İNGİLTERE’DEN… Kimse ölmüyor… öldürmüyor!

Ayağa kalkıyorum. Sendeleyerek yürüyorum. Elimde, elime sığmayan sayısız silah… Ve olanca gücümle karşımdaki orduya saldırıyorum yeniden. Tüm cephanem bitene kadar öfkemi kusuyorum. Ve tahrip gücü yüksek bir bomba patlıyor içimde. Yüreğim darmadağın. Sonra göz yaşlarımdan bile daha ağır bir yağmur boşalıyor gökyüzünden. Gücüm kalmıyor. Oysa mucizelere ihtiyacım vardı. Olmuyor. Tüm düşmanlar kaçıyor birer birer. kimse ölmüyor. kimse öldürmüyor. Bir kurşun kalıyor onu da saklıyorum senin için. Yüreğim Felluce, Beynim Gaza. Sen ise Londra…

Thames Nehri ile kalbim arasında adı konulmadık bir yolculuk yaşanıyor her gece. Ve Thames Nehri’ne baktıkça, ölüm gibi gri bir ses dökülüyor dudaklarımdan. Sıcak öpüşleri buğulandıran bir ses ve adı olmayan sözcükler …

Thames Nehri ile yüreğim arasında bir geçit mi var yoksa? Seninle benim aramdakine hiç de benzemeyen… Konuşamıyorum inan kimselere. Söyleyemiyorum. Seni ve hepsini vurup kaçmayı istemiştim bir keresinde. Gece yarısı  siktiri boktan bir cinayetin planlayıcısı olmayı düşünmüştüm. Böyle hayırsızım işte. Böyle vicdansız.  Seni kırmayı ve seni üzmeyi çok istemiştim o gece…

Sabaha 5 saat kaldı… Çok uykum var uyuyamıyorum. Bu kadar kolay mı uyumak bu şehirde? Bu kadar kolay mı bana yalandan daha acı olan gerçeği unutmak?  

‘İmsonia’ dedikleri bu mu yoksa… Akrep. Yelkovan. Soğuk izmaritler. Hayal kırıklıkları. Ağlayan peygamberler… Ve sen…Gecenin ortasında kırmızı ruj lekeli şarap kadehiyle karşımda duran sen. Sessiz. Konuşacak kadar  bir sesi bile olmayan Sen. Böyle hayırsızsın işte. Böyle vicdansız. Beni çok kırmıştın. Beni çok üzmüştün o gece.
Bazı gecelerde olduğu gibi yine havada buz gibi tüten bir kıstırılmışlık var bu gece. Neden gündüze endeksli ki her şey? Neden gündüzler geceyi takip ediyor ki? Sen biliyor musun…? Neden bu kentin kendine özgü bir rengi var? Neden baktığım her yer kurşundan ağır? Neden yüzlerde buz gibi tüten bakışlar asılı? Neden havada kabuslarda bile görünmeyen beton rengi acılar? Neden baktığım her yerde sevdiklerimin yüzleri duruyordu karşımda? Neden hepsi bıraktığım gibi kalmıştı? Neden kalpleri çok kırılmış çocuklar gibiydi hepsinin? Neden bu gri şehir umutlarını yok etmişti hepsinin?  Ve neden hayat inandığımız gibi değildi..?

İnsanlar. Kendilerinden geçmiş. Kendilerinden uzaklaşmış. Karanlıklarına batmış ruhlar.
Uyuyun. kalkın ve sonra da işinize gidin. gitmeden sıcak yataklarınzda tatlı rüyalar görün. Ama beni rahat bırakın. Ben çok bağırdım. Ve artık sesim yabancı gibi bana. O yüzden de bilinmeyen dillerde yazılmış mektuplar okuyorum şimdi. Bunlar arkadaşlarımın mektupları. Onlarla henüz buluşmadım. Hiçbirinin adını da bilmiyorum. Üstelik onları tanımaya can atmıyorum da. Sadece anlatmak istedikleri şeyleri dinliyorum. Dinlemeye ihtiyacım olduğu için. Anlamaya ihtiyacım olduğu için. Çünkü onlar da benim gibi Thames Nehri’nin son çırpınışlarını duyuyor. Sırf bu yüzden kurtuluş umudu taşıyorum hala. Siz uyumanıza devam edin.

Gece devam ediyor. Bir ses duyuluyor karanlığı delen. ‘Unut artık!!!’ diyor.  Unut her şeyi. ‘Aşk geçti üstünden’ diyor bu anarşist sokakların. Sadece eski fotoğrafları var yaşananların. Tek hediyen budur!!! Bununla avun. Bunu sev. Hem de defalarca. Gerisi soğuk olan bulutlar ve sarı çizgiler. Ve bir de tek yön şeritleri yeni çekilmiş halisünasyonların görüldüğü Hackney sokakları. İşte sen  de Londra’nın ıslak, hüzün kokan bu karanlık ve bu leş kokulu sokakları gibisin. Yani tam bize aitsin. “Yani doğu işi” melodramlar..Yani kurşundan daha ağır gözyaşları.

Sabaha 3 saat kaldı. Bütün bunları nasıl yazdım? Bütün bunları neden yazdım? Bütün bunları sana mı yazdım?  Bilmiyorum…  Gerçekten bilmiyorum.

649500cookie-checkİNGİLTERE’DEN… Kimse ölmüyor… öldürmüyor!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 4 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.