Samizdat’tan Davutoğlu’nun Viyana gezisine

Mart ayında iki haftalık bir Türkiye tatilim vardı. Bu tatilde ülkemizin ne kadar renkli, ne kadar da güzel olduğunu tekrar gördüm. Dostlarımı ve arkadaşlarımı nerdeyse çeyrek yüzyıl sonra görmenin ve onlarla kucaklaşmanın dışında, Antalya’da denize girdim; doğduğum köy Sivrialan’da ise nerdeyse iki metreye varan ancak filmlerde görülebilecek güzellikteki karı gördüm ve yaşadım. Masmavi bir gökyüzü, güneş ve Sivrialan dağlarında kristal gibi karın yansıması bizleri bir iki gün içerisinde esmerleştirmişti. Kar Sivrialan dağlarını tümüyle kapatmıştı. Sadece ağaçlar görülüyordu. Çekilen fotoğraflarla Sivrialan’ın dağlarında kaç ağaç bulunduğunu tespit etmek mümkündü. O ağaçlardan birisi de annemin mezarının hemen altındaydı. Annemin mezarını ziyaret ettiğimde, mezarı göremesem de karın kapatamadığı l ağacın yardımıyla annemin yattığı yere elimi ve yüzümü sürdüm.

Tatil güzergahım Antalya, Ankara, Amasya, Anklara ve Sivrialan’dı. Antalya- Ankara hattında birkaç kitap bulmuştum. Okurken büyülendiğim Osman Şahin’in ve Öner Yağcı’nın okumadığım kitaplarıydı bunlar. Yağcı ve Şahin’in kitaplarının tadını çıkardıktan sonra Soner Yalçın’ın “Samizdat” kitabının piyasaya çıktığını öğrendim. Soner Yalçın’ın kitabı Samizdat’ı getirttim. Samizdat’tan önce Barış Pehlivan ile Barış Terkoğlu’nun Sızıntı kitabını okumaya hazırlanıyordum. Samizdat baskın çıktı.

Bilgisayar ortamında yaratılmış düzmece ve sahte belgelerle açılan Ergenekon Davası ile ilgili daha önce Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınlarından çıkmış “Gladyo ve Ergenekon” ve yine aynı yayınevinden çıkmış “Ergenekon Savunması”nı okumuştum. Doğu Perinçek’in kitapları Ergenekon suçlamalarına karşı tarihi bir savunmaydı. Silivri Toplama Kampı tutsaklarının günlük yaşamlarını merak etmekteydim. İşte Soner Yalçın’ın kitabı bu merakıma cevap verecek bir kitap olacaktı.

Samizdat’ı okumaya başladığımda, kitap bir alışkanlığımı da değiştirdi. İşe artık arabayla değil, eskisi gibi tramvayla gitmeye başladım. Bir an önce bitirmek istiyordum, Samizdat bana yoldaşlık etti. Samizdat ile ilgili çok yazı yazıldı. Onun için de kitabın içeriğini konu etmek istemiyorum. Soner Yalçın’ın Silivri’deki ilk günlerini anlatan “Samizdat Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var Mıı” kitabı O’nun diğer kitapları gibi, bir solukta okunacak türden. Ancak kitabın her cümlesi orada yaşanan gerçekliklere dayanacak güç bırakmadığından, okumayı güçleştirmektedir. Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu en önemli aydınlarına hangi kinle ve öçle çile çektirildiğini okuduğum sürede, zaman zaman gidip gördüğüm Nazilerin Avusturya’daki Toplama Kampı Mauthausen’ı gözlerimin önüne getirdim. Buna karşı da bir şey yapamamanın ezikliğiyle okumaya ara verip, gözlerimin yaşını sildim sadece.

Kitabın son bölümünde Soner Yalçın “Elinizdeki kitap vicdanı olanlara yazıldı” diyor. Burada beni takip eden ve okuyanlar vicdanlarını kaybetmemiş olanlardır, plastik yürek taşımazlar. Bir haksızlığın anatomisini öğrenmek istiyorsanız Soner Yalçın’ın Samizdatı’nı ve Doğu Perinçek’in Ergenekon Savunması ve Gladyo ve Ergenekon adlı kitaplarını şiddetle öneririm.

Öğretmenler bizi dövüyor

Mart ayının sonlarına doğru Türkiye’de bulunduğum sırada, eli kanlı ABD Başkanı Obama’nın işaret parmağıyla kendisini çağırması “samimiyetten” diye yorumlanan Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Viyana’ya gitmişti. Viyana’da da bir okulu ziyaret etmiş ve o ziyarette bir öğrenci öğretmeninin kendisini dövdüğünü söylemişti. Adı geçen okul benim ikamet ettiğim sokağın başındadır. Orası birden fazla okulun bulunduğu bir okullar merkezidir. Orada ilkokul, lise, meslek lisesi ve bir de eğitim enstitüsü ayarında yüksek okul bulunmaktadır. Bu okulun bize çok yakın olmasına rağmen kendi çocuklarım buraya gitmeyi istemediler. Bu okuldan öğrenciler tanırım. Bunlardan biri Avusturya TGB kurucusudur. O, Davutoğlu’nun okul ziyareti sürecini bana anlattı.

22 Mart tarihinde Davutoğlu Avusturyalı meslektaşı Michael Spindelegger ve uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Sebastian Kurz ile okulu ziyaret etmiş ve öğrencimizin sınıfına girmişler. Ancak bu ziyaretin bir de öncesi varmış. Okul müdürü Türk kökenli öğrencilere bakanların geldiğinde neler yapacaklarını sormuş. Gencimiz “Hiçbir şey yapmayacağım; sadece üzerinde Atatürk fotoğrafı olan tişörtümü giyip, sınıfıma gelip, yerime oturacağım” demiş. Avusturya okullarında belli bir kılık, kıyafet zorunluluğu bulunmamaktadır. İsteyen istediğini giyebilir. Genç arkadaşımızın ne giyeceğini öğrenen okul müdürü O’na Atatürk fotoğraflı tişört giymesini yasaklamış. Anlaşılan okul müdürü kimin neden provoke olacağını biliyor ki, gencimize bakan beyin “Atatürk fotoğrafından rahatsızlık duyar, provoke olur” demiş. Kıyafete konulan bu yasaktan başka soru sormayı da yasaklamış. Türkiye ile Avusturya’nın diplomatik ilişkisinin iyi değildir denir ve okulda bu ilişkiyi daha da kötüleştirecek bir olay istenmemektedir.

Öğrencilerle sadece uyum konusunun konuşulacağı belirtilmiş. Davutoğlu, Avusturyalı meslektaşı ve uyumdan sorumlu devlet bakanı sınıfa girmişler. Uyum sorunu konusu yerine, daha basit ve kolay konuşulacak bir konu seçilmiş: Futbol. Davutoğlu Avusturyalı bir öğrenci ile sadece futbol konusunu konuşmuş. “Fotoğraflar çekildi, basının önünde tam bir şov yapıldı” diyor genç arkadaşımız.

Asıl olay Davutoglu’nun okulu terk ettiği sırada gerçekleşmiş. Lisenin alt bölümü 2. sınıf öğrencisi Davutoglu’nun yanına giderek “Burada öğretmenler bize çok kötü davranıyor. Özellikle Türklere çok kötü davranıyorlar. Bir defasında öğretmenin biri bana yumruk bile attı” diyor. Bu ifade Türkiye’deki gazetelere böylece yansıtılmıştı.

Olay okul yönetimi tarafından anında yalanlanmış. Gencimiz de bu düşünceye katılıyor. „Olayın yalan olduğunu okuldaki herkes biliyordu, çocuğun sınıf arkadaşları dâhil herkes“ diye anlatıyor lise öğrencisi. „Çocukla konuşulduktan sonra bir şaka yapılmak istendiği ortaya çıktı“ diye anlatıyor lise öğrencimiz.

Bunlar anlatıldığında haftalık haber dergisi 2000’e Doğru’da bir haberi hatırladım. 2000’e Doğru Dergisi Uluslararası Af Örgütü’nün merkezinin olduğu Londra’da işkence aletleri tanıtımı için bir sergi açıldığını, İngilizler’in Türk Polisi’ni “gelin size işkence aletlerimizi tanıtalım” diye bu sergiye davet edildiğini haber yapmıştı. Hak isteyen ve bir şeyleri protesto etmek isteyen binlerce öğrencinin coplandığı, binlercesinin biber gazı ile gazlandığı ve yüzlerce öğrencinin ise hapishanelerde tutulduğu, “Yetmez ama Evet”çilerin” destekledikleri, “İleri Demokrasi”nın baba ocağı Türkiye’nin bakanı Davutoğlu, meslektaşı Spindelegger’e öğrenci nasıl dövüldüğünü göstermek için Avusturyalıları Türkiye’ye davet etmiş midir acaba?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.