Onur ödevin şiiridir

Rahmetli babam da her ileri yaştaki insan gibi yakın zamanlarda değil de eski günlerde yaşadıklarını sık sık anımsar, onları bize defalarca anlattığını unutur, ilk defa anlatıyormuş gibi yeniden yeniden anlatırdı. Babamın yaşlılık günlerinde durup durup anlattığı anılarından biri de şuydu: “Bakû’de kapımıza sık sık bir dilenci kadın gelir, hem yardım ister hem de durumundan yakınırdı. Ablam her seferinde kadına gel kızım sana iş verelim burada çalış derdi. Kadın da her seferinde pekiyi der ama bildiğini okur, sonra gene kapıya dayanırdı. Bir gelişinde ablam ona biraz da çıkışarak bizde çalışmasını önerdi. Kadın boynunu büküp şöyle dedi: ‘Hanım, kırk kapıya alışan bir kapıda durabilir mi?’” Sorun kırk kapıya mı ya da bir kapıya mı alışmak sorunu değildir, sorun kapıya alışmak ya da alışmamak sorunudur. Şu dünyada alnının teriyle yaşamaktansa yağlı bir kapı bulmak için çırpınanlar az değildir. İğneyle kuyu kazar gibi kendi olmaya çalışmaktansa bir yere kapılanıp çıkmak daha akıllıca değil midir? Kendi şarkısını söylemektense kolayından koroya katılmak mantığı insanı onursuzluğun kapısına kadar götürüyor. İnsan sonunda onursuzluğa da bir güzel alışıp çıkmıyor mu? Alışıp çıkıyor ama insan olmakla ilgili güzel eğilimlerini de bu arada yok ediyor. Bu adam eskiden kartal gibi yaşardı, nasıl oldu da geçen zamanda bir sürüngene dönüştü? Sürüngenlik onun kendine ve başkalarına verdiği ödünlerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Dilenmesin de ne yapsın sözünün epeyce gerçeklik barındırdığını bilmiyor değilim. Öyle koşullar olur ki insan el açmaktan başka çare bulamaz. O durumda ölsün de el açmasın diyebilir misiniz? Ben diyemem doğrusu. İnsanın açlıktan ölmesi bana kolay bir iş gibi görünmez. Ama bu durumdaki insanlar bir toplumun içinde kaç tanedir! Hem ben sokakta el açan insana çokça kafayı takmış değilim. Benim kafayı taktığım insan bir kapıya ya da kırk kapıya bağımlanmış insandır, daha açık bir deyişle avantaya yatmış insandır. Kolay yoldan yaşamını sürdürebilmek için, emek vermeden günü kurtarabilmek için ite kopuğa kuyruk sallayan insanla benim sorunum. Bu insanların çok zaman gerçek aydın adam görünümünde dolaştıklarını gördükçe öfkem her gün biraz daha artıyor. Şöyle dediğinizi duyar gibiyim: “Sana ne be arkadaş elin on kapıya mı kırk kapıya mı alıştığı? Herkes bir yol tutturmuş gidiyor işte. Bırak onlar da bir ya da birkaç kapıdan beslenip gitsinler. Kimseden zorla bir şey almıyorlar ki. Veren razı alan razı, sana ne! Bırak dünya istediği gibi dönsün.” Dostlarım, ben şaka ettim, elbette siz böyle bir şey söylemezsiniz. Birazcık toplum bilinci olan insan bu tür insanların toplumun kımıl zararlıları olduğunu çok iyi bilir. En tehlikeli insan tipi vermeden alan insan tipidir. O aldığını her türlü kötülükle ödemeye hazırdır. Çünkü o da bilir hiçbir iyiliğin karşılıksız olmadığını. Bir gün iki gün üç gün geçer, her şey yolundadır, ondan kimse bir şey istemiyordur, dördüncü gün ona yap şu işi deyiverirler. Yapmasa ne mi olur? Onu ben bilemem, duruma göre değişir.
Zamanla insan alışır kötülüğe. Kötülüğü iyilik diye yapar. Onu kötülüğe yöneltenler iyilik yapmakta olduğu duygusunu verirler ona. O da zaten böyle bir etki almaya son derece yatkındır, kötülüğü iyilik olsun diye yaptığına inandırır kendini. Goethe büyüğümüz “Kimse doğru yolda kendini yitirmemiştir” der. Doğru yolda giderken kurda kuşa yem olanlar da var ama. Gene de insan doğru yolda kolay kolay yitirmez kendini. Kendilerini yitirenler doğrudan eğri yola sapmış olanlardır. Publilius Syrus “Onurunu yitirenin yitirecek bir şeyi kalmamıştır” diyordu. Bizce yerden göğe haklıdır. Onursuz yaşamaya alışanların sık sık onurdan sözettiğini hatta başkalarını onursuzlukla suçladığını görmüşüzdür. Bu da kendini başkalarına karşı ve belki bu arada kendine karşı savunmanın aptalca bir biçimidir. Onursuz yaşamaya alışan kişiler birilerinin onur konusunda açığını yakalamaya çalışırlar, bu konuda durmadan dedikodu üretirler. Alfred de Vigny “Onur ödevin şiiridir” diyordu. Bir şaire de zaten böyle bir söz yakışır.
Onurlu insanın yaşamda gerçek bir dönüştürücü olduğunu söylersek bunu bir abartı sayar mısınız? Bunu benden önce Latinler söylemişlerdi: “Honores mutant mores.” Onurlar görenekleri değiştirirmiş demek ki. Onursuzluğa alışan kişi kendini kandıran gerekçeler bulur. En azından “Bu defa yapalım da bir daha yapmayız” der. İnanmayın, kötülükler doğurgandır. Onun için dostlarım doğa bizi kapılara alışmaktan da korusun.

644780cookie-checkOnur ödevin şiiridir

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.