PKK nereye çekilmek isteniyor?

29 Mart 2009 yılında yapılan belediye seçimlerinde Kürtlere karşı planlanan bütün tasfiye planları alt-üst oldu. Demokratik Toplum Partisi, devlet ve onun bütün sistem kurumlarına karşı ciddi bir başarı sağladı ve Kürt halkının iradesini temsil ettiğini bir kez daha teyit etti. PKK yöneticileri, gelişmeleri değerlendirdiler ve çözüm için daha somut ve ciddi adımların atılması durumunda gerekli duyarlılığı göstereceklerini açıkladılar. Hatta ‘Kürt halkı DTP’yi tercih etti. Bizde Kürt halkının tercihine saygılıyız. DTP, demokratik çözümün adresidir.’ Peki devlet ne yaptı? Eş zamanlı olarak Türkiye’nin dört bir yanında DTP’ye saldırdı, 500’ün üzerinde insani gözaltına aldı ve tutukladı.

Kafalarında yüz çeşit kirli oyun var. DTP operasyonu da bunlardan biriydi. Hesaba göre, DTP içindeki ‘radikaller yani gerçek PKK’liler temizlenecek, etkisizleştirilecek, geri kalanlar yola getirecek.’ Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadığı gibi gerçekten DTP’yi iyi tanımadıkları ortaya çıktı. DTP’nin bir milyonları kapsayan bir halk hareketi olduğunu hala anlamış değiller. Böylece bekledikleri dağlara kar yağdı.

Bu politik saldırı ortamda hepimizin yakında izlediği Hasan CEMAL’ın KCK Yürütme Konseyi Başkanı KARAYILAN ile yaptığı röportajı köşesinde yayınlandıktan sonra, Cumhurbaşkanı Gül, Prag yolculuğunda‘Kürt soruna ilişkin iyi şeyler olacak’ demişti. Bu kez Kırgızistan’da Kürt sorununa ilişkin konuştu ve ‘geç kalınırsa kötü şeyler olur, inisiyatif elden gider’ açıklamasında bulundu. Böylece Türkiye’nin politik gündemini Kürt meselesi yeniden belirmeye başladı.

Hiç şüphesiz ki bu açıklamaları ciddiye almak gerekir. Ancak bunlara kestirmeden bel bağlayarak gereksiz yere umutlara kapılmamak gerek. Demirel-İnönü ikilisi bir zamanlar ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ demişlerdi. Bu çok önemli bir açıklamaydı. Bu açıklamanın ardında tersi oldu. Devlet bütün gücüyle saldırdı. Demirel, Kontrgerillacı Yeşil’e devlet yüksek hizmet ödülü verdi. Özal, Kürt sorunu çözümlenmelidir dedi. Musul ve Kerkük’ü işgal planları yaptı ve yaşamı ile ödedi. Mesut Yılmaz ‘AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer’ dedi ama faili meçhul cinayetlerin en çok olduğu bir dönemin Başbakanı oldu, ANAP Başkanlığına seçilmek için Çatlı’nın desteğini aldığı ortaya çıktı. AKP lideri ve Başbakan Erdoğan, ‘Kürt sorunu vardır ve devlet hata yapmıştır’ dedi, tersini yaptı, ‘bu toprakları terk edip gidin’ diye tehditler savurdu. Şimdi de Gül, benzer şeyler söylüyor. Tecrübelerden dersler çıkarmak gerekirse, yeni felaketlerle karşı karşıya gelebiliriz.

Sorunun doğrudan bir muhatabı olan PKK’nin çözüm projesi ise çok net ve açık. Karayılan PKK’nin yıllardır dile getirdiği görüşlerini, daha somut bir şekilde formüle ederek yeniden açıkladı. Çözüm önerilerini yoruma yer bırakmayacak şekilde gündemleştirdi.

Ancak öyle görünüyor ki Karayılanın değerlendirmeleri başta röportajı yapan H. Cemal tarafından dahi doğru okunmuyor. Hemen hepsinin kafasında PKK’nin tasfiyesine yönelik projeler var. Devletin bu tasfiye planını nasıl uygulayacağına dair akıl hocalığına devam ediyorlar. Yöntemleri arasında farklılık olmakla birlikte örtüştükleri ortak nokta: Kürt toplumsal hareketinin etkisizleştirilmesi ve zamana yayılarak tasfiye edilmesidir. Bunu da çok kapsamlı planlıyorlar.

Birkaç noktanın altını çizmekte yarar var. Birincisi PKK’nin savaşan bir taraf olarak kabul edilmesine karşı çıkıyorlar. Ateşkesin karşılıklı olması gerektiğini hiç gündemlerine almıyorlar.

İkincisi, koru halinde PKK’yi terörist görmeye devam ediyorlar. Devlet teröristlerle masaya oturmaz tezinde geri bir adım atmıyorlar.

Üçüncüsü, PKK’nin silahsızlandırılmasına yönelik ideolojik, politik ve askeri bir zemin oluşturmaya çalışıyorlar. Silahların susmasını değil, silahsızlandırmayı amaçlıyorlar. Silahların susması ile silahsızlandırmanın birbirinden çok farklı olduğunu hemen herkes biliyor. Silahların susması fiili bir ateşkes sürecine girilmesi ve çözüm için diplomatik bir sürecin başlaması anlamına gelir. Silahsızlandırma ise silahlı gücün elindeki silahları bir yere getirip teslim etmesidir. Böylece çözüm adına ileri sürülen planın en önemli halkasını PKK’nin güvencesi olan silahlı güçlerin tasfiyesi oluşturuyor.
Dördüncüsü, barışın, savaşan güçler arasında yapılacak görüşmelerle çözümlenmesi olarak değil, sadece PKK’nin silahlarını teslimi olarak yutturmaya çalışıyorlar. Örneğin, PKK’nin döşemiş olduğu mayınların yerlerini göstermesi, askeri depolarının teslim etmesi istiyorlar. Böylece PKK ‘nin askeri güvencesi fiilen ortadan kaldırılmış oluyor. Devletin saldırıları da artarak devam edecek. PKK’nin askeri olarak ciddi oranda zayıflatılmasına paralel olarak politik etki gücü de zaman yayılarak etkisizleştirilecek.

Beşincisi, Kürtler tarafından ileri sürülen demokratik taleplerin tartışılarak çözüm üretilmesinden çok, devlet kendi kafasında oluşturduğu ve esasen mevcut statükonun devamını sağlayan çözümler peşinde. Gül’ün ‘acele edelim’ dediği nokta da ‘işi en ucuza kapatma’ gibi bir tüccar mantığından kaynaklanıyor.

Altıncısı, 22 Temmuz 2009 Genel seçimlerde olduğu gibi Kürtlere yönelik çok kapsamlı psikolojik savaşın yeniden devreye konulmasıdır. Gül’ün Ahmet Türk ile görüşmesi, Erdoğan’ın görüşme kararı alması ve hatta Erdoğan’ın Türk ile tokalaşmasını çok büyük bir gelişme olarak lanse edilmesi, Kürt toplumunda yeniden bir beklenti yaratılmak isteniyor. Bu beklentiyi genelleştirerek PKK üzerinde toplumsal baskı mekanizması kurmak istiyorlar. Örneğin özellikle Kürt illerindeki sivil toplum kuruluşlarıyla röportajların yapılması, barış ortamının oluşturulmasında sanki bütün sorumluluk PKK’ye aitmiş gibi bir havanın yaratılması çok bilinçli bir politikadır.

Yedincisi ve en tehlikesi ise, Kürt halkına karşı çok kapsamlı bir katliam tehdidinde bulunulmasıdır. Sirlanka devletinin Tamul halkına karşı gerçekleştirdiği jenosit örnek gösterilerek, PKK’nin silah bırakmaya zorlanmasıdır. Ruşen Çakır gibi kendilerini yazar-entelektüel gören devletin akıl hocaları, böylesi bir katliamla Kürt halkını çok açık olarak tehdit ekmektedirler. Böylece Kürt halkına karşı çok açık bir sorumluluk taşıyan PKK üzerinde bir baskı oluşturma taktiğine yöneliyorlar. Çok iyi bildikleri ama kulaklarını kapattıkları gerçek şu: Kürdistan jeo-grafik olarak Sirlanka ile hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Kürdistan’ın stratejik konumu bir başka ülke gibi değildir. Kürt halkı yıllardır bedel ödüyor ve mücadelenin bizzat sahibidir. Türk devleti, bölgesel statükocu güçler, uluslar arası küresel devletler, yıllardır, bu tasfiye hareketini uygulamaktadırlar. Ama başarılı olmadıklarını gördüler. Böylece jenosit tehditlerle Kürt toplumsal hareketinin silah bırakılmaya zorlanması, ancak küçük kasaba tüccarlarının taktiğidir.

PKK, sürecin sağlıklı işleyebilmesi için 1 Haziran’a kadar tek taraflı ateşkes kararı aldı. Amaç sürecin çok daha sağlıklı işlemesi ve demokratik sürecin başlatılmasıdır. Ancak devlet tersten bir yönelim içerisinde. PKK’nin zorunlu olmadığı sürece eylemsizlik kararına devletin askeri operasyonları hızla artmaya başladı. Çatışmasız bir ortamın oluşturulması için bütün çabasını ortaya koyan DTP milletvekillerine, kendi yasalarını da ihlal ederek tutuklamaya çalışmaktadırlar. Böylece sorunun demokratik çözümünden yana hiçbir adım atmak niyetinde değiller.

Eylül ayında meclisin yeni açılış döneminde Kürt sorununa dair bilinen ve sık sık gündemleştirilen bazı talepleri uygulamaya koyarak işin içinde çıkmaya çalışacaklardır. Bütün bu yaygaraya rağmen Kürtleri sorunun muhatabı olarak görüp çözümü gündemleştireceklerini sanmıyorum.

Amaç çok net: PKK’yi silahsızlandırmak, eylemsizlik sürecine sokarak kendi içine döndürmek ve başarabilirlerse iç çelişkileri derinleştirmek, Daha önce birkaç kez denendiği gibi Kürt halkını yeniden psikolojik manipülasyona tabi tutmak, politik stratejik talepler yok sayıp biçimsel önerilerle işin içinde sıyrılmak.

Bölgesel politik stratejileri iyi bildiğini düşündüğüm PKK yönetici mekanizması, bu süreci çok daha iyi analiz edecektir. PKK’nin çekilmek istenilen tehlikelerin farkındadırlar. Sorunun kap-kaç politik oyunlarla çözülemeyeceğini çok iyi biliyorlar.
Sanıyorum, tek taraflı ateşkes veya eylemsizlik kararı, 1 Eylül 2009 tarihine kadar uzatılacak. Politik hava bu yönde esiyor. Bu zaman diliminde PKK’nin kendi politik taleplerini çok daha kapsamlı dillendirmesi, netleştirmesi, politik projelerini herkesin anlayabileceği bir tarzda kamuoyuna sunması ve bunları soruna müdahil olan, gazetecilerle, yazarlarla, akademisyenlerle, hukukçularla, sivil kurum örgütleriyle tartışmaya açması, kolektif bir şekilde olgunlaştırmasının oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

PKK lideri Öcalan’ın Barışı, ‘silahsızlandırma değildir, silahların susması’ olarak tanımlaması oldukça önemlidir. Bu, bütün politik-diplomatik görüşmelerin ana temasını oluşturmak zorundadır. Bazı Kürt kökenli yazarlarının da erken bayram havasına girip, savaş bitti, barış geliyor, Kürt sorunu çözüldü çözülecek biçimindeki değerlendirmelerine Sirlanka ve Nepal deneyimlerini hatırlatmaktan yarar var. Politik güç ilişkilerinde silahlı güçlerin rolü asla unutulmamalıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

20 − six =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.