Mülkiyet Hakkı, İnsan Hakları ve Ötesi

Eski Amerikan filmlerinden bildiğimiz bir durumdur: lokantalar ve bilhassa pizza zincirleri ABD’de mafyanın vitrini ve para aklama mahalleridir. ‘Suç örgütü lideri’ Sedat Peker’in son açıklamalarına bakılırsa, günümüz Türkiye’sinde ölçekler hayli farklı: artık mafyanın operasyonlarını gizlemeye pizza zincirleri yetmiyor, milyarlık devasa oteller gerekiyor. Herhalde şimdi dünyada da böyledir, fakat kapısına tankla dayanıp otele el koyma vaziyetleri, Türkiye dışında pek duyulmuş şeyler değil.

Mafyanın bir otele el koyması elbette yeterince vahim; hele kapısına tankla dayanması fazlasıyla grotesk; ancak asıl vahim olan, bu el koyma işini bir zamandır bizzat hükümetin yürütüyor olması. Özellikle 15 Temmuz darbe teşebbüsünden bu yana, AKP iktidarının ‘Fetöcü’ suçlamasıyla çok sayıda şirket ve holdinge el koyduğuna, yahut kendi yandaşlarının zimmetine geçirmek için zemin hazırladığına tanık oluyoruz. İktidarın bununla da yetinmeyip, Can Dündar örneğinde olduğu gibi, bizzat muhalif gazetecilerin evine barkına dahi el attığını, üstelik kimi zaman bu girişimlerinde mahkeme kararına bile gerek duymadığını görüyoruz. Hoş, mahkeme kararı olsa ne yazar, o ayrı. Böylece, önceleri mafya jargonunda kullanılırken birden yaygın dolaşıma giren ‘çökmek’ fiili, suç örgütlerinin yanısıra hükümete de yakıştırılmaya başladı.

Geçenlerde, İyi Parti başkanı Meral Akşener, ‘‘tapu delinmesi’’ diye nitelediği bu gidişattan duyduğu endişeyi şöyle ifade etmiş: ‘’Fabrikanın otelin tapusu, şimdi de ev tapusu…Buradan ilan ediyorum, ben bundan korktum.’’ Bu durumun Osmanlı’da bile görülmediğini söyleyen Akşener, normal düzende ‘’hapse girersin (ama) tapu sende kalır’’ diyerek, bugün ise raconun bozulduğundan, hakimi her ‘’ayarlayanın’’ elâlemin tapusuna konabildiğinden yakınmış.

Akşener’in Osmanlı ile ilgili varsayımı doğru değil elbet. Tanzimat-öncesi ‘has’ döneminde Osmanlı’da kulun padişah karşısında boynu kıldan inceydi, malûm. Padişah, sadrazamlarına varıncaya dek, istediğinin canına kıyar, malını mülkünü de tek fermanla müsadere ederdi. Özel mülkiyetin ve getirdiği güvencelerin yokluğu, Osmanlı düzeninin en belirgin özelliğiydi. Lâkin Cumhuriyet döneminde medeni hukukun yerleşmesi ve piyasa ilişkilerinin gelişmesiyle, özel mülkiyet yaygınlaştı ve kökleşti. Akşener’in dediği gibi, artık hapse girenin bile tapusu cebinde kalabiliyor. Fakat, Recep Tayyip Erdoğan imzalı tek adam rejimiyle birlikte, bu durumdan geriye—Osmanlı’ya?!—doğru bir gidişatın işaretleri bollaşıyor.

Akşener ne kadar korksa azdır, zira sonuçta Türkiye kapitalist bir ülkedir, özel mülkiyet de kapitalizmin vazgeçilmez dayanağıdır. Aslına bakılırsa, özel mülkiyet yalnız kapitalizmin değil, genel olarak beşeri medeniyetin de temelidir. En azından, liberal kurama göre böyle. Bu anlamda özel mülkiyet, çağımızın olmazsa olmaz unsurları sayılan ifade ve din özgürlüğü, seçme/seçilme ve toplanma özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi, bireyin özellikle devlet karşısındaki haklarının koruyucu zırhıdır. 

Kuşkusuz, daha ‘yaşam hakkı’nın bile tam yerleşmediği coğrafyalarda mülkiyet hakkından bahsetmenin abes olduğu düşünülebilir. Yaşam hakkı, yalnız öldürülmeden hayatta kalma değil, ne ile suçlandığını bilmeden yıllarca hapislerde çürümeme durumlarını da kapsar. Mülkiyet hakkı, bu anlamda yaşam hakkının mevcudiyetini tek başına elbette garantilemez; yaşam hakkının pek olmadığı, buna karşılık mülkiyet hakkının içi boş bir kale gibi durduğu rejimler yok değildir–özel mülkiyetin küçük bir azınlığın elinde toplandığı oligarşilerde görüldüğü gibi. Fakat genellikle mülkiyet ile yaşam haklarının girift ve birbirini tamamlayan bir ilişkisi vardır: yaşam hakkı, mülkiyet hakkından önce gelir, ama ‘’mal canın yongasıdır’’ misali, ‘mülkiyet’ de ‘yaşam’ı hayli yakından izler. Her halükârda şu kadarı yeterince bellidir ki, çağımıza damgasını vuran asli insan hakları, özel mülkiyet çıpası olmadan ayakta kalamaz. 

Türkiye’de gel-git’li bir seyir izleyen insan hakları, son on küsur yıldır hızlı bir erozyona maruz kaldı. Bu erozyonun dip noktası, mülkiyet hakkına dokunan yerdir—bir bakıma bıçağın kemiğe dayandığı yer. Onca zamandır bu ülkede demokratik ve sivil haklar için mücadele verilmekte; görülen o ki, bundan böyle mülkiyet hakları için de mücadele gerekecek. Bu, Türkiye’de gayrımüslimlerin ezelden beri iyi bildiği bir mücadeledir, fakat anlaşılan o ki, artık ‘has vatan evlâtları’nın da yakından tanıyacağı bir mücadele olacak.

,Bu mücadeleler uzunca bir süre Türkiye’nin gündeminde kalacağa benziyor. Bu kaçınılmaz, ancak hakların korunmasına odaklanmanın belirli bir perspektif kaybına yol açması ve Türkiye’yi esas vermesi gereken mücadelelerden alıkoyması çok muhtemel.

Tahmin edileceği gibi, bizzat özel mülkiyetle ilgili bir sorun olduğu ortada. Klasik liberalizm özel mülkiyeti özgürlük ve bireyin oluşumuyla özdeşleştirir; ama aksine, özel mülkiyeti sömürü ve esaretle özdeşleştiren akımlar da vardır. Örneğin anarşizme göre özel mülkiyet, ortak kaynaklara daha işin başında doğrudan el koyma, günümüzün tabiriyle ‘çökme’ fiilinin, yani ‘hırsızlığın’ bir tezahürü ve ürünüdür. Sosyalizm de, en hafif tabiriyle özel mülkiyetten hazetmez, ona kuşkuyla bakar. Keza Marksizm de, daha özgül ve nüanslı bir bakış açısıyla da olsa, sınıflar-arası eşitsizliğin ve en genel anlamda ‘yabancılaşma’nın kaynağında özel mülkiyeti görür.

Özel mülkiyetin çağdaş uygarlığa katkısının olumlu ve olumsuz yönleri, ezeli bir tartışma konusudur kuşkusuz. Fakat  küreselleşmenin geldiği noktaya bakınca görülen o ki, eksileri artılarına ağır basmakta. 2. Dünya Savaşı ertesindeki son dalga küreselleşme ile birlikte, dünya ekonomileri baş döndürücü bir hızla büyüdü, bu büyümenin getirdiği zenginleşme sonucu mutlak yoksulluktan kurtulanların sayısı arttı. Buna karşılık, sınıflar ve zümreler arasındaki uçurum da derinleşti, artan zenginlik artan oranda ‘Yüzde Bir’in elinde toplanır oldu. O kadar ki, böyle bir büyümenin sürdürülebilir olmadığı aşikâr-ötesi bir hal aldı. 

Dünyanın, sürdürülebilir ve dolayısıyla hayli sınırlı bir büyüme döneminin eşiğinde bulunduğu ortada. Mantıki sonuçları düşünülürse, gerçek anlamda sürdürülebilir bir ‘büyüme’nin kontrollü bir ‘küçülme’yi öngördüğü açık. Bu ise, kimi haklar (en basit düzeyde, şehirlerde yaya hakları, örneğin) genişletilirken, kimi hakların da sınırlandırılmasını gerektiriyor. Bunların arasında, hatta başında mülkiyet hakları da var.

Mülkiyet haklarının ortadan kaldırılması, tüm özel mülkiyetin bir kalemde kamuya devredilmesi söz konusu değil elbet. Öyle bir dünyada yaşamıyoruz. Halen ufukta bir ‘proletarya diktatörlüğü’ de yok! (Bir diktatörlük olacaksa, bunun proletaryasız bir harbi faşist diktatörlük olma ihtimali daha yüksek gibi) Söz konusu olan, özel mülkiyetin başta vergilendirme olmak üzere türlü regülasyon enstrümanlarıyla tedrici şekilde sınırlandırılması. Bu sınırlandırmanın niteliği, sözgelimi bir arsa hakkındaki değişen mülkiyet algısından da anlaşılabilir: eskiden ‘’tapulu malım değil mi? Üstüne ister apartman, ister fabrika dikerim, kimse karışamaz!’’ diye düşünen ve hareket edenlerin şimdilerde böyle laflar etmesi kolay değil. Türkiye’de bile, arsa alım-satımlarında artık ilk sorunun ‘imar durumu’ ile ilgili olduğunu biliyoruz.

Mülkiyet haklarının sınırlandırılmasından bahsederken, yalnız ‘üretim araçları’nı kasdettiğimiz sanılmamalı. Gündelik yaşamdaki sıradan (ve sıradan olmayan) ‘tüketim araçları’nın da artan ölçüde türlü sınırlamalara tabi olması kaçınılmaz. Cebine para giren insanların sayısı yükseldikçe, onların daha çok araba, daha çok yazlık ev, daha çok motor yat, daha çok özel uçak vb gibi tatmin ve konfor nesnelerine dönük iştah ve taleplerini, gezegenimizin sınırlı kaynakları ile karşılaması mümkün görünmüyor.  Belirli bir refah ve tüketim düzeyini tutturmuş ülkelerin zaviyesinden, bu tür bir tüketim trendinin yeryüzününde yaygınlaşması halinde, sonucun nasıl bir kâbusa dönüşeceği daha iyi anlaşılıyor. O nedenle, ‘çevre etkileri’ ve ‘dışsal ekonomiler’ gibi faktörlerin bu ülkelerde ciddiye alınması ve hesabının tutulması boşuna değil.

Zengin ülkelerle fakir ülkeler arasında halihazırda derinleşen bir uçurum varsa, bunun bir boyutu da bu iki alemin mülkiyet meselesine yaklaşımıyla ilgili. Zenginler alemi özel mülkiyetin  zararlı etkilerini azaltmanın ve özel ile kamu arasında yeni mülkiyet ve tasarruf türleri bulmanın yollarını ararken, fakirler alemi hızlı ve gözü kara bir mülklenme—yahut ‘mülklüleşme—gayreti içinde. Yani zenginlerde bir ‘kamuya dönüş’ eğilimi ağır basarken, fakirlerde bir özelleşme/özelleştirme furyası gözlenmekte.

Bu durumun bir sonucu da şu: zenginler, mülkiyet hakları dahil temel hakların çoğunu belirli bir noktaya getirmiş ve düzenlerinde içselleştirmiş oldukları için, gündemlerinde ‘hak mücadelesi’nin ötesinde de konular var. Örneğin, yoksulluğa, eşitsizliğe yahut çevre sorunlarına neşter atma mücadeleleri gibi daha etkin ve sert konular bunlar. Zengin ülkeler bu doğrultudaki mücadeleleri vermekte ne kadar başarılılar, tartışılır; fakat temel hakların mevcut bulunduğu bir ortamda, bu mücadeleleri verme imkânları kuşkusuz çok daha fazla. Bu da onların lüksü.

Ne yazık ki Türkiye’nin böyle bir lüksü yok. Çok hamle yaptı ama, zenginler ligine giremedi; bu gidişle pek gireceği de yok. Halen, insanlarının haklarını arayan bir ülke Türkiye.

__________________________________________  

Bu yazı, 15 Temmuz 2021 tarihinde K24 sitesinde yayınlanmıştır.

Önceki haber“Freni patlamış bir otobüste hızla uçuruma gidiyoruz!”
Sonraki haberBioNTech’ten aşı gelir tahminine ilişkin açıklama
Adnan Ekşigil 1953’te Istanbul’da doğdu. UCLA’da (University of California at Los Angeles) siyasal bilimler okudu, 1974’te mezun oldu. 1975 – 1981 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980 darbesinin ardından, YÖK’ün de kurulmasıyla birlikte fakülteden ayrıldı. 1982 – 1987 yılları arasında Fransa’da yaşadı, çeşitli yayın ve çeviri işlerinde çalıştı ve gençliğinden beri hobisi olan tarımla bağlantılı bazı projelere katıldı. 1983 – 84 yıllarında Sorbonne’un (Université de Paris) Felsefe Fakültesi’nde en sevdiği Fransız düşünürlerden olan Jacques Bouveresse’in seminerlerini izledi ve DEA yaptı. 1991’de, Trakya’da önceden başlatmış olduğu kavak yetiştiriciliğini genişleterek, fide ve fidan üretimine dönük çiftlik kurdu. 1992 – 2004 yılları arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde, Yeditepe Üniversitesi’nin de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarım ve tam-zamanlı olarak belirli aralıklarla dersler verdi. 2007’ten beri zamanının önemli bölümünü Kanada’nın Montreal kentinde geçirmekte olup, halen eski ve “arkaik” tohum koleksiyonculuğu, ağaç fidesi üretimi ve fidancılık ürünleriyle ilgili çeşitli ticari ve deneysel faaliyetlerde yer almaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × 4 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.