreti Ömer’i bilmeden, hazreti Ömer’in adaletini tebaasına yaşatan adil, yüce yürekli, iyi insanlarmış.  Ne hikmetse bizim öykümüzde Lord Leofric, haram süt mu içmiş ne, vergileri ve kiraları, köylülerin ve kiracıların ödemeyeceği, ödemekte çok zorlanacağı yükseklikte belirleyen zalim mi zalim bir prensmiş. Ama tarih bize sayısız kez göstermiştir ki; her zalim prensi frenleyen, güzeller güzeli bir prenses her zaman vardır. Öykümüzde bu prenses, kızıla çalan saçları, dizlerine değen, yüzünün güzelliği yanında kalbide güzel Layd Godiva isminde anılırmış.  Soylu prensesimiz şehre hâkim, dört tepe diye adlandırılan tepede ki saraydan ağır vergiler ve kiralar altında ezilen köylüleri her gördüğünde yüreği ezilir, zalim eşine yalvarır, vergilerin ve kiraların azaltılmasını dilermiş.  Karısının istemlerinden bıkan, usanan prens, eşine yapamayacağını düşündüğü bir öneride bulunarak,  üzerindeki duygusal baskıdan kurtulabileceğini sanmış. Eğer eşi, kentin sokaklarından at üstünde çıplak olarak geçerse, köylülerin vergilerini, kiracıların kiralarını makul bir seviyeye düşüreceği sözü vermiş.  Zalim prens bu öneriyi yaparken kendinden emin,  yüz güzelliği yanında, iç güzelliği de en üst seviyede olan eşinin bu teklifi, köylüleri çok ama çok sevmesine rağmen yapmaz, yapamaz, gururunu ayaklar altına alamaz diye hesap etmiş. Ama yanılmış. Prensin bilmediği bir şey vardır oysa; tarihin her çağda zalimleri yenecek kahramanları yarattığı gerçeğidir bu. Bizim güzel layd’miz benim kişisel gururum, yoksulların aç yatan çocukları yanında hiçbir anlam ifade etmez diyerek, eşine büyük bir yanılgı yaşatarak öneriyi kabul eder. Bu durumu öğrenen köylüler güzel layd’lerinin at üstünde çıplak olarak şehrin sokaklarından geçeceği gün, iyi kalpli prensesin onuruna ve kendileri için yaptığı fedakârlığa saygının bir göstergesi olarak evlerine kapanır. Layd’inin geçişi sırasında hiçbir evden, sokağa bakan bir göz, hafifçe aralanan perde olmaz. Kendileri için gururunu ayaklar alan güzeller güzeli prensese yapılabilecek en güzel saygı köylüler tarafından gösterilmiş, kimse prensi çıplak görmemiştir. Zalim prens tükürdüğünü yalayacak değil ya, bağrına taş basar sözünü tutmak zorunda kalır, vergileri ve kiraları makul bir seviyeye çeker. 

 Ama tarih bu; hiç durmadan toprağı eşeler, kazır, başka kanıtlar ve tanıklar bulur.  Günümüzde bulunan yeni bulgulara göre, köylülerin prenslerine gösterdiği soylu davranışı delen, güzeller güzeli kadını at üstünde sokaklardan çıplak geçerken dikizleyen bir röntgenci vardır.  Adı Tom olan terzi çırağının yaptığı bu rezillik İngilizceye Peep’ diye yeni bir sözcük olarak girer. ‘Peep’ kelimesi sözlüklerde; dar bir yerden, aralıktan gizlice bakmak olarak açıklanır.  Biz bu sözcüğü Türkçeye,kısaca ‘dikizci’ olarak çeviriyoruz. Günümüz İngiltere’sinde bu röntgenci terzi çırağı ‘Peeping Tom’-dikizci Tom- diye halen ‘saygıyla anılır. Tarihte yapılan hiçbir ihanetin cezasız kalmayacağı gibi ‘Peeping Tom’ da cezasını gözlerine mil çekilerek yaşamının geri kalan kısmını kör olarak çekecektir. İşin ironik bir diğer yönü; ihanetçi Tom’un dikizleme anında gençlik şehvetini kamçılayacak hiçbir kayıt alamamasıdır. Uzun saçları bütün vücudunu örten prenses at üstünde şehrin sokaklarından geçerken sadece bir saç yığını görüntüsü vermiştir.   

 

………………………………………………………………………………………………………..

 

Bir varmış bir yokmuş, çok ama çok uzun zamanlar değil günümüz zamanlarıymış. Göklerde ve yeryüzünde geçmişte olduğu gibi sert ve zalim tanrıların hüküm sürdüğü dönemlermiş. Göklerin tanrısı, kullarına anlaşılmaz bir dille(Arapça) buyruklar iletir, itaatkâr olmayı emrederken, yeryüzü tanrıları; yüksek vergiler, ödenemez kiralar,  başını almış giden kur, enflasyon, gün aşırı gelen zamlar, geçilmeyen yol ve köprülere ödenen hazine garantili ihaleler,  girdi maliyetlerinde ki artışlar ve birçok farklı şekillerde hükmedermiş gök tanrısının sürünen kullarına.  Yukarıda göklerin, aşağıda yeryüzünün tanrısı tarafından, her bir yanı kuşatılmış, işçiler, işsizler, öğrenciler, atanamayan öğretmenler, şehirdeki yoksullar, köydeki topraksız köylüler, küçük esnaf ve burada sayamadığımız bütün mağdurlar, çaresiz, yaşamaktan yorulmuş, ölümü özler durumda çile çekmekteymiş. 

Kısaca; zamanın sahipsiz, tarihin karanlık olduğu dönemlermiş şimdiki dönemler.

Ve hikâyemiz başlar;

Zamanın yirmi birinci(21) yüzyıl diye adlandırıldığı çağda, toprağına ne ekersen bire on, bire yirmi verdiği, havası sıcak, rüzgârı serin, bütün renklerin, dört mevsim birbiriyle horan, halay kolbastı, zeybek, çiftetelli, çayda çıra oynadığı, alabalık dolu derelerinden gürül gürül suların aktığı,   turkuaz mavinin dantel gibi işlenmiş kıyıları sevgilisini öper gibi okşadığı bu ülkede, gel gör ki; yoksulluk, açlık ve işsizlik, her ocağın eşiğine bağdaş kurmuş ,yurttaşları inim inim inletirken;   adaletsizlik, adam kayırmacılık, suiistimal, yolsuzluk her devlet kurumunun ve ihalenin içine çöreklenmiş, güzeller güzeli ülke kaçan kurtulur durumuna düşmüş, bütün bunlar yetmezmiş gibi üstüne üstük, göklerin tanrısı, bütün yetki ve kudretini kendi adına kullanmak üzere yeryüzü tanrısına devretmez mi. 

Göklerin tanrısından aldığı yetkiyle Takunya Cumhuriyetini yöneten lider, insan suretinde ama insanüstü yetenekleri olan; ekonomi olarak adlandırılan bilime özgü, denenmiş, genel kabul görmüş kavramların yanlışlığını ispatlayan, geliştirdiği ‘yeni bilimsel’ kuramlarla iktisat ilmine yeni ufuklar açan bir dâhidir. Bir ülkenin insanüstü bir önderi olunca, devletin idaresinde başka kurum ve mercilere doğal olarak gerek kalmadığından, bütün bu yetki alanları iptal edilmiş, ülke liderin tek başına yönettiği kabileye dönmüş.

Günler günleri, yıllar yılları, polis herkesi kovalamış, üstün yetenekli önderinizde olsa, zamanın yirmi birinci yüzyıl diye adlandırıldığı, küçülen, ayıpçı söylemiyle bir kıç kadar kalan dünyada, ülkeniz dış güçlerin tahrikleriyle, liderine rağmen, olumsuz çukurlara yuvarlanabilirmiş.  Günler geçmekte, liderinin hikmetinden hiç sual etmeyen Takunya halkı; liderin varlığına rağmen gün geçtikçe fakirleşip, yoksulluk ve açlık, her kapıyı, ramazan davulu uyumunda sabahlara kadar çalan, insanları uyutmaz bir hal alıyormuş.

Başkente hâkim, Beştepe diye adlandırılan sarayında halkını görmeyecek şekilde yüksek duvarların ve kapalı kalın perdelerin arkasında yaşayan liderlerinden umudunu kesen halk, yazımızın önceki satırlarında söz konusu ettiğimiz gibi, her zalim prensi frenleyen bir fırst layd vardır ilkesiyle, gözlerini iyi kalpli prensese çevirmiş, ondan gelecek öneriyi beklemeye başlamış. Yüzünün güzelliği yanında insanlığı ve merhameti sonsuz prensesten beklenen çözüm biraz geçte olsa gelmiş. Tarihte şimdiye değin kimsenin düşünemediği, yeryüzündeki; tüm açları, açıkları bir cümle yoksulların derdine derman olan reçete ‘ boş tabaklarınızdaki porsuyanlarınızı azaltın’ sorun kendiliğinden çözülür, şeklinde ilahi bir vahi olarak ülke halkına ulaştırılmış. Bu ilahi öneriden sonra halk, karnının açlığı yanında gözlerine de mil çekerek kör olmayı seçmiş. Kör ve aç olarak vurmuş kendini yollara. Bir daha onları ne gören ne de onlardan bir şeyler duyan olmuş. Onlardan geri kalan, hüzünlü bir dizeymiş sadece.

 Ne Godiva geçer yoldan
Ne bir kimse kör olur (1)

Ama tarih bu; hiç durmadan toprağı eşeler, kazır, başka kanıt ve tanıklar bulur. Günümüzde bulunan yeni bulgulara göre; öykü odur ki; yüksek duvarları, kararlı yürekleriyle aşan, kapalı kalın perdelerin arkasındaki karanlığı, gözlerinin ışığıyla zifiri siyaha rağmen gören,’ halk’ adıyla anılan birileri varmış oysa sarayın çevresinde. Bu  ‘halk’ kimilerine göre, terzi çırağı, kimilerine göre oto tamircisi, kimilerine göre işçi, kimilerine göre atanamayan öğretmen, öğrenci, kimine göre dükkânının kirasını ödeyemeyen esnaf, kısaca ‘halk’ adıyla tanımlanan yığınlarmış. Ve onlardan geri kalan hüzünlü ama bir o kadar da umudu içeren dizelermiş sadece.

Tarih ne kadar kısa Godiva leydim.

Elimi uzatsam dokunabilirim 

Sana

Gözlerimi açsam görürüm

 Seni

Karanlıklarda gören gözlerim

Seni görmez

Sana saygımdan

Ben her şeyi gören

 Gönüllü bir körüm(2)

Bütün bunları bana,  halkın içinde olduğunu söyleyen biri anlattı, ben onun yalancısıyım. 

_____________

N.Kazım Öztürk

  1. İsmet Özer
  2. N.Kazım Öztürk

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.