İNGİLTERE’DEN… Yüzde yüz Türk müsünüz?

İnsanların etnik kökenlerini merak etmeleri, aile ağaçlarının en küçük dallarına kadar izleyip, atalarının  izini bulmak istemeleri yeni bir olgu değil, ancak insanın soy ağacını tespit edebilme olanaklarının böylesine geniş kullanıma açılması yeni. Bilgi birikiminin, internet aracılığıyla geniş yığınlara ulaşması bu ilgiyi artırmıştı, DNA’nın bu alanda kullanımı ise, kimliklerin, etnik köken, coğrafya ve kültürlerin ötesinde, ırk ve genler temelindeki boyutlarını gündeme getirdi.

İngiltere’de, özellikle de ünlülerin DNA testlerini yapıp sonra da atalarının izinden dünyanın bir ucuna gittikleri, “Kim Olduğunuzu Sanıyorsunuz” adlı televizyon programı son aylarda bu konuya olan ilgiyi modern bir mitosa çevirdi.. ‘Channel 4’un “Yüzde Yüz İngiliz” adlı geçen Pazartesi günü yayımlanan programda yapımcılar, köklerini arayacak olanları, özellikle kendisinin yüzde yüz Anglo-Sakson olduğunu düşünenler arasından seçmiş, ki bunların arasında, ırkçı ve yabancı düşmanı görüşleri nedeniyle Muhafazakar Parti safların da bile geri plana itilmiş eski parti başkanı Lord Norman Tebbit, eski başbakanlardan Margareth Thatcher’ın kızı Carol Thatcher’da vardı.

Deneklerin DNA örnekleri ilk önce global olarak dört gruba ayrılan gen havuzuna göre (Bunlar, Avrupa, Doğu Asya, Afrika ve Amerikan yerlisi, ki bu grup Amerika’dan Rusya steplerine kadar toprakları kapsıyor, bu nedenle Avrasya’da denebiliyor) sonra da Avrupa içinde yine dörde ayrılan (Kuzey Avrupa, Güney-Doğu Avrupa, Orta-Doğu ve Güney Asya) daha ayrıntılı olan genetik havuzdan, genlerin yani soy kütüğünün tam olarak nereden geldiği belirleniyor.

Programa katılanlarla ilk başta yapılan görüşmelerde katılımcılar, İngiliz olmanın tam olarak ne anlama geldiğini tanımlayamasa da, İngiltere topraklarında nesiller boyu (Komedyen Danny Blue’ya göre en az 12 nesil kan bağı olmalıydı) yaşamak ve beyaz olmak konusunda birleşiyordu. Kent’te (İngiltere’nin Güneyinde yabancıların az olduğu bir bölge) 15. yüzyıldan kalma bir malikânede oturan Carole Manley ülkedeki kötüye gidişi yabancıların gelmesine bağlarken, Grimsby’den Nicola Hale ve Jane Philips bu topraklarda artık İngilizlerin etnik azınlık durumuna geldiklerini savunuyorlardı.

Katılımcıların diğer bir ortak noktası ise, sunucunun ısrarla, “Sizi İngiliz yapan özellikler nedir?” sorusuna, dönüp dolaşıp yabancılarla farklılığın altını çizerek yanıt vermeleri, yani kendilerini “öteki” ile tanımlamalarıydı. Bunu yaparken de sık sık, arı bir üyesi oldukları ülkelerinin tarihi konusundaki bilgisizlikleriyle gülünç duruma düşmekten kurtulamıyorlardı. Bu adalar dışından gelen birinin İngiliz olamayacağında kararlı olan ve Orta-çağlardaki yaşamı tercih edeceğini söyleyen Manley, “Peki Normandiyalılara ne demeli” sorusu karşısında biraz duraksadıktan sonra, “Ama onların İran’lı olduğunu söyleyemezsiniz değil mi?” diyerek geçiştirirken aslında cahilliğin, ırkçı olmaktan daha tehlikeli bir olgu olduğunu hatırlatıyordu.

DNA sonuçları geldikten sonraki konuşmalar ise, programı traji-komik bir havaya soktu. En az bin yıl bu topraklarda doğup büyüyen atalara sahip olmanın İngilizliğin ilk şartı olduğunu ileri süren Hale köklerinin, Balkanlar hatta Türkiye’den geldiğini öğrenmesiyle şaşkına dönüyor, bir siyahın asla kendini İngiliz olarak tanımlayamayacağını savunan ünlü komedyen Danny Blue, genlerinin Kuzey  Avrupa ile hiç bir ilişkisi olmadığını Rus ya da Balkan kökenli olduğu açıklandığında, en azından şaka yollu daha önceki görüşlerinin saçmalığını biraz olsun kabul ediyordu. Irak’a savaşa gitmeye hazırlanan er Damen Barks da, övündüğü İngilizliğini, Rus-Ukrayna soy ağacından geldiği ortaya çıkmasıyla bilgece yumuşatmaya çalışıyordu.

En büyük şoku ise, İngiltere’nin yabancıların istilasına uğradığı için, İngilizlerin artık bir etnik azınlık olduğunun kabul edilmesi temelinde bir dernek kuran Jane Philips, Doğu Avrupa ülkelerinden bir Çingene olduğunu öğrenince yaşıyordu. Carol Thatcher, kanında yüzde 24 Orta-Doğu genleri olduğu açıklandığında, bozuntuya vermeden, “Akdenizi kasdediyorsunuz değil mi?” diye umutla soruyor, ancak sunucunun, “Hayır, Orta-Doğu’yu, Suudi Arabistan, Irak, Libya, Ürdün gibi ülkeleri kasdediyorum.” demesiyle, kanındaki diğer İngiliz genlerin yardımıyla olsa gerek, soğuk kanlılığını koruyarak işi şakaya vuruyordu.

Orta-çağlara özlemle bakan Carol Manley ise, DNA sonuçlarıyla bir anlamda isteğine kavuşuyordu. DNA örneğinde yüzde 9 oranında Doğu-Asya genlerinin bulunması onu Cengiz Han’ın torunlarından biri yapıyordu. Çünkü DNA araştırmaları, o dönemde yapılan saldırı, işgal ve tecavüzler sonucu, bugünkü dünyada 16 milyon kişinin atalarının direk Cengiz Han’dan geldiğini gösteriyor. Yine de, bedeninde hiç siyah Afrikalı geni olmaması Carol için bir teselliydi.

Bu programda yeralanlar sıradan insanlar değil, toplumun sosyal ve kültürel yapısında önemli görev ve söz hakları olan bireylerdi. Genetik soy ağaçlarının sandıkları gibi yüzde yüz İngiliz olmadığını öğrenmeleri, bir televizyon programı çerçevesinde bile olsa ‘yabancı olma’ kavramı temelinde davranışlarını değiştirmelerine neden olduğunu gördük. (Jane Philips’in sonuçların açıklanmasından 4 gün sonra programda yapılan testlerin sahte olduğu gerekçesiyle yapımcıları mahkemeye verdiğini öğrenmemize rağmen..) Bu bağlamda DNA araştırmalarının olumlu bir yönü de var denebilir mi?

Testleri yürüten Genetik ve Antropoloji Merkezi’nden Dr Mark Thomas, yüzde yüz İngiliz olmanın zaten imkansız olduğunu vurgularken, aslında 6 bin yıl önce yaşayan birinin, bugün dünyada yaşayan her kişinin atası olduğunu söylüyor. Ayrıca, farklı genlere sahip olmanın sadece toplumsal uyum açısından değil,  fiziksel sağlık açısından da çok önemli olduğunu belirtiyor. Genlerin karıştıkça bağışıklığın ve hastalıklara karşı dayanıklılığın artacağına dikkat çeken Dr Thomas, eğer genetikçilere kalsa sınır kapılarını açarlardı diye de ekliyor.

‘Genealogy’ (Soy tespiti yapan, genleri inceleyen bilim)  göreceli olarak yeni bir bilim dalı olmasına rağmen DNA testlerinin böylesine popüler olması da üzerinde düşünülmesi gereken bir olgu. Soy ağacının bir yerlerinde ünlü bir kişiye rastlamak umudu mu, yoksa gururla açıkladığımız ulusal kimliğimizin, genetik olarak da aynı arılıkta olduğunu görme arzusu mudur insanları bu testlere yönelten?

İşden, özel yaşamdaki ilişkilere kadar hemen her şeyin geçici karakterleriyle belirlendiği dünyamızda, bireylerin yaşamlarında kalıcı, doğuştan gelen ya da değiştiremeyecekleri bir özelliğe ihtiyaç duymaları anlaşılabilir. Buna ek olarak, küreselleşmeyle birlikte yerel olanın kendini tehlikede hissetmesi, solmaya başlayan ulusal renkleri, kültürel değerlerin tektipleşmesinin, başta sanıldığının aksine, özgürlük değil, doldurulması imkansız bir boşluk yaratması da, bireyi köklerine yönelten etmenler arasında sayılabilir.

DNA’nın yaşamın dokusuna girmesi, daha baştan iki uçlu bir sonuç verdi. DNA sonuçları, genlere bağlı bazı hastalıkların teşhis edilmesiyle olumlu bir yönde kullanılırken, ‘güvenlik’ alanında suistimal ediliyor. Diğer yandan, genetik araştırmaların soy  kütüğünü belirleme alanında kullanılması, genetik determinizme malzeme yaratacağı da ileri sürülebilir. Ancak, dünyada arı bir ırk olma olasılığının hemen hemen imkansız olduğu gerçeğinden yola çıkıldığında, DNA teknolojisi sayesinde, soy kütüklerinin belirlenmesiyle bazı ırkçı tartışmaların, en azından bilimsel temelde bir sonuca bağlanması sağlanamaz mı?

Darısı ‘yüzde yüz Türk’lerin başına.

1631930cookie-checkİNGİLTERE’DEN… Yüzde yüz Türk müsünüz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

15 + one =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.