Neoliberalizmden neofeodalizme…

Prof. Dr. İZZETTİN ÖNDER – Sosyal olguların analizinde statik ve dinamik olarak nedensellik ilişkisine girilmeden yapılan tahliller süreci göstermez. Çünkü anlık görüntüler, çevresel etkiler altında oluşmuş geçmiş zamanlara ait birikimli sonuçtan başka bir şey olmayıp, bir tür zamansal olguların sergilenmesidir. Böyle bir anlatım ya da tablo sadece bilgidir, fakat oluşumların gerisindeki eş zamanlı ve zamanlararası sebep sonuç ilişkisi ortaya koyulmadıkça böyle bir zaman serisi üzerinde istatistiksel hesaplamalar yapılabilir, o kadar. Ancak, böyle bir seri sosyo-ekonomik oluşum göstergesi olsa da, analitik bir sonuç değildir. Örneğin, Türkiye ekonomisinin Cumhuriyetten beri ulusal gelirdeki dalgalanmalar açısından görüntülenmesi bir tür zaman serisi bilgisidir, fakat oluşum serisi hakkında teorik bilgiden yoksundur. Ekonomik olayların masaya yatırılmasında istatistiksel veri önemlidir, fakat anlaşılmasında tarihsel yorum gereklidir. 

Bu kısa açıklamalardan sonra, günümüzün konu başlığının hikmeti üzerinde duralım. Önce şu soruyu soralım: neden Türkiye’de siyasi rejim giderek koyulaşan otoriter yapıya savrulmaktadır? Bir de çevremize bakalım, bu süreçte salt Türkiye mi vardır? Hayır! Joel Kotkin geçen yıl Neofeodalizmin Gelişi başlıklı bir kitap yayınladı. Bu kitapta, farklı derecelerde olarak otoriter rejime savrulan ülkeler arasında, Türkiye’nin yanında, Rusya, Kuzey Kore ve Çin sayılırken, otoriter devlet başkanları arasında da bir dizi isim geçmektedir. Peki, yükselen otoriter rejimler ve otoriter eğilimli siyasetçilerin yükselerek sahneye çıkmaları rastlantısal mıdır, yoksa sosyo-ekonomik sistemle bağlantılı mıdır? Kitapta varılan sonuç şudur ki, bugün görülen manzaralar bir sürecin sonucudur. Kitapta izlenen bu yöntem sosyo-ekonomik olayların tarihsel dinamik olgularla ele alınması gerektiği görüşüne dayanmaktadır. Şöyle ki, tarihi ve süreçleri siyaset sahnesindeki insanlarla değil de, ülkelerin ve ülkenin bağlı olduğu ekonomik sistemin süreçleri ile ele alarak anlatmak gerekir. Bu amaçla sosyo-ekonomik olayların açıklanmasında aletsel anlamda ekonomi bilgisi yanında, bulguları açıklayacak dinamik ekonomi tarihi de gereklidir. Şu halde, konumuza girelim: neoliberalizm aşaması neden bizleri neofeodalizme sürüklemektedir?

Tartışmamıza önce ülkemizden başlayalım. Tek-kişi yönetimi bir anayasal oylama sonucunda hukuksal görüntü ile getirilmiştir, ancak sürecin geri planına baktığımızda, başta sermaye çevreleri olmak üzere, yandaşları ve kafaları koalisyonların ekonomiyi geliştiremeyeceği görüşü ile ütülenmiş insanlar güruhunu görürüz. Peki, süreç neden böyle evirilme durumunda kaldı? Çünkü küresel kapitalizm sıkışırken, gelişmiş merkez ülkeler çevresel ülkelerden kaynak çekerek, bu ülkelerde giderek yükselen sıkışıklığa neden olur ve olmuştur da. Ekonomik daralma yaşandıkça siyasi kararlarda merkezileşmeye yönelmenin sebebi, giderek kıtlaşan kaynaklardan daha dar çevre insanının yararlanmasını sağlamaktır. Bu siyasi durum da ekonomik sürecin sonucudur; yaratılan artık değerin göreli gerilemesi, giderek küçük bölümün emekçiler arasında dağıtılmasına yol açarken, istihdam genişletilemediğinden dolayı, işsizliğin büyümesine sebep olur. Bu durumun kapitalizmin işleyiş dinamiği sonucu olduğunu idrak ederek siyasi tercihini değiştirmek yerine, durumu idrak edemeyen insanlar, çaresizce iş aramaya ya da kamu kesimine yamanmaya çalışırken, buna karşıt olarak kamu yönetimi sertleşmeye, toplumu ayrıştırmaya yönelerek yükselen yoksulluğu yönetmeye çalışır. 

Bir paragrafta anlatılamayacak süreç olan sermayenin merkezileşmesi ve derinleşmesi olgusunun emek ve toplum üzerindeki yansıması, toplumsal demetimin sağlanmasına yönelik otoriterleşmeyi gerektirir. Otoriterleşmenin uygulanabilmesi de despot liderler, tek-kişi yönetimi ya da yasa-dışı uygulamalar vb görüntülerle ülke halkının gelişmişlik düzeyine göre farklı şekillerde tezahür edebilir. Türkiye uygulamasına bakalım: siyasi otorite enflasyon oranını masa başında belirleyip, asgari ücreti öylece saptadıktan sonra halkın olabildiğince mesut ve mutlu yaşadığını siyasi beyanlarında belirtebilmektedir. Bu beyanlarda bulunanlar söylediklerine inanıyorlar mı? Hayır, fakat gerçeği söyleseler kendileri ve toplumun üst kademesindeki yandaşları o mevkilerde olamazlar. Açıktır ki, bu durumun muhalefeti ayağa kaldırması gerektirirken, muhalefetin de adeta kadife eldiven siyaseti yaptığına tanık olmaktayız. Çünkü muhalefet de bu sistemin içindeki muhalefettir ve ezkaza iktidara geliyor olsa, bundan farklı işlem yapmayacak olduğunu yarı bilinçle görüyor olduğudur. Aynı durum, ekonomi söyleşilerinde de görülmektedir. Yaşanan sıkıntıların sistemle ilişkisi kurulmadan, siyasilerin ya da sair kuruluşların karar almada geç kalması ya da sair hatalarından ileri geldiği söylenerek, ekonomik sistem geri plana çekilmektedir.

Feodalizmde feodal bey hem ekonomik güce, hem de tüm kamusal erklere sahip idi. Arazi feodal beyindir. Köleleri (serfleri) çalışmaları karşılığını beye verirken, salt yaşamda kalacak ve beye hizmet edebilecek enerjiye kavuşacak kadar hisse ile yetinirler. Feodal toplumda kanun yapıcısı da, uygulayıcısı da, emniyetin sağlayıcısı da, hatta yargı işine karar vericisi ve uygulayıcısı da feodal beydir. Peki, feodalizmden kapitalizme geçerken kamusal erkler devlet aygıtına devredildi de, acaba niçin tüm kamusal erklerin işlevselleştirilmesi için gerekli kaynaklar kapitalist ağalarda kaldı? Sebep açık, böylece sistem hâkimiyeti, görüntüde siyasilerde olduğu halde, özde sermayenin elinde idi. Ulus devlet dönemlerinde sermaye dış rekabete karşı ekonomik sınırları, iç ve dış düşmanlara karşı da siyasi sınırların oluşturulması ve koruması görevini siyasi erke verip geliştikçe, büyüyüp, gelişip, serpilerek neoliberalizmde ekonomik sınırları da aşarak emekçilerin ve halkların ötesinde, siyasi güçleri de kendi hâkimiyetlerine almaya başladı. Bu kısa hikâyenin özeti şudur ki, feodalizmden ve feodal beyin esaretinden kurtulduğunu zanneden emekçi ve halklar, giderek merkezileşen ve derinleşerek güçlenen sermayenin kölesi durumuna girmeye başladı. Artık, toplumsal işleyiş kurallarını da yapan, pozitif hukuku da oluşturan merkezileşen sermaye oldu. 

Henüz tüm süreci anlayamadığımızdan, otoriterleşen rejimlerden şikâyet ediyoruz ve her şikâyet yakarışımızda da, farkında olmadan sistemi geri plana çekip, aklamış oluyoruz. Oysa bilinçle yaklaşılması gerekir ki, ne İkinci Paylaşım Savaşı sonrası yaşanan refah devleti politikaları, ne 1980’lere doğru yaşanan neoliberalizm ve ne de günümüzde ağırlığını hissettiğimiz otoriterleşme salt siyasi sistemin ya da siyasetçilerin eseridir; tüm oluşumlar kapitalizm kabuğu içinde devinen özel sermayenin önce devlet aygıtını kurması ve içinde serpilip büyümesinin, ikinci aşamada ise bu kez de kırbaçla değil de otoriter rejimle ve kendi yasalarıyla insanlığı hâkimiyeti altına alma çabalarının görüntülerinden başka bir şey değildir. Meseleye parçalı şekilde ne iklim değişimi, ne otoriterleşme ne de yanlış siyasi yönetim diye bakılmamalıdır, çünkü özde özel mülkiyetteki sermaye ve onun devinim süreçleri vardır. 

Cumhuriyetin kuruluşunun 98. yılını coşkuyla kutladık; adeta şekerle kandırılan çocuk gibi neşeliydik. Oysa cumhur insan yığını değil, halk demektir. Halk ise salt insanlar topluluğu değildir. Sosyo-ekonomik anlamda halk, ekonomik açıdan hakça paylaşıma sahip, eşit ve özgür insanlar topluluğudur. Bu ifadenin arkasındaki anlam, halk adı verilen kütlenin gelir dağılımı, eğitim, sağlık ve sair alanlarda eşit yararlanma hakkı ve özgürlüğü olan insanlar topluluğu olduğudur. Peki, Türkiye’de durum bu mudur? Gelişmiş ülkelerde durum farklı mıdır? Evet, ilk bakışta farklıdır, çünkü onlar zengindir ve halen kapitalist sıkışıklığı massedebilecek kapasiteye sahip olduğu gibi, geliştirdikleri yeni sömürgeleştirme süreçleri olan küreselleşme ve finanslaşma yoluyla çevresel konumlu ekonomilerden kaynak çekerek sıkıntılarını görece hafifletmeye ve durumlarını olabildiğince korumaya çalışmakta ve bunda da başarılı olabilmekteler. Şu demektir ki, bir ülke temelinde feodalizme gidilirken, uluslararası alanda da ülkesel feodalizme gidilmektedir. Neden bir uluslararası kongre ya da toplantıda ufak ülkelerin başkanları merkez ülke başkanları ile boy gösterip, iki dakikalık görüntü vermeye çalışmakladırlar ki!

Şu halde, mesele parçalı olarak değil, bütünsel ele alındığında karşımıza sistem ve özel mülkiyet biçimi ve onun işleyişi çıkmaktadır. Bu durum, çevre sorunundan, yoksulluğa, hatta küresel yoksulluk yaşanırken uzay seyahatlerine ve yapay zekâ karşısında yaşanan endişe ve korkulara kadar gitmektedir. Hâlbuki teknik gelişmeler insan beyni ve emeğinin harika mucizeleridir. Ne var ki, tüm bu güzellikleri birlikte yaşamanın ve paylaşmanın yolu farklı bir sistemden geçerken, bizler köle gibi bir sistem iç inde çırpınıp durmaktayız.  

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.