Müthiş Bir Tren

Bu yazı, bir kitap tanıtım yazısıdır. Hem de kendi kitabımın tanıtım yazısı. Yıllar önce tez çalışması olarak hazırladığım ve akademik kaygılardan uzak olarak yeniden derleyerek kitaplaştırdığım “Metin Erksan Sineması” Pan Yayıncılık’tan bu hafta başında çıktı.


Açık Gazete okurları için kitaptan bir bölüm yayınlamak istiyorum. Tutku, mülkiyet gibi temalara eğilmesi, yalnız, saplantılı kişilerin hikayelerini anlatması, büyük fotoğraflar, mankenler gibi görsel öğeleri kullanması ve özellikle 1960’lı yıllardan itibaren yaptığı filmlerde gözlenen sinema dilinin ortaklığı dolayısıyla Metin Erksan’ı sinemamızın az sayıda “auteur”lerinden biri ve önde geleni kabul ediyoruz. Metin Erksan farklılığını televizyon için yaptığı filmlerde de göstermiş bir yönetmendir.


1974 yılında sinemaya bir süre ara veren yönetmen bu dönemde “Pandora’non çağdaş kutusu” dediği televizyon için 5 Türk hikayesini senaryolaştırıp filme aldı. Filme uyarladığı hikayeler Sabahattin Ali’nin “Hanende Melek”i, Kenan Hulusi”nin “Sazlık”ı, Sait Faik Abasıyanık’ın “Müthiş Bir Tren”i, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Eski Zaman Elbiseleri” ve Samet Ağaoğlu’nun “Bir İntihar”ıydı.


Kitabımda, yönetmenin televizyon için çektiği ilk film olan Sait Faik Abasıyanık’ın “Müthiş Bir Tren”i şöyle yer alıyor:


Müthiş Bir Tren


Yıl: 1975


Yapım: TRT (Ömer Serim)


Senaryo: Metin Erksan (Sait Faik Abasıyanık’ın aynı adlı hikayesinden)


Müzik: İlhan Usmanbaş, Sebastian Bach


Müzikleri Derleyen: Metin Erksan


Görüntü Yönetmeni: Çetin Tunca


Oynayanlar: Ahmet Arkan, Zerrin Arbaş, Sabahat Işık, Şener Gezgen, Defne Toppare


Yağmurlu bir günde bir kahve penceresi ardında nargile içen iki yaşlı adam dışarıyı seyrederler. Artık ölümün eşiğine yaklaşmış olan adamlardan biri, geçmiş günleri içinde bir gezinti yapar ve ölmüş olan yakınlarını hatırlar. Adam sözlerine “Rüyamda mı gördüm, yoksa bir seyahatte mi başımdan geçti. Böyle şey olur mu, olmaz mı? Oralarını geçelim. Böyle bir vakayı rüyada da görsem yine başımdan geçmiş sayılır” diyerek başlar. Adam konuşmasına “Küçük bir istasyonda tren bekliyordum. Kartal mı, Pendik mi, Maltepe mi hatırlamıyorum? Bekleme yerindeki insanların hepsi sessiz, hepsi sarı, hepsi mahzundu. Onların ölü olduğunu zannettim. Benden başka canlılık belirtisi gösteren yoktu” diye devam eder ve flashback başlar.


Adam gençlik yıllarındaki haliyledir ve bir tren istasyonundadır. Bütün yolcular hareketsiz durmaktadırlar, hiçbirinde yaşam belirtisi yoktur. Yolcuların arasında yürür. Bir süre sonra beklediği tren gelir. Bu genç adamdan başka hiç kimse trenin gelmesine aldırmaz, hareketsiz, put gibi durmaya devam ederler. Adam trene doğru yürür, trenin içindekilerde de canlılık belirtisi yoktur. Bütün yolcular hareketsiz durmaktadır. Vagonlardan birinde bir hareket olur, bir kadın ayağa kalkar, camdan bakar ve çıkış kapısına yürür. Adam kadını görünce iliklerine kadar irkilir. Bu kadın on yıl önceki karısıdır. Üzerinde birlikte aldıkları kendisinin de giydiği aynı pardesü vardır. Genç adam trende ölmüş başka yakınlarını da görür. Üç yıl önce kızıl hastalığından ölen oğlu Hasan, Çanakkale Savaşı sırasında gözünün önünde vurulan en yakın arkadaşı Hüsnü, Hüsnü’nün veremden ölen nişanlısı, kaşları çatık gazete okuyan babası trende gördükleri yakınları arasındadır.


Filmin sonunda kamera filmin başladığı yağmurlu sahneye döner. Kahve camının ardındaki iki yaşlı adam nargile içmeye devam etmektedir. Öyküyü dinleyen öteki adam ilk kez konuşur ve “Tren gittikten sonra yağmur yağdı mı”diye sorar.


Film gösterildikten sonra eleştiriler birbiri ardına gelir. Önce bu hikayenin Sait Faik’e ait olmadığı söylenir. Sait Bey’i yakından tanıma şansını yakalayan Metin Erksan bu eleştiri karşısında gerçek bir şok yaşar:


“Sait Bey, 1954 yılının mayıs ayında öldü, aynı yıl aralık ayında Varlık Yayınları’ndan Sait Faik’in bir hikaye kitabı çıktı. Bu kitapta ‘Müthiş Bir Tren’, Sait Faik’in hikayesi olarak gösteriliyor. Ben bu hikayeyi ilk kez o zaman okudum. Yani filmin çevrildiği 1974 yılından tam 20 yıl önce. Meğer, bu hikaye ilk kez 1948 yılında Hürriyet gazetesinde yayınlanmış. Sait Faik, bu öyküsünün altına ”yazan’ değil de ‘yayınlayan’ diye imza atmış. Son derece namuslu bir insan olan Sait Faik, ‘çeviri’, ‘esinlenme’ ya da ‘adaptasyon’ değil de ‘yayınlayan’ diye imza atarak bu hikayenin kendisine ait olmadığını orada söylemiş. Buna rağmen Yaşar Nabi Nayır, bu hikayeyi kitaba Sait Bey’in öyküsü olarak almış. Aradan 20 yıl geçmiş, hiç kimse kalkıp bu hikayenin Sait Bey’e ait olmadığını söylememiş. Hatta 1970 yılında Bilgi Kitabevi, Sait Faik’in öykü kitaplarını yeniden bastı. Burada da ‘Müthiş Bir Tren’ Sait Faik’in öyküleri arasında geçiyor. Yine kimse çıkıp, bir şey söylemiyor. Aynı kitabevi ancak 1984 yılında çıkardığı yeni baskısında ‘Müthiş Bir Tren’i uyarlama öyküler bölümünde gösteriyor. Yani, bu film çevrilene kadar kimse bunu bilmiyor. En azından Türkiye’nin büyük yayınevlerinden ikisi bilmiyordu. Ben yıllar sonra, bir tesadüf sonucu Sait Bey’in esinlendiği bu öyküyü buldum. O öyküde de trende ölüler gidiyor, yine istasyonda ölüler duruyor ama, gerisini Sait Bey değiştirmiş, kendisine göre uydurmuş. Her yazar, etkisinde kaldığı bir olayı kendisine göre değiştirip yazabilir. Bu yüzden bu hikaye Sait Faik’in değildir diyemeyiz.”


O yıllarda Aziz Nesin’in başkanı olduğu Türk Yazarlar Sendikası, Metin Erksan’ın elinden yaratıcılık özgürlüğünün alınması gerektiği üzerine manifestolar düzenler ve bu filmi tam bir rezalet olarak değerlendirirler.


Sol görüşe sahip yazarlar filmi böylesine ağır bir dille eleştirirken sağ görüşlü bir gazete olan Tercüman da, sanatçıya, sanat dışı başka suçlamalar yapar ve Sait Faik’in ölümün eşiğine gelmiş yaşlı bir adamın geride bıraktığı olay ve kişileri hatırlaması üzerine kurulu bu öyküsünü şöyle yorumlar:


“Bir devri simgeleyen tren sessizce gidecek ve istasyona halkın beklediği tren gelecektir. İşlenen temaya göre bu tren komünizmdir. Hiç konuşmayan ve Lenin’e gerçekten ustaca benzetilen sakallı kişi, macerasını anlatan adama soruyor: ‘Tren gittikten sonra yağmur yağdı mı?’ Komünist sözcüğünde ‘yağmur’ kelimesi ‘komünizm ihtilali’ şeklinde kullanılır. Ha! Bir noktayı unuttuk. Filmin çekilmesi için günlerce bir istasyon aranmış. Nihayet Kızıltoprak istasyonu uygun görülmüş. Böylece Kızıltoprak istasyonunu kızıllar, Kızıl Toprak şekline dönüştürmeyi başarmışlardır. Bunda şaşılacak bir şey yok, beş yaşındaki çocuğu da kızıl hastalığından ölmemiş miydi?”


Metin Erksan, filmi Göztepe istasyonunda çekmek ister. Filmin yapımcısı Ömer Serim, o tarihte Göztepe istasyonun bakımda olduğu için Devlet Demir Yolları’ndan Kızıltoprak istasyonunu alır. Zaten hikayede söz edilen istasyonun da Kızıltoprak’la ilgisi yoktur. Hikayede de çocuk kızıl hastalığından ölür. Bu yüzden Metin Erksan suçlanamayacağını söylüyor. Metin Erksan, hikayeye sonu dışında gerçekten bağlı kalıyor ama, öykünün sonunu değiştiriyor. Öykünün sonunda diğer yaşlı adam, “Tren gittikten sonra yağmur dindi mi?” diye sorar. Metin Erksan, bu metni “Tren gittikten sonra yagmur yağdı mı?” diye değiştirir. Yağmur yağmasının komünist ihtilalinin parolasını olduğunu nereden bilsin? Gerçi bilse bile metnin sonunu değiştirmeyeceğinin garantisini hiç kimse veremez. Yaşlı adamın sakalının Lenin’e benzediğine gelince, yönetmen ‘Keşke benzeseydi, Lenin’in sakalı son derece estetiktir, bizim sakalın estetikle hiçbir ilgisi yoktu. Zavallı bir sakaldı yahu” diye kendini eleştirerek savunuyor.


 


*Yazarın diğer çalışmaları için www.birsenaltiner.com


 


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 2 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.